Özlü Sözler

Yusuf Akçura Sözleri

Yusuf Akçura’dan özlü sözler:

  • Ben zannediyorum ki, Batı Türklerinin çoğunluğunun hayatı anlama tarzı, diğer tabirle, cihana bakışı metafizik, destansal ve edebidir. Bu, hayatı çok necip, pek asil ve yüce bir anlama tarzıdır. Eğer maddi imkan olsaydı da, bütün dünyada oturan milletler bu anlayış tarzını kabul etmiş bulunsaydı, insanlık cidden mesut olurdu! Bu anlayış tarzının milletimize pratik sahada bazı mühim faydalar temin ettiği de inkar olunamaz: Türk, askeri karakterlerini, hayata metafizik ve destansal bir surette bakmış olmasına az borçlu değildir; sabır ve tahammül, azim ve kahramanlık, hayatı küçümseme, harikulade fedakarlık, bütün bu manevi kuvvetler, bu anlayış tarzının semereleridir.
  • Osmanlı Devleti, İslam – Doğu medeniyetinin, son ürünlerinden birisi idi ve bu medeniyet XVII. Yüzyıla kadar, Hıristiyan batı medeniyetinden üstündü. XVII. Asırdan itibaren, batı medeniyeti, doğu medeniyetine üstün geldi.
  • Bana öyle geliyor ki, Türk Ocakları böyle yanarsa, onun ateşinde dövülüp tavlanan Türk gençliğinin iradesi ve karakteri, Demirci bozkurdun yaptığı kılıçların çelikliği kadar sert ve sağlam olur ve o zaman bu Türk gençlerinin ferdi iradesi, muhitin tesirlerine galebe eder…
  • Bugüne kadar dedik, diyoruz, demek istiyoruz ki “TÜRK” mazi, meziyet sahibi bir kavimdir, altı yüz beş senelik bir devletin, Bir saltanatın kurucusu, malikdir.
  • Kuvvetine halel veren bunca vakalar ile beraber, İslâm hala pek güçlüdür. Müslimîn arasına, dinlerinde şüphelilik veya daha beteri olan imansızlık henüz girmemiş denebilir, İslâm’ın hemen bütün tabileri, din yolunda her fedakârlığı göze alacak, muti, dini ile heyecanlı, dini bütün kimselerdir.
  • Frenkler bile: “Türk hakikaten diğer şark kavimlerinden müterakki, yüksek imiş, bir Avrupalıdan hiç aşağı kalmıyor, Şarkta doğan Avrupalılara ise tercih edilir” diyorlar. Hakkımızı, fazlımızı teslim etmeyen, idrak eylemeyenler yine olsa olsa içimizdendir. Çünkü şahıs itibariyle alayız; fakat cemiyet, içtimai kabiliyet bakımından henüz berbatız.
  • Biz Türkler çoğunlukla günlük ömür sürmekte olan halkız, maziyi de istikbali de asla aklımıza getirmiyoruz. İstikbali düşünmemek, maziyi unutturur; maziyi unutma istikbali hatırdan çıkarmaktadır.
  • Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük toplumuna mensup kişiler, Osmanlı Devletinin menfaatine çalışmalıdır.
  • Pekala bilirsiniz ki, oğlunu evlendirmek için, yahut tarlasını alabilmek için, kasabada Agop Ağa’ya borçlanmış köylü Mehmet Ağa bir daha o borcundan kurtulup ferah bulamaz, evi barkı, tarlası, hepsi nihayet Agop Ağa’nın mülkü olur, gider. Agop Ağa taa işin başından Mehmet’i binbir tatlı sözle devamlı borçlanmaya teşvik eder. Bu küçücük misali büyütünüz: Çar zamanında Kırım ve Kafkasya’da toprağın yerliler elinden Rus bankalarına, Cezayir ve Tunus’ta Fransız bankalarına nasıl geçtiğini anlarsınız. Biraz daha büyütünüz: Avrupa büyük sermayesinin, Osmanlı Bankası namını taşıyan İngiliz-Fransız bankası, Credit Lyonnais, Deutsche Bank, Banca di Roma vb. vasıtalarıyla Osmanlı ülkesini nasıl zapt ve yağma ettiklerini anlarsınız.
  • Ne zaman Türkler içerde ve dışarda şahsen yükselirler, kuvvetlenirler, maddeten ve manen, fikren ve ilmen kudret ve servet sahibi olurlarsa, gitgide bu Türk Devleti de o feyizlerinin meyvelerini görmeğe, toplamağa başlar. Yoksa biz uğraşımızı, istidadımızı bu yüce işlere hasredeceğimiz yere, içerde ve dışarda kendimizden, hükümetimizden âcizane, miskince, şikâyete, sızlanmaya vakfedersek kuru kuruya, malumu ilam kabilinden olmak üzere aleyhte bulunmaktan maada bir meslek sahibi olamazsak, yani yaramıza bir yara daha katmakla uğraşırsak netice, şimdiye kadar olduğu gibi, nura değil karanlığa çıkar.
  • Gariptir, İslami Doğu’nun Batı medeniyetine girmesi aleyhinde, daima ve her tarafta toprak ağaları, ruhaniler ve yabancılardan meydana gelen bir üçlü ittifak teşekkül etmiştir! Burjuvazi ve demokrasiye dayanan Avrupa devletleri, İslam memleketlerinde toprak ağalarına ve onlara bağlı şeyh ve hocalara dayanarak sömürge siyasetini yürütüyorlar.
  • Fransa ile Rusyanın uyuşmamasında, muhtelif sebeplerle beraber, Osmanlı işlerinin de tesiri yok değildi: Rusya, Bal­kan hıristiyanlarını, ayaklandırarak, Osmanlı devletini Bal­kan yarımadasından atmağı ve Balkan hıristiyanlarını kendi nüfuz ve himayesi altına almağı istihdaf ediyordu; Fransız­lar ise Şarktaki siyasi ve ticari menfaatlerini emniyet altında bulundurmak için, Rusyanın Balkanlara münferiden hakim olmasına taraftar değildiler.
  • Efendiler, bilirsiniz ki, İslam aleminde taa Abbasilerin ilk hilafet devresinden itibaren Muhammed dininin en yılmaz savunucusu, en yıkılmaz kalesi Türk olmuştur. İşte bunun içindir ki, Haçlılar en azgın hücumlarını, en şeytani siyasetlerini hep Türklere ve hilafetin Osmanlılara geçtiği zamandan sonra da hep Osmanlı Türklerine yöneltmiştir: Hristiyanlar İslamın nurunu söndürmek için Türk gücünü ezmek, Türk kılıcını kırmak istediler.Lakin efendiler, İslamın o ilahi nurunun söndürülmesi nasıl insanın iktidarı dahilinde değilse, Türklerin, bu ilahi kavmin ezilmesi de o kadar tabii imkan haricindedir.Yok, muvaffak olamayacaklar! Türk bu sefer de İslami Doğu’yu müdafaa edecek, ataletlere, hıyanetlere, ihanetlere rağmen muvaffakiyetle müdafaa edecek ve bu müdafaa sayesinde yalnız İslami Doğu değil, bütün Doğu, bütün mağdur memleketler, Batı’nın mezaliminden kurtulacak! Belki Batı kendisi bile bir avuç zalimenin elinden kurtulacak!

Cengiz Han ve Emir Timur Hakkında Sözleri

  • Osmanlı Devletine pek çok zararı dokunmuş Napolyon’a, en ziyade şöhretini Osmanlı Türklerine galebeleri ile kazanmış Katerina’ya tarihlerimizde, hiç çekinmeden, hiç sıkılmadan ” Büyük ” diyoruz da, Timur’dan, Cengiz’den bahsedecek olunca, isimlerini tahkirci bir sıfatla çiftleştirmeden, bir türlü telaffuz edemiyoruz!… Cengiz’in kopardığı fitne, mesela İskender-i “Kebir”inkinden daha ziyade midir? Timur’un döktüğü kan, faraza “Büyük” Ramses’inkinden daha fazla mıdır? Öteden beri, büyük, kebir, mefharetli unvanlarını kazanan fatihlerin mümtaz seciyeleri geniş ülkeler zabtetmek ve bunun için de çok muharebeler edip çok kan dökmek olduğu halde, Cengiz ve Timur’a büyüklük isnat ettirmeyen, onları muttasıl kendi millettaşlarının hakaretlerine maruz kılan illet acaba nedir?…
  • Kendi büyüklerimizi mütemadiyen tahkir ve tel’in edegelmemizin sebebi, onların hakikaten tahkir ve tel’ine müstehak olmalarından değil, asla değil; ancak onları başkalarının gözüyle görmemizden, başkalarının beyniyle anlamamızdandır.
  • Yakın zamanlara kadar, Türkleri, Türklerin Atilla (Fransızlardan Attila dediğimiz Atlı Han), Cengiz ve Timurlarını bize öğretenler, ekseriyetle orta şarkın Farsları veya Farslaşmışları olmuştur. Biz, Osmanlı Türkleri, bugün bile, o Fars veya Farslaşmış müverrihlerin izince giderek, büyük babalarımızı tahkirden lezzet alıyoruz! Namık Kemal merhumun, Abdurrahman Şeref Bey’in tarih veya tarihimsi kitaplarını hatıra getiriniz… Fars ve Arap medeniyetleri tesirine kapılmış Türkler, babalarının, kardeşlerinin ahvalini, ef’alini, yabancıların, düşmanların telkinatı altında muhakeme etmişler ve doğrudan doğruya o ahval ve ef’ali tetkik ederek, yabancıların telkinatını tenkide ve bu suretle hakayık-ı vekayii müşahedeye muvaffak olamamışlardır. İşte efendiler, Cengiz’e fitne-engiz, Timur’a pür-şür dedirten, Etrakı bi-idraklik, Tatar’ı hunharlık ile vasfettiren sebep budur…
  • Biz kendimize, kavmimize, ırkımıza, yabancıların gözümüze taktığı gözlükle bakıyoruz. Eğer Türkleri, Türklerin mazisini olduğu gibi görmek istersek, yabancıların taktığı gözlüğü kırıp atarak, vekayia, öz Türk gözümüzle bakmalıyız; yani babalarımızın bıraktığı eser ve vesikaları bizzat tetkik ile ona göre bir hüküm vermeye çalışmalıyız.
  • Büyük Asya’da, dağıldıkları saha gayet geniş, fakat geçirdikleri ömür pek kısa, dört imparatorluk kurulmuştur. Bunlardan birincisi, tarihte Hun diye ün bırakan Türkler, hicretten dokuz asır kadar evvel vücuda getirmişlerdir. İkincisi, hicretten bir asır önce te’essüs eden Türk imparatorluğudur. Üçüncüsü, yedinci karn-ı hicri ibtidalarında tahaddüs eden Mongol-Türk İmparatorluğudur. Nihayet dördüncüsü, Aksak Timur”un, dokuzuncu asr-ı hicri başında kurduğu, Timurlenk İmparatorluğudur.
  • Türk imparatorluğunun pay-ı tahtı Orhan Nehri havzasında olduğu tahakkuk etmiştir. Mongol-Türk İmparatorluğu, ibtida Mongolistan’ın şimalinde yaşayan,Mongol, Türk, Tatar kavmi ve kabilelerini toplayıp birleştirmiş, sonra Asya’daki mütemeddin ülkelerin hepsini zapt ve istila etmiş, daha sonra Avrupaya’da geçerek, bu kıt’anın ortasına bugünkü Bohemya ve moravya’ya kadar yayılmıştır; Mongol-Türk Hakanlığı, tarihin kayt ve naklettiği en geniş bir imparatorluktur.
  • Efendiler, bu masalları size söylemekten elbette bir maksat var:Müverrih Leon Cahun, bu masallardan istihraç ederek, Burcikenlerin kadın tarafından Mongol olmayıp halis Türk olduklarını iddia ediyor Cengiz Han’ın sonradan resmi şeceresi tertip olunmuştur. Bu şecerede dahi Cengiz’in nesebi,bütün Türklerin efsanevi birinci babaları olan “Börte-Çino”, yani “Kır Kurt”a isal olunmuştur. Demek resmi şecereye göre de, Mongollar, büyük Türk ırkının bir kolunu teşkil ediyorlar.
  • Bugüne kadar aramızda Cengiz’i nefret ve teline müstahak hun-rız bir canavar gibi telakki ettiren, ismine en ağır lakabları Türkler arasında bile taktıran, onun memalik-i İslamiye’ye taarruzu, yani garp seferi olmuştur. Ben size, Cengiz Han’ın garp seferini söylemeden evvel, şarkın en medeni, en müterakki ülkesi, şark İslamiyetinin ikinci asr-ı hicriden itibaren, hükümran fikri ve hissi adeta dimağ ve kalbi olan İran’da köklenmiş bir ananeyi hatırlamak isterim. O anane, efendiler, ezeli İran-turan kavgasıdır. Biliyorsunuz ki Firdevsı’nin Şehname’sinde, bu kavganın en eski, esatiri devirleri, Feridun ve Afrasyab’ın kahramanane ve şairane cenkleri tasvir olunmuştur. Turan ile İran, kavgalarına tarihten daha evvel başlamışlardır.
  • Efendiler, Türk, Mongol ve Tatarların hepsini, tekmil Turanileri birleştirmek böylece pek büyük, gelip geçmiş Türk ilhanlıklarından, daha büyük bir hakanlık yapmak… Bu tasavvur, bu plan her halde, Cengiz gibi büyük bir dehayı harp ve siyasete daha layık muazzam bir tasavvur ve plandır: Cengiz, merkezi ve garbi Asya’ya, iki üç casusu katlolunduğu için değil, bu büyük fikrin, bu büyük fikrin, bu büyük idealin kuvveden fiili ihracı için saldırdı… Cengiz’in bütün o kanlı muharebatı, milli, mukaddes planının tatbiki uğrunda olacak, mağlubiyetler makhuriyetler, musibet ve felaketler, ona karşı gelen, Çinli, İranlı, ve İranlılaşmış Türkler üzerine çökecektir…
  • Cengiz ordusunu terkip eden akvamın, Çinlilerden, İranlılardan, Çinlileşmiş veya İranlılaşmış Türklerden, irfan ve medeniyetçe aşağıda bulunmuş olmaları muhtemeldir; bu akvamın harp ederken pek şiddetli davrandıkları muhakkaktır; ancak gerek sanat-ı harpte, gerekse sanat-ı idarede, evvelen mağlup edip, sonra kemal-i intizam ve asayiş ile idare eyledikleri kavimlerden aşağı bulundukları zannı yanlıştır. On üçüncü asr-ı miladıde sanat-ı harbin üstadları Cengiz Kaan ile muavinleri ve ordularıdır… Bu ordular generallerinin deha-yı harbi, zabitlerinin tecrübe-dıdeliği, askerlerinin zabt u rabtı (disiplini) sayesindedir ki karşılarına çıkan bilcümle orduları darmadağan ettiler; bu mütevali galebeler adedin kesretiyle kazanılmadı. Cengiz’in 1219 seferi, Napolyon’un 1805 seferi kadar muntazam ve idarelidir…”
  • Efendiler, Cengiz’in hareket-i askeriyesine dair ben size pek muhtasar ve pek umumi birkaç mütalaa arzıyla iktifa ettim. İskender’i, Sezar’ı, Frederich ve Napolyon’u tetkik eden müstait ve mukaddem zabitlerimizin yakın bir istikbalde büyük Cengiz ve kahraman Sübutay’ın harekat-ı askeriyelerini de gereği gibi tetebbu’ ederek Türkleri müstefid eylemlerini ümit ve temenni ederim.
  • Türk ve Mongol kavimleri, kadim bir mazide, örf ve adetten, yani yazılmamış nizamlardan gayri kanun bilmezlerdi. Türklerin eski dinleri, din-i millileri olan Şaman dininin kitabı yoktu. Bir Çin vakanüvisi Türklerin teşkilat-ı adliyesinden bahsederken diyor ki: “Türklerin yazılmış kanunları da, muntazam usul-ı muhakemeleri de yoktur; adetlerine göre, keyfi olarak, icra-yı kaza ederler.” Yazıya pek ehemmiyet veren Çinli, yazılmamış kanunları, yani örf ve adeti kanundan saymıyor ve bunun için kazayı, verilen hükmü, keyfi sanıyor.
  • Türklerin, Mongolların, Tatarların iki nevi adet [ve] kanunları vardı: Yasak, töre. Leon Cahun’un tetkikatına nazaran yasak yahut yasa nizam-ı askeri, tenbihat-ı askeriye makamındadır, töre ise örf ve adet demektir. İmdi, yasanın evamir ve nevahisi nelerden ibarettir? Töre neleri ihtiva eder? Maatteessüf itirafa mecburum ki, malumat-ı mevcudem, bu suallerin sarih ve kat’i cevaplarını verebilmeme kifayet etmiyor. Ancak Türklerin hayat-ı maziye ve haliyesinden müstenbit bazı ahval ve vekayi, yasak ve törenin bazı muhteviyatını bir derece gösterebilir. Ben işte onları arzediyorum:
  • Göçebe Türklerde aile teşkilatı pateryar hal idi; yani aile, emvali müşterek ve bir atanın hükmüne tabi bir cemaat halinde idi. Atalık hüküm ve nüfuzu, aile içinde, en karttan en karta, tabir-i marufu ile, ekberü’l-evlada intikal ederdi; yani ata kendine yardım edecek ve kendisi öldüğü zaman yerine geçecek veliahdı kardeşleri arasından seçer ve böylece ailede hakimlik atadan oğula değil, alelekser kardeşten kardeşe geçerdi.
  • Türklerin heyet-i siyasiyeleri teşkilatı da, aile teşkilatı gibi, pateryar haldır. Heyet-i siyasiyeyi bir hükümdar idare eder, yani Türk heyet-i siyasiyeleri birer monarşidir; Türk hükumdarı, yasak ve törenin evamir ve nevahisine, yani adet ve kanunlarına itaat şartıyla müstakilü’r-re’ydir. Demek oluyor ki, Türklerde hükümet, bazı kuyudat altında bir hükümet-i müstakilledir.
  • Kültigin Abideleri’nde isimleri zikrolunan Türk hanları avam taraftarı idiler; Cengiz Han ise, gördük ki, naciliyete dayanarak, avamın mümessili olan Camuha’yı yenerek, hakanlığı tesise muvaffak olmuştur. Eski Türk hakanları, intizamdan, askeri şan ve fütuhattan, memleketin tevsiinden ziyade, avamın menafiine hizmet etmek, ekseriyet-i ahalinin maişet ve saadetini temine çalışmakla müftehir idiler. Orhun Yazıları’nda birkaç defa tekrar olunur ki, kaan umur-ı idareyi eline aldığı zaman. İlin yiyeceği, giyeceği, yok iken, kaanın sa’y ve himmetiyle fakir halk zengin oldu, az halk çok oldu.. Halbuki Cengiz Han hükümdar oluncaya değin, memlekette tertip ve nizam yok idi. Küçük büyüğe, memur amire riayet etmez, amirler de vazifelerini hüsn-i ifa eylemezlerdi. Cengiz han, tahta çıktığıyla her şeyi mükemmelen tanzim etti ve herkese yerini gösterdi.
