Galip Erdem
Galip Erdem

19. yüz yılın başlarında, diğer bir çok ülkelerde olduğu gibi, Almaııyada da Fransız kültürüne karşı sonsuz bir hayranlık vardı. Fransız edebiyatını bilmek, Fransızca öğrenmek ve Fransız yazarlarını okumak bir övünme fırsatı sayılıyor, üstünlük sebebi yerine geçiyordu. Uyanış çağının Alman Milliyetçileri, soydaşlarının çoğundaki aşağılık duygusunu yenmek için mücadeleye girdiler. Tarih, dil ve sanat araştırmalarını hızlandırdılar. Geçmişin, her Almanın ifıaharla seyredeceği muhteşem bir tablosu hazırlandı. Diğer yandan, Fransız kültürünün tesirlerini önlemek için de münâsip çareler arandı, bulundu. Uyanış çağının Alman Milliyetçileri, tarihin kaydettiği en müthiş iki savaştan da mağlup ayrılmalına rağmen, büyüklüğünden hiç bir şey kaybetmeyen bugünkü Almanya’nın asıl kurucularıdır. Almanlar hesabına asla unutulamıyacak o milliyetçilerin en büyüklerinden biriside, ünlü Filezof Fichte’dir. Dostlarının dikkatini çekmiş; Fichte’nin ağcından, gayet iyi bildiği halde. Fransızca bir tek kelime çıkmıyor. Bir gün. merak etmiş, sebebini sormuşlar. Fichte «Milletler arasında iki türlü savaş vardır. Birisi cephedeki savaş, diğeri ve daha önemlisi de cephe gerisindeki savaştır. Cephe gerisindeki savaş milletlerin kültürleri arasında ceryan eder. Cephedeki savaşı kaybeden bir milletin kurtuluş ümidi daima vardır. Ama, kültür savaşını kaybeden bîr milletin sonu da gelmiş dernektir. Bugün, milletimin kültürü ile Fransız kültürü savaş halindedir. Böyle bir durumda, ne bekliyorsunuz yâni, düşman saflarında doğüşen bir asker mi olayım?» Cevabını vermiş. Fichte’nin cevabını pek severim, sizinde çok hoşlandığınızı sanıyorum. Ama, verdiği dersi anlayabildik mi? İşte orası çok şüpheli..

Birkaç gün önce, milliyetçi bir derneğin düzenlediği bir eğlence gecesine gitmiştim. Yetkililer, öyle uydurma cinsinden değil, gerçekten miniyetçtdirler. Dernek, kısa sayılacak bir süre Önce kurulmasına rağmen, çok hizmet etmiştir ve o gece, Türk milliyetçileri bir Türk gibi değil, daha çok bir Avrupalı gibi eğlendiler. Arif hoca ile Ayhan İnal’ın şiirleri olmasa, «Antepli Şahin» le «Ağıt» okunmasa, Süreyya Koç nefis bir zeybekle gözlerimize ziyafet çekmese, ve gençler, millî şarkı ve türküler söylemeseydi, kendimi yabancı bir yerde sanacaktım, ingilizce şarkılar ve dans,dans, dans, yine dans… Önümdeki manzaraya baktıkça içim burkuldu Piste dolan milliyetçileri, her birini sevip saydığım, benden daha değerli ve daha çok hizmet etmiş olan milliyetçileri seyrettikçe, anlatılamaz bir hüzün çöktü yüreğime.

«Bu ne yobazlık» diye öfkelenmekte, «Dans etmekle milliyetçiliğin ne ilgisi var?» diye sormakta acele etmeyiniz. Ben, gördüklerimin mânâsını düşündüm. Taassup ne keleme ki, semtime bile uğrayamaz. Milliyetçilerin düzenlediği bir gecede eğlencenin ağırlık merkezi dans olursa bunun bir tek mânâsı vardır, îşte onu düşündüm: Türk kültürü ile Batı kültürü arasındaki savaş bitmek üzere idi ve galiba, yenilmiştik. Yenilmişi iğimizin acısını duydum. İsterdim ki milliyetçiler sonuna kadar direnebilsin. Umutlart tükense bile, teslim bayrağını çekmesinler. Yüz yılların emanetini korumak uğrunda, şehitliği de göze alabilsinler. Sakın ha, boşuna zahmete girip «füze çağında» di ve başlayan nutuklar çekmeyiniz. Dans etmek bir ilim midir, yoksa fen midir? Acı ve tuhaf: O gece ve başka geceler tam bir Batılıya benzeyen değerli milliyetçilerimizin çeşitli emperyalizmler, hele kültür emperyalizmi üstüne ne kadar doğru fikirleri, nasıl esaslı bilgileri vardır. Bilmem ki, kültür emperyalizminin doymayan midesine yem olduklarını acaba hiç düşünürlerini? İtirazınızı biliyorum: Kültür alışverişlerinin kaçınılmazlığından bahsedeceksiniz. Nerede? Bizimki sadece alıştır, verişi yoktur. Böylesine de, olsa olsa, çok affedersiniz, kültür kazıklanması derler. Sahi, hele son vıllarda, Bilge Kağan’m buyruğu da, dilimizden hiç düşmüyor. Aklımıza geldikçe: «Ey Türk milleti, titre ve kendine dön» diyoruz. Korkarım ki kendimize dönüş ne ise ama. Titremevi yanlış anladık.