Medeniyetin Kurulmasındaki Unsurlar

Medeniyetler veya medeniyet meydana getiren kültür değerleri niçin, nasıl ve ne gibi şartlar altında ve hangi topluluklarda doğmaktadır? Bazı kütleler maddî-mânevî alanlarda çeşitli kültür vasıta ve davranışları ortaya koyabildikleri hâlde, bir takım sosyal gruplar böyle bir varlık göstermekte güçlük çekiyorlar. Neden? Kültür tarihçileri için halli müşkül başlıca mese – lelerden biri bu olmuştur. Soruyu cevaplandırmaya çalışanlar arasında, Dif- fusioncularda gördüğümüz üzere, meseleyi coğrafî-iktisadî şartlara bağlayanlar olduğu gibi, metafizike müracaat edenler veya doğrudan doğruya şahıs psikolojisini hareket noktası alanlar vardır. Meselâ O. Spengler’e göre “yüksek kültür”, esrarlı kozmik kuvvetlerin dünyadaki insan hayatına müdahalesinden doğar. Danilevsky’ye göre ise, medeniyetin belirmesindeki faktörlerden biri, dil birliği ile bağlı kütlelerin siyasî istiklâli, öteki de bu gnıplardaki etnografik malzemenin zenginliğidir. Fakat her iki cevap da tatminkâr değildir, çünkü bir meçhulü çözmeğe çalı – şan Spengler meseleyi “daha karanlık ve karmaşık” hâle getirirken, Dani – levsky de medeniyetin çekirdeği durumundaki “etnografik zenginlikken ne kastedildiğini, yâni bu zenginliğin vasfını açıklamamakta, üstelik her siyâsî istiklâlin mutlaka bir “medeniyet” yaratacağı yolunda izahı güç bir iddiada bulunmaktadır . Toynbee’nin ileri sürdüğü çözüm tarzı şudur: Medeniyetlerin ortaya çıkması ve gelişmesi;

1. Coğrafî çevre şartlarına;

2. Toplulukta bir yaratıcı grubun var olmasına;

3. Çevre ile insan arasında devamlı bir “meydan okuma” (“challenge”) hâlinin mevcut bulunmasına bağlıdır.

Burada cemiyetleri durgunluktan (static) dinamizme geçiren başlıca faktör olarak coğrafî çevreye ağırlık verilmesi dikkat çekicidir. Ona göre, çevre çok çetin ise büyük medeniyet ya doğmaz veya doğsa da gelişemez.

Çevre çok elverişli ise, ona karşı koyabilmek için inşam gerekli gayrete zorlayacak ortam yok demektir. İnsan ne fazlası ile müsait, ne de aşın derecede çetin olmayan şartlar altında “yaratıcı azınlık grup” vasıtası ile “meydan okuma” durumuna girer ve bu hâl devamlı şekilde yaratıcı kuvvetlerin daha da çeşitlenme ve gelişmesini sağlayarak, medeniyet seviyesine ulaşır. Bu görüş hem tabiî, hem beşerî gerçeklere dayandığı için dikkate değer bir vasıf taşımaktadır. Nitekim insanda mevcut olan “mücadele” hassesi daha önceleri filozof E. Kant (ölm. 1804) tarafından incelenerek, bunun (insan ile coğrafî çevre arasında değil, fakat insanların birbirleri, -yâni cemiyet- arasında) kültür zenginliğine, medenîleş – meğe doğru itici bir kuvvet teşkil ettiği belirtilmişti. Ayrıca, kültürlerin doğuşu ve gelişmesinde coğrafya ve iklim şartlarının etkisi üzerinde çoktan beri durulduğu malum olduğu gibi, insandaki “mücadele” ve cehid hassesinin kültür değerleri ortaya koymada işgal ettiği mevkî, aşağıda göreceğimiz “Motivation” teorisi ile doğrulanmaktadır. Bu konuda Sorokin’in düşüncesi de, bilhassa insan unsuru bakımından tamamlayıcı vasıfta görünüyor. Ona göre, -kendi deyimi ile- “mânah-illî kül – tür bütünlerinin doğuşunda iki dereceli beşerî faaliyet (a. Zihinde tasarlama, b. Bu tasarının maddî taşıyıcılarda objektifleşmesi) kültür değerlerinin ortaya konmasında insan unsurunun mühim yerini göstermektedir.