  • Türk küçük devletleri, yani hanlıkları (krallıkları), bazen kuvvetli ve nüfuz sahibi bir şahsın taht-ı hükmünde büyük devletler, ilhanlıklar (imparatorluklar) tesis etmişlerdir. İlhan, kavim ve kabileler padişahı demektir. Buradan Türk imparatorluklarının, bir heyet-i müttehide (konfederasyon) halinde bulunduğu istihrac edilebilir. Türk ilhanlıkları, bir takım hanlıkların birleşmesinden tekevvün ediyordu. Bu tarz-ı tekevvün, Türk imparatorluklarının uzun müddet bekasını temin edecek bir mahiyette değildir. Aynı irktan olmakla beraber, bir çok cihetlerle yekdiğerlerinden farklı bulunan şahsiyetin meydandan kaybolması üzerine alelekser dağılırlardı. İl hanlıklarının hayatı uzun sürmezdi.
  • Hanlık bir ordu, hakanlık bir büyük ordudur. Cengiz Hakan’ın büyük ordusunu gören bir Rus vakanüvisi o büyük ordunun teşkilatına dair şu malumatı veriyor: “Her on adamın başında bir amir, bir on başı vardı. On onbaşıya bir yüzbaşı, on yüzbaşıya bir binbaşı emrederdi. On binbaşının kumandanı bir onbin başı idi. Muhafız müfrezelere karaol deniliyordu. Kaçan asker idam olunurdu. Muharebede kafi şecaatle döğüşmeyen, esir düşmüş arkadaşını kurtarmayan asker de kezalik idam olunurdu.”
  • Bence efendiler, Cengiz kalp değil dimağdır, sırf dimağdır. Maksad-ı muayyenine erişmek için hiçbir mania önünde eğilmez, irkilmez; maksad uğrunda, en yakın en nafi’, en muazzez şeyleri fedadan çekinmez. Timuçin’in Cengiz olmasına pek çok yardımı dokunan Gökçeteb Tanrı bile maksada zararlı gibi görünür görünmez, derhal ortadan kalktı. Fakat maksad şahsi değil, millidir, umumidir.
  • Cengiz, Türklerin en güzide bir sıfatı olan tab’-ı selime, kavrayışlı nazara kemalen maliktir.
  • Cengiz’in en büyük kuvveti, insanların ruhuna hükmedebilmek iktidar-ı fıtrisidir. Cengiz Kaan’ın seciye-i mümtazesi, hakimliktir: Cengiz amir ve hakim olarak doğmuştur. Bu kuvve-i fıtrıyyeye, intizam perverlik ve fikr-i takip munzam olarak Asya’nın en büyük sima-yı siyasi ve idarisi tekevvün eder.
  • Cengiz daha muhtelif medeniyetlerin tesiratı şüban-ı milleti tefrik gibi bir zararı müeddi olacağını pek çabuk hissederek komşu medeniyetlerden birisinin tercihi lüzumunu anlamış ve esasen Türk medeniyeti olduğu için en kabil-i kabul gördüğü Uygur Medeniyetini tercih eylemişti.
  • Efendiler, her hangi sebeple olursa olsun. Tanrıkut Cengiz Hakan’ın, dünyada bir misli daha görülemeyen büyük hakanlığı taksim etti. Fakat unutmayınız ki, o hakanlığı kuran, onu bir müddet devam ettiren Türk-Tatar-Mongol milleti elyevm mevcuttur ve bu millet o zamandan beri asla eksilmemiş, bilakis artmıştır…

Bu yayın ne kadar yararlı oldu?

Ortalama: / 5. Oy sayısı:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu