Tarihteki İlk Türk İslam Devletleri

Türkler, geniş Orta Asya bozkırlarında ve Orta Asya’nın dışında birçok devlet kurmuşlardır. Bu faaliyelerini X. yüzyıldan itibaren girmeye başladıkları İslâm medeniyeti çevresinde de göstermişler, hem İslâm ülkelerinde hem İslâm dünyasının çevresinde yeni fethettikleri bölgelerde birçok Türk-İslâm devleti kurmuşlardır.

İslâmiyet’ten önceki Türk siyasî teşekkülleri genellikle boy ve topluluk adlarıyla zikredilirken (Hun, Sabar, Avar, Göktürk, Uygur, Kırgız, Kimek, Türgiş, Bulgar, Karluk, Hazar ve Oğuz gibi) İslâmî dönemde kurulanlar bazan devlet kurucusunun veya onun atasının adıyla, bazan hânedanların taşıdığı unvanlarla, bazan da hânedan isimleri ve hükümdarlık unvanlarıyla tanımlanmış, şehir, bölge ve ülke adlarıyla anılmıştır.

İlk Türk-İslâm Devletleri

İlk Türk-İslâm hânedanları Türkler’in Abbâsî halifeliğinin hizmetinde bulundukları sırada Mısır’da kurulmuştur. Tolunoğulları ve İhşîdîler adıyla tanınan bu devletlerde ordu ve halk Türkler’e değil yerli unsurlara dayandığı için bu teşekküllerin hâkimiyet kurdukları sahalarda Türk kültürü fazla etkili olmamıştır. İktidarın ordu ve halk bakımından tamamen Türk unsurundan meydana geldiği ilk Türk-İslâm devletleri X. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bunlar İdil Bulgar Hanlığı ve Karahanlı devletleridir. Sosyal yapı, sanat ve hukuk sistemi bakımından da Türk olan bu devletler hânedan mensuplarının ve halkın İslâmlaşmasıyla Türk-İslâm devleti niteliği kazanmıştır. Bunlardan özellikle Karahanlılar, devlet yönetiminde İslâmî kurum ve geleneklere yer vererek Türk-İslâm devletlerine doğru bir köprü vazifesi görmüştür. Daha sonra Gazneliler ile devam eden bu gelişme Selçuklular’ın Orta Asya’dan getirdiği kurum ve gelenekleri Abbâsîler, Sâmânîler ve Gazneliler’den aldıklarıyla kaynaştırıp senteze varmaları sonucunda olgunluk safhasına ulaşmıştır. Karahanlı Devleti 840 yılında Doğu Türkistan’da tarih sahnesine çıkmıştır. Bu devlet mensupları kendilerini İlig Hanlar, Hakāniyye, Âl-i Efrâsiyâb gibi adlarla tanıtmıştır. Sâmânîler Devleti’ne son veren Karahanlı hükümdarları, devletin topraklarını Çin sınırlarından Aral gölüne ve Ceyhun (Amuderya) nehrine kadar genişletmişler, bilhassa Orta Asya’daki Türk topluluklarının İslâmlaşmasında önemli rol oynamışlardır. Hânedan üyelerinin 1043-1046 yılları arasındaki mücadeleleri sonucunda devlet Doğu ve Batı Karahanlılar diye ikiye ayrılmış, her iki Karahanlı Devleti önce Selçuklular’a, ardından Moğol kökenli Karahıtaylar’a tâbi olmuş, 1212 yılında tarih sahnesinden çekilmiştir. Dîvânü lugāti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi temel eserler Karahanlı kültür çevresinde yazılmıştır. Gazne şehri merkez olmak üzere bugünkü Afganistan ve Pakistan topraklarında Gazneliler Devleti kurulmuştur (977). Devletin en büyük hükümdarı olan Sultan Mahmud özellikle Kuzey Hindistan’a peş peşe düzenlediği on yedi seferle bölgeyi fethetmiş, ülkede İslâmiyet’in yerleşmesini sağlamıştır. 431 (1040) yılındaki Dandanakan yenilgisinin ardından batı İslâm ülkeleriyle bağları tamamen kesilen Gazneliler Devleti, Sultan Sencer’in meliklik döneminde Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlanmış, Afgan kökenli Gurlular tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar (1186) Kuzey Hindistan’da varlığını sürdürmüştür.

Selçuklular

Türkler’in İslâm dünyasındaki asıl hâkimiyeti Selçuklu hânedanı ile başlamıştır. Hânedanın atası olan Selçuk Bey X. yüzyılın ikinci yarısına doğru Oğuz Yabgu Devleti’nden ayrılıp maiyetiyle birlikte Cend şehrine yerleşmiş ve burada müslüman olmuştur. Ardından Müslümanlığı kabul ederek Selçuk Bey’e katılan Oğuzlar’a Türkmen denilmiş, Türkmen adı XIII. yüzyıldan itibaren Oğuz adının yerini almıştır. Selçuklu Türkmenleri’nin devlet kurabilmek için Selçuk Bey liderliğinde Cend şehrinde başlattıkları mücadeleyi Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu Mâverâünnehir’de devam ettirmiş, torunları Tuğrul ve Çağrı beyler tarafından Horasan’da Gazneliler’e karşı kazanılan savaşlar sonucunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu tamamlanmıştır. Bu devlet bölgesel bir güç olarak kalmamış, başta Tuğrul Bey olmak üzere Alparslan, Melikşah ve Sencer gibi sultanlar sayesinde İslâm dünyasının en büyük devleti haline gelmiştir. Tuğrul Bey, Türkler’in İslâm dünyasındaki hâkimiyetini hukukî bir temele oturtmuş, Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh ile iş birliği yaparak 447 (1055) yılında Irak’taki Büveyhî hâkimiyetine son vermiş, Kāim-Biemrillâh da siyasî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiştir. Selçuklu sultanları İslâm ülkelerinin yönetiminde başarılı olmuş, sosyal, ekonomik, kültürel, dinî ve ilmî alanlara hareketlilik ve İslâm medeniyetine yeni bir dinamizm kazandırmıştır. Sultan Melikşah’ın ölümünden (1092) sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde uzun bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Bu dönemde İsmâilîler (Bâtınîler) propagandaları, cinayetler ve yer altı faaliyetleriyle kurulu düzeni sarsacak kadar güçlenmiştir. Öte yandan Haçlılar Urfa, Antakya ve Filistin’e yerleşmiş, bölgede 150 yıldan fazla sürecek bir anarşinin ve huzursuzluğun kaynağı olmuştur.

Sultan Sencer’in ölümü üzerine (552/1157) Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasî varlığı sona ermiş, ancak devletin içinden yeni devletler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasî ve kültürel mirasını Kirman (1048-1187), Anadolu (1075-1308), Suriye (1079-1117) ve Irak (1118-1194) Selçukluları devam ettirmiştir. Bu devletler Karaarslan Kavurd, Tutuş ve Mahmud gibi Selçuklu hânedan üyeleri tarafından kurulmuştur. Ayrıca Atabeg Sungur, İldeniz, Tâceddin Böri, İmâdüddin Zengî ve Kutbüddin Muhammed gibi Selçuklu emîrlerinden devlet kuranlar olmuştur. Bunlar Salgurlular (Fars Atabegliği, 1148-1286), İldenizliler (Azerbaycan Atabegliği, 1148-1225), Begteginliler (Erbil Atabegliği, 1144-1232), Tuğteginliler (Börîler/Dımaşk Atabegliği, 1104-1154),

Zengiler ve Harizmşahlar

Zengîler (Musul-Halep Atabegliği, 1127-1233) ve Hârizmşahlar’dır (1097-1231). Zengîler, Haçlılar’a karşı mücadeleleriyle tanınmış bir Türk hânedanı olup İmâdüddin Zengî ve oğlu Nûreddin Mahmud gibi iki büyük hükümdar çıkarmıştır. Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldıran Zengîler bölgedeki Haçlı yayılmasını önlemiştir. Hârizm’de kurulan Hârizmşahlar Devleti, Sultan Sencer’in ölümünden sonra bağımsız hale gelmiş ve kısa sürede İslâm dünyasının en büyük siyasî gücü durumuna yükselmiştir. Fakat Sultan Alâeddin Muhammed’in uyguladığı yanlış politika yüzünden devlet Moğol istilâsı karşısında direnememiş ve asıl topraklarını kaybetmiştir. Sultan Alâeddin Muhammed’in yerini alan oğlu Celâleddin Hârizmşah’ın maceralı mücadelesi de Moğol istilâsını durduramamıştır.

Selçuklu Mirasçıları

Selçuklular’ın siyasal misyonunu, kurum ve geleneklerini devam ettiren bazı devletler Anadolu ve Mısır coğrafyasında kurulmuştur. Büyük Selçuklu Devleti’nin Türk tarihinde oynadığı en önemli rol hiç şüphesiz Malazgirt zaferiyle Anadolu’yu Türkler’e açmasıdır. Bu zaferden sonra Kutalmış oğulları, Artuk, Tutak, Dânişmend Gazi, Mengücük Gazi, Ebü’l-Kāsım, Karategin, Buldacı, Çubuk gibi beyler Anadolu’nun fethine koyulmuş ve kısa sürede Anadolu’nun büyük kısmını ele geçirmiştir. Bu fethin başta gelen özelliği kalıcı bir karakter taşımasıdır; çünkü fetih hareketiyle göç hareketi ve siyasî teşkilâtlanma birlikte yürütülmüştür. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan bu devletler şöylece sıralanabilir: Anadolu Selçuklu Devleti (1075-1308), Dânişmendliler (1071-1178), Mengücüklüler (1071-1228), Saltuklular (1071-1202), Çubukoğulları (1085-1113), Çaka Beyliği (1080-1092). Sultan Melikşah’ın 1085 yılında Güneydoğu Anadolu’yu hâkimiyeti altına almasıyla bölgede Ahlatşahlar (1100-1208), Artuklular (1102-1409), İnal (Yinal) oğulları (1098-1183), Dilmaç (Togan Arslan) oğulları (1085-1394) gibi siyasî teşekküller oluşturulmuştur. Artuklular, Osmanlılar’dan sonra Anadolu’da en uzun müddet hüküm süren Türk hânedanı olup Haçlılar’la olan mücadeleleri ve mimari eserleriyle tanınmıştır. Mısır’da da Selçuklular’ın kültürel mirasını devam ettiren devletler kurulmuştur. Nûreddin Mahmud Zengî tarafından görevlendirilen Selâhaddin ve bazı Türkmen beyleri 1171’de Mısır’daki Fâtımî iktidarına son vererek bu ülkeyi ele geçirmiştir. Bunlardan Selâhaddin babasının adıyla anılan Eyyûbîler Devleti’ni kurmuştur. Hâkimiyetini Doğu Anadolu ve Yemen’e kadar yayan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Kudüs Haçlı Krallığı’na son vererek Haçlılar’ın bölgedeki etkisini kırmıştır. 1250 yıllarında Mısır’ın idaresi Memlükler’in eline geçmiştir. Memlükler, Moğol istilâsını durdurup geri püskürttükleri gibi Filistin bölgesindeki Haçlılar’ın ve Çukurova bölgesindeki Ermeniler’in son kalıntılarını temizlemişlerdir. Memlük sultanları Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak bozkırları ve Kafkaslar’dan gelen yeni unsurlarla ordularını takviye etmişlerdir. Memlük Devleti, 1517’de Osmanlılar tarafından siyasî varlığına son verilip topraklarının ilhak edilmesine kadar devam etmiştir.