Ancak belirtmek gerekir ki, Sorokin, insan faaliyetlerinin bu bakımdan verimli ola – bilmesi için, -Danilevsky’nin “siyâsî hürriyet” fikrine karşı olarak- “kültür hürriyeti” prensibini şart koşmuştur. Ayrıca Sorokin’e göre, yukarıdaki iki safhada elde edilen sonucun “sistemli” bir kültür unsuru hâline gelmesinde bir üçüncü adıma ihtiyaç vardır ki, o da bu unsurun başka fertler arasında veya gruplar içinde yerleşmesi, yâni topluluk tarafından benimsenmesidir.

1. Çevre

Birinci faktör üzerinde ayrıntılı olarak durmağa herhalde ihtiyaç yoktur. Bir topluluğun hayatında ve kültürünün teşekkülünde bölge coğrafî şart ve imkânlarının: iklim, göller, denizler, akar sular, bitki örtüsü, tarım ürünleri, orman, mâdenler vb.nin; asalak, çiftçi ve çoban hayatı, yerleşme ve göç hareketleri, sanayi şekillen gibi sosyal, iktisadî faaliyetlere ve dolayısiyle hu – kukî, dinî vb. kültürel davranışlara ne kadar etki yaptığı aşikârdır ve hattâ bu konuda sosyolojide birçok bilginin meşgul olduğu başlı basma bir “coğrafi ya ekolü” teessüs etmiştir. Ancak coğrafî faktörün medeniyet kuruluşunda kâfi gelmediği bellidir. Bu durum insan unsuru üzerine de eğilmemizi gerektirir.

2. İnsan

Bilindiği üzere insanın biri bedenî, diğeri ruhî olmak üzere iki yapısı vardır. Kültür ortaya koyma bakımından bu yapılar üzerinde ayrı ayn durulmuş ve fizikî antropoloji tarafından ırk konusu işlenmiştir. Vaktiyle âdeta el üstünde tutulan “ırkçılık”(raciologie)ın (insan beden yapısının / cilt rengi, kafatası biçimi vb. / kültür yaratma ve kültür değerlerini benimsemede etkin rol oynadığı düşüncesinin) bugün artık ilmî bir kıymeti olmadığı, kültürleşme veya medenîleşme eğiliminin daha ziyâde millî kültür unsurlarının (dil din, gelenek, davranış vb.) bir nesilden ötekine aktarılması işleminden ibaret aile terbiyesi ve umûmî eğitim ile ilgili bulunduğu anlaşılmış, böylece üstün ırk, geri ve kabiliyetsiz ırk gibi bir tasnifin yanlışlığı ortaya konmuştur. Fakat yine de milletleri birbirinden ayıran bir soy faktörünün varlığı inkâr edilememiştir. Nitekim De Lapouge ve D. Ammon gibi sosyologlar fizikî yapı ve hayat şartlan yönünden binlerce kişi üzerinde yaptıkları tecrübe ve müşahedelerde bazı soy özelliklerinin babadan evlâda geçtiği, soylar arası karışmalarda, toplulukların karakter değişikliğine uğradığı neticesine var – mışlardır. Nüfûs hareketlerini inceleyen A. Coste da sosyal hâdise, teşkilât, din ve ekonomik problemlerin ilgili topluluğun damgasını taşıdığını belirtmiştir. Millet dediğimiz topluluklar, atalarından devraldıkları millî kültür verasetine eklenen biyolojik kalıtımlar sayesinde ayrı “kişilikler kazanmak – tadırlar. Yüzyıllardanberi yanyana yaşamakta olan sınır komşusu milletleri bile birbirinden ayıran başlıca faktör de bu “kişilik” farklılığıdır. O hâlde, kültür ve medeniyet konusunda soydan gelen “millî seciye”ye de kuvvetli bir tesir payı tanınması icap etmektedir. Kültür bakımından insan unsurunun diğer bir cephesi de şahsî davranış, yâni ferdî psikolojidir. Sosyal hayatın oluş ve gidişinde çevrede “biyolojik” tesirlerin rol oynadığını, fakat asıl faktörün insanın duygulan ve iç-tepkileri olduğunu, kültürün gelişmesinde zekânın faal bir durumu bulunduğunu söyleyen Ellwood’dan ve “içtimaî hâdiseler arzu, istek ve eğilimlere da – yanan ferdî psikolojik faaliyetlerin, karşılıklı etkileri neticesidir” diyen G. Tarde’dan sonra, bu sahada en kesin gibi görünen sonuca, H. A. Maslovv tarafından çeşitli gruplara mensup fertler arasında yapılan uzun araştırmalar neticesinde varılmıştır denebilir. Bu denemeler insanın bir takım ihtiyaçların tesirinde olduğunu ve bu “ihtiyaçların insanı harekete, faaliyete sevk eden “iticilik” (motivation) gücü taşıdığını göstermiştir.

3. Motivasyon

Maslow’un araştırmalarına göre, insanın “ihtiyaçları” ehemmiyet sırası ile şunlardır: 1. Fizyolojik: Hayat için gerekli maddeler (su, şeker, tuz, protein, kalsi- ura, oksijen vb.). Beden bunlardan herhangi birinde eksiklik hissederse, in – san derhal o ihtiyacı karşılamağa girişir. Aç olan insanın bütün zihnî mele – keleri (şuur, idrak, muhakeme) karın doyurma çareleri üzerinde toplanır, başka şey düşünülmez olur. Böyle bir insan ekmeğe kavuşunca artık hiçbir arzusu olmayacağını sanır. Fakat doğru değildir. Bu ilk fizyolojik ihtiyaç gi – derilir giderilmez aynı insan ikinci “ihtiyaç”ı duymaya başlar. 2. Emniyet: Bu defa insan korunma (can güvenliği, barınak vb.) yollarını arayan bir makine hâline gelir (yetişkin kimselerde oldukça örtülü durumda görünen bu ihtiyaç çocuklarda ve ilk gençlik çağındakilerde çok belirlidir). Topluluk hayatında meydana çıkan teşkilâtlanmalar, nüfuzlu kimselerin hi – mayesine sığınma, huzur sağlamağa yönelik fikrî, felsefi akımlar vb. hep bu “emniyet ihtiyacından doğan faaliyet sahalarıdır. 3. Sevgi ihtiyacı (dost, arkadaş, sevgili edinme). 4. İtibar (çevrede takdir görme, şöhrete ulaşma). Bu ihtiyaç insanı cemi – yette ehliyet sahibi olma, güç kazanma, kendini çevresine kabul ettirme faaliyetine sevk eder. 5. “Kendini gerçekleştirme” ihtiyacı. Sayılan ilk dört ihtiyaç safhasında tatmin edilmiş duruma yükselmekle beraber insan, eğer psikolojik arzularını yerine getiremiyor, ferdî kaabiliyetinin icaplarını ortaya koyamıyorsa yine memnun değildir; “ihtiyaç” içindedir. Meselâ edebî duygusu kuvvetli ise şiir, roman, hikâye, piyes yazmalı; sese karşı hassas ise müzik eserleri bestelemeli, bir enstrüman çalmalı; san’atı cazip buluyorsa, resim, heykel, mimarî ile meşgul olmalı; teknik ile ilgili ise icatlar yapmalı; zihnî kapasitesi elverişli ise felsefe, ilim ile uğraşmalıdır.

“Kendini gerçekleştirme” ihtiyacının gideril mesinde bir şahsın, gayesinin şart ve imkânlarına sahip bulunup bulunma ması önemli değildir, diyen Maslow’a göre, insan hedefine varmak için ken dini devamlı şekilde “bilme ve anlama” gayretleri ile takviye etmek istidadm- dadır. İşte bu, yüksek kültüre yöneliş ve ilerleyiştir. İhtiyaçlardan herbirinin yüzde yüz tatmininin şart olmadığı, bir ihtiyacın yarıdan fazlası giderilince, ondan sonraki ihtiyacın hissedilmeye başlandığı Maslovv tarafından tespit edilmiştir.

Motivation nazariyesinden şu sonuçlan çıkarmak mümkündür:

1. Hangi şart altında ve nerede olursa olsun, sıralanan “ihtiyaçları kar- şüayabilen herhangi bir fert kültür yaratma iktidarındadır.

2. İnsanları hiçbir şey düşünemeyecek duruma sokmak için fizyolojik ihtiyacı tatminden uzak tutmak kâfidir.

3. Sun’î yoldan da olsa bir terör havasının baskısı altına alınan insanlar -daha yüksek seviyedeki sevgi ihtiyacı gibi beşerî ve itibar ihtiyacı gibi sosyal tatminleri hatıra getiremeyecekleri için- kolayca, her emre boyun eğen “sürü’ier hâline gelebilir. Maslow’un belirttiğine göre, dördüncü sırada yer alan “itibar” ihtiyacı – nın karşılanması “hürriyef’i gerektirmektedir. Zira insan ancak bu safhada hürriyetin lüzumunu anlamakta ve -topluluk ölçüsünde alındığı takdirde- bu anlayış, siyâsî istiklâl arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Psikolojik tecrübe ve araştırmanın ortaya koyduğu bu netice ile sosyolojinin vardığı sonuç arasındaki yakınlık dikkat çekicidir. Sorokin de medeni – yetin doğması için “hürriyef’in şart olduğunu ileri sürmüştü. Ayrıca onun “her kültür sisteminin önce zihinde tasarlandığı” görüşü ile “Motivation”un beşinci ihtiyaç safhasında tesbit edilen husus uygunluk göstermektedir. 4. Son ihtiyaç safhasında her insanın kendi kültür çevresini aşamayaca ğı, ortaya konacak her kültürel gelişmenin millî kültür çizgisinde gerçekleşe ceği unutulmamalıdır ki, burada “cemiyet”in rolü ortaya çıkar.

4. Topluluk

Kültür unsuru, bir topluluk içinde ortaklaşa değer vasfını kazanan ürünler ve davranışlar olduğuna göre, fertlerin ortaya koyduğu kültür belir – tilerinin cemiyet tarafından kabul edilmesi lâzımdır. Bu itibarla kültürlerin doğup gelişmesinde cemiyetin tesiri kesindir. G. Tarde (ölm. 1904)’ın “taklit nazariyesi” bu noktayı açıkça belirtmektedir. Burada, topluluktaki karşılıklı sosyal münasebetler önemli rol oynar; asıl kültürel gelişmeyi fikir, görüş alışverişi sağlamakta, değerlerin cemiyetçe benimsenmesi, ayrıca kültür birikimlerinin gelecek nesillere aktarılması böylece mümkün olmaktadır. Sorokin’in dediği üzere, medeniyetler ölümsüzlüğe bu yol ile ulaşır. Bir kültür sisteminde unsurlar artık şahısların münferit takdir ve davranışları olmaktan çıkmış, binlerce, yüz binlerce insandan kurulu cemiyetin malı hâline gelmiştir. Dolayısiyla, böyle gelişen bir kültür bütününde fertler düşünce ve tutumlarını cemiyetin benimsediği çizgiye göre ayarlamak zorundadırlar. İşte bu, cemiyetin kontrol gücüdür.

Cemiyet, kültür konusunda kendiliğinden “ayırt edici” bir organ gibi, yeni değerler karşısında hassaslaşarak, kendi yapısına, seciyesine, umûmî telâkkilerine uygun düşenleri kabul, aykırı olanları reddetmektedir. Kültürler, topluluklardaki bu dikkat çekici sosyal olgu sayesindedir ki, karakterlerini bozmayan, mevcut değerlerle ahenkli şekilde yaşamaya elverişli yeni davranış ve ürünlerle aşılanıp canlanarak varlıklarım devam ettirirler. Milletlerin örf ve âdetleri, ana-kültür kalıbına aykırı düşmediği için yeni katkılarla asıl karakterinden birşey kaybetmeksizin hayatiyetini sürdürmeği başaran kültür birikimleridir.

Görülüyor ki, örf ve âdetler, bazılarınca sanıldığı gibi taşlaşmış, donmuş tutum ve davranışlar olmayıp, yenilenmelere tâbidir ve ancak bozucu, karakter değiştirici ahlâkî, dinî, hukukî vb. dış kültürel müdahalelere karşı cemiyette âdeta bir emniyet supabı durumundadır. Daha ziyâde, tanınmış sosyolog E. Durkheim (ölm. 1917) tarafından ıs – rarla müdafaa edilen, topluluk hayatının bütün cephelerinde “cemiyefin kesin hüküm sahibi olduğu ve fonksiyonun “cemiyefte bulunduğu düşüncesi – nin coğrafî çevre, ırkî seciye ve psikoloji alanlarında son yanm asırdaki ilmî araştırmalarla çok şey kaybettiği görülmektedir. Bugün kültürler ve ortak medeniyet tek yanlı değil, sayılan türlü açılardan ele alınarak incelenmekte – dir. Burada, gerekli şartlar mevcut olduğu takdirde herhangi bir yerde, her – hangi bir insanın kültür değerleri koyabileceği hususunda Motivation teori – sini hatırlatarak, Türklerin de, fert veya topluluk olarak, bu kaidenin dışında kalmasının düşünülemeyeceğini belirtmek ve millî Türk kültürünün tesbit ve izahında; coğrafî çevre başta olmak üzere, eski Türk topluluğunun “insan unsuru” bakımından özelliklerini ve sosyal yapısında müşahede edilen hususîliğini hareket noktası yapmak zaruretine işaret etmek yerinde olacaktır.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü