Yüz milyonluk Türkiye – Galip Erdem

İlk gençliğimizin en güzel bir hayalı, vazgeçilmez bir özlemi idi: Yüz milyonluk kocaman bir Türkiye! Öğretmenlerimizin dedikleri hayalimizi besliyordu: «çocuklar, kaynaklarımız çok zengindir; ama nüfusumuz azdır. Hedefimiz yüz milyonluk bir Türkiye olmalı. Topraklarımız, daha fazlasını bile yaşatacak kadar verimlidir.» Ders kitaplarımız ayni şeyleri yazıyordu, idareci büyüklerimiz, ayni şeyleri söylüyordu. Analarımızın çocuk doğurma kabiliyetleri üstüne parlak nutuklar dinliyor, gazetelerde heyecan verici yazılar okuyorduk. Ve, analarımızla övünüvorduk.

Devlet, çocuğu olan memurlarına doğum parası veriyor, ayrıca, her çocuk başına, o zamanlar için küçümsenemiyecek miktarda maaşlara zam yapıyordu. Beşten fazla çocuğu olanlar yol vergisinden hariç tutuluyorlardı. Türk insanı şimdikinden daha fakirdi, ama inanıyordu. Doğacak çocuğunun rızkını da birlikte getireceğinden emindi. Çocuk sayısının çokluğu analarımız yönünden hem bir övünme, hem de bir sağlık belirtisi sayılıyordu. Kısacası, nüfusumuzun artması millî hedeflerimizinden biriydi. Devletimizin siyaseti, hükümetlerin tutumu ve her turlu propaganda bu hedefe göre ayarlanmıştı. Sonra, hızla değişen bir dünyada, hedefimize başkalarının nişan aldığını ve can evinden vurduklarını gördük. Yabancı uzmanlar varmış; çok akıllı, çok bilgili kimselermiş. Nüfusumuzun artısı planlanmazsa —azaltıîmazsa demektir— memleketimizin kalkınması mümkün olmazmış. Yabancı âlim kişiler, böylesine yüksek bir gerçeği keşfedince hemen hizmetimize girdiler. Yalnız akıllarını değil, üstelik parada verdiler. Bir de baktık ki, doğum kontrolünün fazileti üstüne nutuklar çekiliyor, kitaplar basılıyor, seminerler düzenleniyor, sayfa sayfa yazılar döşeniyor, bol maaşlı propagarndacılar tutuluyor, şehir şehir, köy köv dolaşıp çocuk doğurmanın tehlikelerini anlatıyorlar. Önce şasırdık: Acaba hangi dağa kar yağmıştı da yabancılar bizi bu kadar çok sevmeğe, kalkınmamız için çalışmağa başlamışlardı. Belki derin bir uykuya dalacaktık amma; akıllarını yele, vicdanlarını menfaatlarına satmamış milliyetçi ilim adamlarının gayreti ile lam zamanında uyandık. Oyunun arkası göründü, arkasından Çapanoğlu çıktı!.

Size on sekiz yaşımın kahramanlarından, birini tanıtmak isterim. Adı, yanılmıyorsam, Celâl Baykal’dı. İstanbul’da savcı yardımcısı idi. O sıralarda kürtajcılıkla meşhur bir doktor vardı. Kanunlara kulak asmıyor, bol para karşılığıııda, isteyenin çoğunu alıyordu. Savcı Celâl Baykal, kürtajcı doktoru mahkemeye verdi. Dr. bir yolunu buldu, beraat etti. Ama savcı; Vatan haini saydığı kürtajcıya öyle bir yapışmıştı, dâvasına öylesine bir kuvvetle inanıvordu ki, ilk hamleyi kaybetmekle yılgınlık göstermesi mümkün değildi. Mahkemenin kararını temyiz etli ve bozdurdu. Yeniden yapılan duruşma sonunda yine beraat kararı verildi. Savcı yine temyiz etti ve nihayet, meşhur kürtajcının nice Türk yavrusunun canına kıymış bileklerine kelepçeyi taktirdi. Celal Bey’in mücadelesi beni de heyecanlandırmıştı. Duruşmaların gazetelere geçen bölümlerini yüreğim kabararak okuyordum. Aradan yirmi yıl geçti. Kahraman savcının bir cümlesini hiç unutmadım. Suçlayan işaret parmağını kürtajcı doktor’a uzatmış ve şöyle havkırmıştı «Bu adam, Türk neslini ana rahminde imha etmeğe çalışan bir canidir, bir vatan hainidir.» Şimdi, çaresiz bîr hüzün içinde, şunu düşünüyorum: Gençlik yıllarımın kahramanlarından biri olan Savcı Bey, Türk neslini, ana rahmine bile düşmeden imha etmek istevcnlcıi gördükçe ne diyor?