Anadolu Selçukluları

Türklüğün İslâm dünyasındaki kaderi bakımından en önemli rolü Anadolu Selçukluları oynamış, daha kuruluş devrinden itibaren Bizans ve Haçlılar gibi iki büyük tehditle uğraşmak zorunda kalmıştır. Selçuklu sultanları bu tehditlere karşı başarılı bir savunma yapmış, Anadolu’daki Türk varlığını korumuştur. Malazgirt Savaşı’n-dan beri Anadolu’yu geri alma ümidini taşıyan Bizans, Miryokefalon yenilgisinden sonra bu ümidini tamamen kaybetmiştir (572/1176). Selçuklu sultanları tehlikeleri bertaraf ettikten sonra Anadolu’da siyasî birliği kurmaya ve imar faaliyetlerini yoğunlaştırmaya çalışmıştır. Dânişmendli, Saltuklu, Mengücüklü ve Harput Artuklu beyliklerini ortadan kaldırmış, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ve Kilikya Ermeni Krallığı’nı kendilerine bağlamıştır. Selçuklular, Anadolu’nun şehir ve kasabalarını çeşitli eserlerle imar etmişlerdir. Anadolu, XIII. yüzyılda İslâmî hayatın ve Türk kültürünün hâkim olduğu medenî ve zengin bir ülke haline gelmiştir. Ancak Selçuklu sultanları, Bizans ve Haçlılar karşısında gösterdikleri başarıyı Moğol istilâsı karşısında gösterememişlerdir. 1243 Kösedağ bozgunu Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol hâkimiyetine girmesine yol açmıştır. Bu çöküş ve sömürü devri Selçuklu iktidarının kendi içinde tükenişine kadar devam etmiştir (1308). Çöküş arefesinde Anadolu’da yirmi civarında Türkmen beyliği ortaya çıkmıştır.

Anadolu Türk Beylikleri

Anadolu beylikleri Türk tarihinde ve kültüründe önemli rol oynamış, Anadolu Selçukluları’nın Batı Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde fethedemediği yerleri hâkimiyeti altına almıştır. Anadolu Selçukluları zamanında Doğu ve İç Anadolu’da toplanmış olan Türk nüfusu bu beylikler vasıtasıyla sahil bölgelerine yayılmıştır. Öte yandan bu siyasî parçalanma Türklüğün aleyhine olmuş ve Anadolu’nun savunmasını güçleştirmiştir. Osmanlı beyleri, Türkmen beyliklerini ortadan kaldırmak suretiyle Anadolu’yu Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında birleştirmiş, Anadolu’nun siyasî birliği ve bütünlüğü günümüze kadar korunup gelmiştir. Anadolu beyliklerinin Türk tarihinde oynadığı bir rol de Gazneli ve Büyük Selçuklu devletlerinden beri ihmal edilmiş olan Türk kültürünü ve dilini korumalarıdır. Anadolu beyleri devrin ünlü bilginlerini, şairlerini ve ediplerini himayeleri altına alıp onlara Farsça ve Arapça’dan eserler tercüme ettirdikleri gibi Türkçe eserler de yazdırmıştır. Anadolu’da Türk edebiyatının temelini oluşturan bu eserler Türkçe’nin gelişmesinde, Türk millî ruhunun uyanmasında ve Türk mânevî hayatının zenginleşmesinde başlıca etken olmuştur.

Altın Orda

Anadolu’da Türkmen beyliklerinin yaptığı işin bir benzerini Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gerçekleştirmiştir. İran ve Irak’a hâkim olan İlhanlı Devleti’nin XIV. yüzyılın ortalarında parçalanıp dağılması üzerine Karakoyunlu ve Akkoyunlu toplulukları ortaya çıkmıştır. Bunlardan Karakoyunlular, Erciş’i kendilerine merkez edinip Erzurum-Musul arasındaki yerleri yurt tutarken Akkoyunlular, Diyarbekir merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesine yerleşmiştir. Her iki topluluk Timur istilâsını savdıktan sonra kendi devletlerini kurmuştur. Tamamen Türkmen boylarına dayanan Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde daha önce gerçekleştirilen Türkleşmeyi XV. yüzyılda güçlendirerek hedefine ulaştırmıştır. Batılı seyyahlarla Osmanlı seyyahları, Doğu Anadolu’daki yoğun Türkmen nüfusunu göz önüne alarak bu bölgeye “Türkmen ülkesi” adını vermiştir. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın devletin merkezini Diyarbekir’den Tebriz’e nakletmesi, arkasından Fâtih Sultan Mehmed ile girdiği Otlukbeli Savaşı’nda yenilmesi (1473) Doğu Anadolu’daki Türk nüfusunun büyük ölçüde İran’a kaymasına yol açmış, bu durum İran’da Safevî Devleti’nin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Şah İsmâil tarafından mezhep ideolojisine (Şiîlik) dayandırılan Safevî Devleti (1501), yoğun mezhep propagandaları sonucunda Anadolu’daki Türkmen kitleleri için bir cazibe merkezi haline gelmiştir. 1501’den itibaren 1925 yılına kadar İran’ı Safevî, Afşar ve Kaçar gibi Türk hânedanları idare etmiştir. Ancak bunları takip ettikleri Şiîlik siyaseti yüzünden daima olumsuz rol oynamışlar, İran Türkleri ile Anadolu Türkleri arasına bir set oluşturarak Orta Asya ve İran’dan Anadolu’ya olan Türk nüfus akışını engellemişlerdir. Bir grup Türk-İslâm devleti Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak bozkırlarında tarih sahnesine çıkmıştır. Moğol orduları tarafından ele geçirilen Kıpçak bozkırları Cengiz Han’ın torunu Batu Han’a verilmiş, o da Altın Orda adıyla bir Moğol devleti kurmuştur. Bu devlet başta Kıpçaklar olmak üzere Bulgar/Çuvaş gibi Türk topluluklarına dayanmıştır. Hânedanın ve yönetici kesimin İslâmlaşmasıyla devlet kısa sürede Moğol karakterini kaybetmiş ve hızla Türkleşmiştir. Timur’un 1391 ve 1395’teki ağır darbeleriyle sarsılan Altın Orda Devleti iktidar kavgaları neticesinde parçalanmış, Altın Orda’nın mirasını devam ettiren birçok Türk hanlığı kurulmuştur. Bunlar Kazan (1437-1556), Astarhan (1466-1556), Kasım (1445 [?]-1681), Kırım (1441-1783), Nogay (1398-1642) ve Sibir (1556-1600) hanlıklarıdır.

Timurlular

Türk-İslâm devletlerinden biri de Batı Türkistan’da Mâverâünnehir’de kurulan Timurlular’dır. Timur’dan önce Türkistan’da Moğol Çağatay Hanlığı bulunmaktaydı. Çağatay hanları da Altın Orda hanları gibi kısa sürede İslâmlaşıp Türkleşerek Timur İmparatorluğu’nun kurulmasına zemin hazırlamıştır. Timur bütün Batı Türkistan beylerini otoritesi altında toplamıştır. Ardından fütuhata başlamış, Çin sınırından Adalar (Ege) denizine, Kıpçak bozkırlarından Bağdat ve Kuzey Hindistan’a kadar sınırlarını genişletmiş; İran, Irak, Suriye, Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Kıpçak bozkırları ve Kuzey Hindistan’daki Türk-İslâm devletlerini ve beyliklerini kendine bağlamıştır. Bu büyük devlet Timur’un ölümünden sonra oğulları ve torunları arasında parçalanmıştır. Altın Orda ve Çağatay hanlarının soyundan gelmekle birlikte dil ve kültür bakımından tamamen Türkleşmiş olan bazı beyler Timur’dan sonra Batı Sibirya ile Batı ve Doğu Türkistan’da yeni hanlıklar kurmuştur. Bunlar Şeybânîler (Özbek Hanlığı, 1500-1599), Buhara’da Canoğuları (1599-1785), Hîve Hanlığı (1512-1920), Hokand Hanlığı (1710-1876) ve Kâşgar-Turfan Hanlığı’dır (XV. yüzyıl başları-1877). Kıpçak bozkırları, Sibirya ve Batı Türkistan’daki hanlıklara Çarlık Rusyası tarafından, Doğu Türkistan’daki hanlıklara da Çin tarafından son verilmiştir. Mâverâünnehir, Hârizm ve Horasan’da kurulan Timurlular ve yukarıda zikredilen hanlıklar gibi Türk-İslâm devletlerinde Türk dili ve edebiyatında, bilim ve sanatta büyük gelişme olmuştur. Bilhassa Çağatay, İlhanlı ve Altın Orda devletlerinin merkezlerinde XIII ve XIV. yüzyıllarda temeli atılan Doğu Türkçesi (Çağatay lehçesi) Timur’un torunları zamanında yazı ve kültür dili olarak gelişmiş, birçok edip ve şair yetişmiştir. Batı Türkçesi’ni de etkileyen Çağatayca’nın en büyük şairi Ali Şîr Nevâî’dir. Nevâî’yi Hüseyin Baykara, Şeybânî Han, Bâbür Şah ve Ebülgazi Bahadır Han gibi hükümdar şairler ve yazarlar takip etmiştir.

Delhi

Türk nüfusunun ve kültürünün yayıldığı bir diğer saha Kuzeybatı Hindistan coğrafyasıdır. Kuzeybatı Hindistan’da kurulan ilk Türk-İslâm devleti Delhi Sultanlığı’dır. Bu devlet, Gur hükümdarının Kuzeybatı Hindistan’a tayin ettiği Türk kökenli vali Kutbüddin Aybeg tarafından tesis edilmiştir (1206). Aybeg’den sonra Kuzeybatı Hindistan’ı Şemsiyye (1211-1266), Balaban (1266-1290), Kalaç/Halaç (1290-1320) ve Tuğluk gibi Türk hânedanları idare etmiştir. Moğol istilâsını sınırlarında durdurup püskürten Delhi sultanları, Kuzey Hindistan’ı Türk kitlelerine açarak bölgede Türk kültürü ve İslâm dininin yerleşip kökleşmesinde önemli rol oynamıştır. Kuzeybatı Hindistan’da ikinci büyük devlet, Timur’un torunlarından olup Türkçe yazdığı hâtıralarıyla tanınan Zahîrüddin Bâbür tarafından kurulmuştur (1526). Hümâyun, Ekber Şah, Şah Cihan ve Âlemgîr (Evrengzîb) gibi büyük hükümdarların yetiştiği bu hânedan devrinde Bâbürlü Devleti Hindistan’ın en büyük siyasî gücü haline gelmiştir. Bâbürlüler siyaset, sanat ve mimaride de kendilerini göstermişlerdir. Özellikle Osmanlı ve İran Türk hânedanları ile iş birliği yapmaya çalışmış, Mekke şerifine, Yemen imamlarına ve Habeş hükümdarlarına maddî yardımda bulunarak İslâm dünyası ile yakından ilgilenmişlerdir. Şah Cihan, Osmanlı mimarlarının yardımıyla Agra’da bir sanat şaheseri olan Tac Mahal’ı yaptırmıştır. Hindistan’da Âlemgîr’den sonra başlayan iktidar mücadeleleri ve iç isyanlar Bâbür İmparatorluğu’nun zayıflamasına ve çökmesine yol açmıştır. Öte yandan ticaret amacıyla ülkenin önemli merkezlerine sokulan ve buralarda ticaret kolonileri oluşturan İngilizler bu durumdan yararlanarak Hindistan’ı kendilerine bağlamıştır (1858).

Salim Koca

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı