Türk’ün Büyük Ülküsü: Türkçülük – Altan Deliorman

 Türkçülüğün Tanımı

 

Türkçülüğü sistemleştiren Ziya Gökalp’ın tarifine göre “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir”(1)“Yükseltmek”, çok geniş açılımları olan bir kavramdır. Bunun içine Türk milletinin “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkması”ndan kültür, ekonomi, siyaset, sanat, estetik vb. alanlarına kadar pek çok konu başlığı sığdırılabilir. Gökalp, bu tanımı, Cumhuriyet’in kuruluş yılında (1923) yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde yapmıştır. Bu eserde, bir bakıma, yeni devletin takip ve tatbik etmesi gereken temel konular belirtilmektedir.

Gökalp’ın Türkçülük tanımı kendisinin bütün görüşlerini kapsamamaktadır. Bu bakımdan tanımda “birleştirmek” veya “bütünleştirmek” kelimesinin eksik kaldığı söylenebilir. Zira eserlerinde “Türkleri bir araya toplayan… mefkûrevî bir vatan”(2)veya “Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır”(3)şeklinde tarif ettiği Turan ülküsü, ancak bu şekilde tanım içine alınabilir.

Daha ayrıntılı incelendiği takdirde “millet” kavramının da üstünde durmak gerekecektir. Gökalp, milleti “Millet dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur”(4) şeklinde tarif ediyor. Bu tanımın, Türkçülük tanımı ile çelişen bazı yönleri bulunmaktadır. Gökalp’a göre milleti meydana getiren unsurlar arasında din birliği bulunmaktadır. Bu durumda Türklerin büyük vatanı olarak belirtilen Turan’ın yani Türk birliğinin içine Hristiyan Gagavuzlarla Şamanist Yakutlar girmemektedir. Güzellik duygusu ise geniş mânada ortak yanları bulunabileceği gibi, kişiden kişiye değişebilen nesnellik niteliği taşımaktadır. Yani Türk olmayan biri ile aynı güzellik duyguları paylaşılabileceği gibi, Türk olan bir başka kimse ile de farklı duygulara sahip olunabilmektedir. Bu bakımdan “güzellik duygusu”nun millet kavramı içinde yer bulması isabetli olmamaktadır.

Gökalp, millet anlayışında soy kavramına yer vermemektedir. Buna gerekçe olarak ırkın (anatomik özelliklerin) sosyal karakterleri oluşturmadığını ileri sürmektedir. Ona göre sosyal karakterleri terbiye (eğitim) oluşturmaktadır. Böyle olunca ırkın sosyal karakterlerle ve onların bütünü olan milliyetle bağlantısı kesilmektedir. Ancak, bu görüşüne rağmen “Kavim” şiirindeki: “Bana yol gösteren benden olmalı /  Olamaz Türk’e baş Türk’üm demeyen” ifadesi 1930’lardan itibaren ırkçılığı savunan Türkçülerin görüşleriyle paralellik göstermektedir.

Ziya Gökalp’tan sonraki dönemin seçkin Türkçüsü Nihâl Atsız,  Türkçülüğü daha geniş kapsamlı olarak tanımlamaktadır: “Türkçülük, büyük Türkeli’nde Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve istiklâli ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür”(5).

Bu tarifin içine “büyük Türkeli” deyimiyle Turancılık, “Türk uruğu” deyimiyle de soy kavramı girmektedir. Böylece Ziya Gökalp’ta bulunmayan bir unsura Atsız’ın tarifinde yer verilmiş olmaktadır.

Millî Ülkü

 

Ülkü, bir insanın veya bir topluluğun yüksek amaçları ve hedefleriyle ilgili değerlerin bütünüdür. Ulaşılması çok kere uzun zaman ve büyük çaba isteyen, uğrunda her türlü fedakârlığa katlanılmaktan kaçınılmayan bir inanış ve emeldir. (6) “Ülkü, bir millete ait olduğu zaman ona “millî ülkü” denir. Millî ülkünün o millete mensup fertlerin gönüllerinde ve dimağlarında yaktığı ateş, bütün ateşlerin en güzeli ve en parlağıdır. Bir milletin çocukları, ülkü ateşinin aydınlığında, geleceğe doğru daha emin ve daha güçlü adımlarla yürürler. İşte o zaman kendi benliklerini ve varlıklarını çok aşan bir gücün cazibesine kapıldıklarını anlarlar. Şahsî emellerin ve düşüncelerin, büyük bir millî ülkünün yanında ne kadar zavallı ve ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi görürler. (7)

Türklerin tek ve büyük ülküsü Türkçülüktür. Çünkü Türkçülük, hiçbir yabancı etki taşımadan Türk millî ruhundan ve vicdanından doğmuş kutlu bir inançtır. Onun yerini ne Marksizm ve liberalizm, ne de İslâmcılık ve demokrasi gibi dıştan gelme fikir akımları veya rejim modelleri tutabilir.

Ziya Gökalp, ülkü (ideal) karşılığı olarak kullandığı “mefkûre”yi şu şekilde tarif etmektedir: “Müstesna anlarda yaşanılmış ve yine o anlarda yaşanabilen bir hayat tarzıdır”. … “Bu müstesna anlar, toplumun buhranlı zamanlarıdır ki, buhranlı zamanlar, milletin hayatı büyük bir tehlike ile tehdit edildiği, büyük bir hamle ile toplumun kendisini kurtarmaya azmettiği galeyanlı dakikalardır.”(8)

Gökalp’a göre, buhran zamanlarındaki fertler ruhlar için yorucu olan sosyal heyecan devresi uzun süre devam edemez; bir müddet sonra fertler ruhen eski seviyelerine inerler, buhran zamanlarının coşkun duygularının bazı belirsiz hâtıralarından başka bir şey kalmaz ve bu zamanlardaki söz konusu hâtıralar da fikirlerden ibaret olur. (9)

“Mefkûresi olmayan bir millet ölmüş demektir” diye yazan Ömer Seyfeddin, bu kavramı “Her milletin kendi varlığını mukaddes bir hâle içinde duyması” şeklinde tanımlamaktadır. (10)

 

Atsız, millî ülküyü daha ayrıntılı olarak ele almıştır: “Millî ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün yaratıcı kuvvetler gibi de aykırıları yok etmek hassasına maliktir… Bir ülkünün çevresinde toplanmak ve onun için ölümü göze alarak savaşmak ne güzel şeydir. İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Millî bir ülkü olmadıktan, yalnız yiyip içmeyi ve rahat etmeyi düşündükten sonra insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar. Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetliyle savaşı göze alan yaratık ancak ülkücü insandır.(11)

Çağdaş yazarlara göre “Ülkü, kelime olarak, ulaşılmak istenen yüksek bir amaç anlamındadır. Burada açıklanması gereken nokta, bu amacın kişisel değil, toplumsal olduğudur. Ferdin kendi hayatı için çizdiği program ve hedefler ülkü değildir; millet hayatına ait program ve hedefler ülkü olabilir. Ülkücü, millet hayatına ait bu ülküyü gerçekleştirmek üzere çalışan, bu yoldaki fedakârlıkları ile aynı zamanda nefsini aşarak kişiliğini geliştirip yücelten insandır.(12)

İlişkilerin, düşüncelerin, hattâ inançların bile “fayda” üzerine bina edildiği çağımızda millî ülkünün ne gibi yararları bulunduğu sorulabilir.

Millî ülkü milletlere şahsiyet, yaşama gücü ve iradesi ile dinamizm verir. Şahsiyetli milletler dünya yüzünde itibarlı olurlar. Hedeflerine ulaşmak için daha çok çalışmak ve daha güçlenmek yoluna girerler. Millî ülkü, o milletin fertleri arasındaki dayanışma ve birlik ruhunu güçlendirir. Millet durağan bir varlık değildir, sürekli gelişmesi gerekir. Millî ülkünün gücü, bu ilerlemenin sağlanmasında öncü rolü oynar. Tekniğin ve donanımın yeterli olmasına karşılık millî ülkünün getirdiği heyecan bulunmazsa gelişme istenen ölçüde olmaz. (13)

 

Türkçülüğün Dayanakları

 

Türkçülüğün temel dayanakları millet ve vatan sevgisi, millî şuur, millî ülkü vb. kavramlardır. Ana hedefi ise Türk milletinin birlik ve refah içinde, diğer bütün milletlerden güçlü ve bağımsız olarak ebediyete kadar yaşatılmasıdır. Bu açıdan bakılınca Türkçülük ülküsünün aslî unsurlarını şu şekilde belirlemek mümkündür:

1. Türk milleti bir ve bütün olmalıdır. Bunun nihaî anlamı, bütün Türklerin tek bayrak altında toplanmasıdır.

2. Türk milleti mutlak surette hür ve bağımsız yaşamalıdır. Hiçbir dış etki onun varlığını tehdit etmemeli, edememelidir.

3. Türk milleti ekonomik bakımdan çok güçlü olmalı, tabiat şartlarına bağlı kalmaktan kurtulmalı ve refah içinde yaşamalıdır. Ekonomik bakımdan güçlü olmak, askerî ve siyasî bakımlardan da güçlü olmanın temel şartıdır. Askerî ve siyasî bakımlardan güçlü olmak ise bağımsızlığın korunmasında en önemli etkendir.

4. Türklüğün tarihten gelen kültür özellikleri (dil, inanç, gelenekler, sanat özellikleri, hayata bakış tarzı vb.) muhafaza edilip geliştirilmeli ve yabancı kültür tesirlerine karşı korunmalıdır.

5. Türk milletinin bekası, yani varlığının sonsuza kadar devam etmesi Türkçülüğün temel hedefidir.

Tarih boyunca, bu aslî unsurlarla ilgili her gelişme, aslında Türkçülüğün birer belirtisidir. Onun için, Türkçülüğün tarihi, bir bakıma, bu belirtilerin toplamı demektir.

Türkçülüğün Kısa Tarihi

 

Başlangıç tarihi belirsiz, fakat çok eski olan Türk destanlarındaki motiflerin çoğu Türkçülüğün ana ilkeleriyle örtüşmektedir. Bu destanlardaki bozkurtta sembolleşen düşüncelerle Türkçülüğün hedefleri tam bir ayniyet içindedir. Bu bakımdan, Türk millî ülküsünün başlangıcını destanlarımıza kadar götürebiliriz.

İslâmiyetin kabulünden önceki tarihimize ait sınırlı bilgilerimiz, pek çok örnek arasından ancak birkaçını bize ulaştırmaktadır. Türklerdeki cihan hâkimiyeti ülküsünün dikkate değer bir örneği Hun Hükümdarı Mete (Motun)’nin unvanının “Tanrı Kut’u Tanhu” oluşudur. Bu, dünyayı yönetme yetkisinin ona Tanrı tarafından verildiğine işarettir. Aynı anlayışa Avrupa Hunlarında, Kök Türklerde, Uygur Destanı’nda, Kızılelma hedefinde ve nihayet “İlâ-yı Kelimetullah” deyimiyle özetlenerek Osmanlı döneminde rastlanmaktadır.

Türkçülüğün temel niteliklerinden olan bağımsızlık ve vatan sevgisi, MÖ 1. yüzyılda, Hun hükümdarı Çiçi’nin, yabancı himayesine girme teşebbüslerine şiddetle karşı çıkmasında, Kök Türk prensi Kür Şad’ın bağımsızlık için Çin sarayını basmasında ve Orhun Yazıtları’nda açıkça görülmektedir. Kök Türk bilgesi Tonyukuk’un Türk kültür unsurlarını korumakta gösterdiği celâdet ve Bilge Kağan’ın yazıtında ışıl ışıl parlayan Türklük sevgisi ne kadar ibret vericidir. Batı yönünde büyük göçlerin yoğunlaşmadığı dönemde Hun Hükümdarı Mete, Kök Türk hükümdarları (İstemi Yabgu’nun oğlu) Tardu ve Kapağan Kağan Türk birliğini gerçekleştiren büyük şahsiyetler olarak tarihe geçmişlerdir. (14)

Ünlü Türk klasikleri Divânü Lügati’t-Türk ve Kutadgu Bilig’de Türkler ve Türkçe yüceltilmektedir. Kaşgarlı Mahmud“Gördüm ki, yüce Tanrı, devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş. Göklerdeki daireleri, onların devletleri çevresinde döndürmüş” diyor. (15) Yusuf Has Hâcib ise ilimde Arapçanın, edebiyatta Farsçanın hâkim olduğu bir dönemde eserini Türkçe kaleme almakla kalmamış, Türk dilini öven ifadelere de kitabında yer vermiştir. (16)

12. yüzyılın tarihçi ve şairlerinden Fahreddin MübârekşahŞecere-i Ensâb adlı eserinin önsözünde Alp Er Tunga’ya atfen bir mesel zikretmektedir: “Türk sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir; kendi yurdunda bulunduğu zaman kadir ve kıymeti yoktur, lâkin oradan çıkınca, denizden ve sedeften çıkmış inci gibi kıymetlenir, hükümdar taclarının ve gelinlerin ziyneti olur.”(17)

Türk tarihinin ünlü şahsiyetlerinden Celâleddin Harezmşah, Orta Doğu’ya geldiği zaman, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykûbad’a gönderdiği mektupta “soy birliği”nden söz ediyordu. Keykûbad da cevabında onu tasdik ediyordu. Bütün dünya siyasetinde din unsurunun hâkim olduğu bir dönemde bu idrak, gerçekten dikkat çekicidir.(18)

Türk’ün savaşçılığı, bahadırlığı, biniciliği Mevlânâ’nın hayranlık dolu beyitlerinde belirtilmektedir: “Ne kutludur o Türk ki, savaşa girişir, dayanır ve atını ateş dolu hendeğe bile sürer, ateş dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer ki, öyle şahlandırır ki, gökyüzüne çıkmaya uğraşır sanki.” Mevlânâ, Türk’le ilgili beyitlerinden birinde şöyle söylemektedir: “Türk’ün başında taç vardır, bunu sana iman diye isimlendireyim. Hindû’nun (Acem’in) yüzünde ise küfür damgası basılmış bulunuyor.(19)

14. yüzyıl Türkiye’sinde millî şuur belirtisi en ziyade Türkçe ve Türkçecilik alanlarında görülür. Türkçenin üstünlüğüne ve güzelliğine bilinçli bir şekilde eğilme akımının iki önemli şahsiyeti Gülşehrî ile Âşık Paşa’dır. Pek çok şairin Türkçeyi diğer dillerden (Arapçadan ve Farsçadan) kaba ve yetersiz bulduğu bir çağda Gülşehrî, Türkçeyi Farsça ile değiştirmeyi reddediyordu. Âşık Paşa da, Gülşehrî gibi Türkçeye değer verilmemesinden şikâyet etmekteydi. Yabancı dillerle eser yazılması o dereceye varmıştı ki, Türkler dahi kendi dillerini bilmemekteydi: “Türk diline kimesne bakmaz idi / Türklere hergiz gönül akmaz idi”.

 

Çağatay edebiyatının en kudretli şairi olan Ali Şîr Nevâî, aynı zamanda ileri bir Türkçülük anlayışına sahipti. Şiirlerini Türkçe yazdığı gibi, Muhakemetü’l-Lûgateyn adlı eserinde de Türkçenin edebiyat dili olan Farsçadan üstün olduğunu ispat etmiştir. Nevâî diyor ki: “Ana dilim üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, Dokuz Gök’ten daha yüksekti. Orada nice faziletler, nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı” . (20)

Türkler, İslam ülkelerine saldıran Haçlılara karşı dişe diş mücadele edip kan akıtırken, Arap tarihçiler onları kendi ölülerini yiyen yamyam canavarlar olarak tasvir ediyorlardı. Yahudi ve Hristiyan efsanelerinden yola çıkıp Türkleri Yecüc ve Mecüc olarak niteleyen bizim medrese yobazları da, onlarla aynı kanaati paylaşıyorlardı. Bu Arap ırkçılığına karşı çıkan tek Türk aydını ise Vanî Mehmed Efendi olmuştur. Vanî Mehmed Efendi, Türkleri –Yecüc ve Mecüc ile mücadele eden- Zülkarneyn’e, onu da Oğuz Han’a bağlayarak bu yaygın kanaate bir darbe indirmiştir. Bu görüşü, Arap kültürünün yayılış aracı hâline gelmiş bulunan medrese çevrelerinde şiddetli tepkilere yol açmış, hakkında yoğun iftira ve suçlama kampanyasına girişilmiştir. Bunun üzerine ceza olarak Bursa’nın Kestel köyüne sürülmüştür. (21)

Türkçeyi yabancı dillerin etkisinden korumak, güzelleştirmek ve geliştirmek  yolundaki gayretler ise Karamanoğlu Mehmed Bey’in “…divanda, dergâhta (sarayda), mecliste ve meydanlarda Türkçeden başka dil kullanılmaması”şeklindeki buyruğundan Türkî-i Basit cereyanının temsilcilerine kadar uzanmaktadır. Bu temsilcilerin başlıcaları Aydınlı Visâlî, Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî’dir. Dönemin edebiyat cereyanı dışında şiirlerini basit bir Türkçe ile yazan bu şairler, 16. yüzyılın ilk yarısında bu tarzın bazı çevrelerde moda hâline gelmesini sağlamışlardır.

Dünyanın bir numaralı devleti olan Osmanlı Devleti’nde her soydan ve her dinden çeşitli kavimler bir arada yaşıyordu. Bu dönemde dünya politikası din eksenli olarak yürütülüyor, Osmanlılar da bunun gereklerini yerine getiriyorlardı. Ancak Fransız İhtilâli (1789) laiklik, hürriyet ve milliyet fikirlerinin hızla yayılmasını sağladı. Bu fikirler, Osmanlı Devleti’nin bünyesindeki gayrimüslim Sırp, Rum, Bulgar, Ermeni topluluklarını şiddetle etkiledi ve onlarda bağımsızlık düşüncesini geliştirdi. Her türlü azınlık haklarından yararlanarak asırlarca rahat ve güvenli bir hayat süren gayrimüslimlerin ayaklanmaları millî vicdanda tepkilere yol açtı. Bu toplulukların art arda isyanlara girişmeleri ve Hristiyan Avrupa’nın desteğiyle Osmanlı Devleti’nden ayrılmaları bir kısım Türk aydınında da millî şuurun doğmasına sebep oldu. Aynı dönemde Avrupa’da Türkoloji çalışmaları hız kazanıyor, Türk dili ve tarihi hakkında yepyeni bilgiler elde ediliyordu. Bu bilgilere ulaşan aydınlar Osmanlılardan önceki Türk tarihiyle ilgili eserler yazıyor, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin sınırları dışında, meselâ Orta Asya’da da Türk toplulukları bulunduğunu öğreniyorlardı. Böylece milliyetçiliğin temelleri şekilleniyordu. Nihayet Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman toplumların da ayrılıkçı akımlara kapılmaları Osmanlıcılık ve İslâmcılık düşüncelerini zayıflatıyor, Türkçülüğün öne çıkmasını sağlıyordu. 20. yüzyılın başlarında Ziya Gökalp gibi dirayetli bir şahsiyet ise Türkçülüğü sistemleştiriyordu.

Türkçenin Arapça ve Farsça kelimelerle, terkiplerle, uzun cümleli ve ağdalı ifadelerle dolmuş bulunması Şinasi ve Ziya Paşa gibi tanınmış yazar ve şairlerin tepkisini çekmeye başlamıştı. Özel gazetelerin yayımlanmaya başlaması da, yazıların okuyucunun anlayacağı dille yazılmasını gerektiriyordu. Böylece dilde sadeleşme yolu açılıyordu. İlk türkoloğumuz sayılan Ahmed Vefik Paşa da, yaptığı tercümelerle dilin sadeleşmesini hızlandırmıştır. Ayrıca Türk tarihi ve dili üzerindeki eserleriyle ilmî Türkçülüğün de öncüsü olmuştur. Süleyman Paşa ile Ali Suavi de onun yolundan gitmişlerdir.

Türkçülük yolundaki ilerleme sadece Osmanlı aydınlarına özgü değildi. Diğer Türk illerinde de millî ruha dönüş ve millî ülküyü araştırma gayretleri görülüyordu. Azerbaycan’da Mirza Fethali Ahundzade, kaleme aldığı komedi eserlerinde herkesin anlayacağı sade bir dil kullanırken, Hasan Bey Zerdabî de yayımladığı Ekinci gazetesinde Azerî lehçesinin ilk edebî örneklerini veriyor, Çarlık Rusyasının Türkleri bilinçli olarak geri bırakma siyasetine aykırı olarak halkının eğitim ve kültür seviyesini yükseltmeye çalışıyordu. Kazan Türkleri arasında milliyet fikirlerini ilk yayan Şehabeddin Mercanî de, Kazanlılara dinlerinden başka bir de milliyetleri olduğunu öğretmek gayretindeydi.

Kırım’da yetişen İsmail Gaspıralı’nın temel düşüncesi, yalnız Kırım Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının, hattâ İslam âleminin uyanıp ayağa kalkması idi. Bunu sağlamak için yayımladığı Tercüman gazetesi, ünlü “dilde, fikirde, işte birlik” sloganını hayata geçirmenin aracıydı. Bu gazete İstanbul’da, Rumeli’de, Kuzey Türklerinde, Azerbaycan ve Türkistan’da takip ediliyordu. Gaspıralı, Rusya Türklerinin okuma alanında tam bir seferberliğe girmelerini büyük ve âcil bir ihtiyaç olarak görüyordu. Kendisinin geliştirdiği usul-i cedidi Türk illerini dolaşarak yaydı. Öğretmenler yetiştirmek için kurslar açtı. Bu usul o kadar tutundu ki, bir süre sonra bu kursların sayısı beş bini buldu. Tercüman, o dönemdeki Türk dünyasının birbirinden haberdar olmasını ve ilgi duymasını sağlayan uzun bir yayın hayatına kavuştu.

Mehmed Emin (Yurdakul) Bey’in, hece vezni ile ilk Türkçe şiirleri yazmasıyla Türkçülük tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Türk milliyetçiliği, fikirleri, dili ve ifade tarzı ile edebiyat alanında ilk defa sesini duyuruyordu. “Cenge Giderken” şiirindeki “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur / Sinemözüm ateş ile doludur” söyleyişi ruhlarda yepyeni heyecanlar uyandırıyordu. Bazı şarkiyatçılar, Mehmed Emin Bey’in şiirlerinde“Türk’ün her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir” fikrinin devamlı tekrarlandığını belirtmişlerdir.

Yusuf Akçura’nın Mısır’da çıkan “Türk” gazetesinde yayımlanan Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi, bir öncü olarak, siyasî alanda Türkçülük meselesini ilk defa ortaya atmıştı (1904).(22/a-b) Akçura, Türk birliği siyaseti uygulandığı takdirde, Osmanlı ülkesindeki Türklerin hem dinî, hem ırkî bağlar ile pek sıkı birleşeceğini ileri sürüyordu. Türk olmadığı hâlde bir derece Türkleşmiş diğer Müslüman unsurlar Türklüğü daha çok benimseyeceklerdi. Türkçülük, henüz hiç benzeşmemiş ve fakat millî vicdanları bulunmayan unsurları da Türkleştirebilecekti.

Yazılarında ve şiirlerinde, Türklerin tarihteki ve gelecekteki büyük ülkelerini ifade eden “Turan”ı kelime ve kavram olarak ilk kullanan fikir adamı Hüseyinzade Ali Bey’dir. Ali Bey, Üç Tarz-ı Siyaset’in yayımlanmasından kısa süre sonra, Türk gazetesinde A. Turanî takma adıyla yayımlanan Mektub-ı Mahsus adlı yazısında “Müslümanlar ve bilhassa Türkler, her nerede olursa olsun, ister Osmanlı’da, ister Türkistan’da, ister Baykal Gölü’nün etrafında ve Karakurum civarında olsun, yekdiğerlerini tanıyacak, sevecek, Sünnîlik, Şiîlik ve daha bilmem nelik namlarıyla mezhep taassubunu azaltıp Kur’an-ı Kerim’i anlamaya gayret edecek, dinin esasının Kur’an olduğunu bilecek olurlarsa elvermez mi?”diyordu. O dönemde yazdığı şiirlerinden biri de “Turan” adını taşıyordu. Bu bakımlardan Hüseyinzade Ali Bey’i ilk Turancı saymamız gerekiyor.

Selânik’te yayımlanan Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfeddin, Ali Canip ve Ziya Gökalp’ın yönettiği Yeni Lisan hareketi, o dönemin aydınları arasında geniş yankılara yol açtı ve Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir dönemeç teşkil etti. Gökalp’ın ünlü “Turan” şiiri de ilk olarak Genç Kalemler’de yayımlandı (1910). Bu dergi, Türkçede sadeleşme eğiliminin yanı sıra milliyetçilik düşüncesinin de ciddi şekilde ele alındığı bir yayın organı oldu.

İttihat ve Terakki önderleri, millî bir Türk burjuvazisinin oluşmasına ve millî bir iktisat anlayışının hâkim olmasına da önem verdiler (1914 yılında sermaye yatırımlarının % 50’si Rumlara, % 20’si Ermenilere, % 10’u yabancı devlet uyruklularına, % 5’i Yahudilere, ancak % 15’i ise Türklere ait bulunuyordu.). Ticarî yazışmalarda Türkçeden başka bir dil kullanılması yasaklandı. Bu suretle Osmanlı Devleti’nde iş yapan yabancı şirketlerde azınlıkların istihdam edilmesi bir dereceye kadar önlenmek istendi. Azınlıkların tekelinde bulunan işlere gittikçe artan sayıda Türk elemanların yerleştirilmesi, millî burjuvazinin gelişmesi için ilk adımı teşkil ediyordu.

Türkçüler, Meşrutiyet döneminde teşkilâtlanmaya başlamışlardır. Türk Derneği,(23) Türk Yurdu Cemiyeti,(24) Türk Gücü Derneği, Turan Neşr-i Maarif Cemiyeti ve özellikle Türk Ocağı ardı ardına kuruldu. 25 Mart 1912’de faaliyete geçen Türk Ocağı’nın kurucuları Mehmed Emin, Dr Fuat Sabit, Ağaoğlu Ahmed ve Ahmed Ferid (Tek) beylerdi. Ocağın ilk başkanı Ahmed Ferid Bey oldu. Onun ayrılmasından sonra başkanlığa getirilen Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Türk Ocaklarının faal olduğu her dönemde bu görevde kaldı ve Ocak’la adı bütünleşti.(25) Türk Ocakları, Cumhuriyet Türkiye’sinin en önemli fikir ve kültür odaklarından biri oldu.

Siyasî gelişmeler İslâmcılığı ve Osmanlıcılığı geri plana itince Türkçülük, İttihat ve Terakki iktidarının temel politikası hâline geldi. Ziya Gökalp’ın yazılarında ve konuşmalarında dile getirdiği görüşler bu konuda etkili oldu. İttihat ve Terakki önderleri millî bir Türk burjuvazisinin oluşmasına ve millî bir iktisat anlayışının hâkim olmasına önem verdiler. Enver Paşa’nın denetiminde kurulan Teşkilât-ı Mahsusa, Afganistan’a, Buhara’ya, İran’a ajanlarını göndererek Turancılık propagandası yapıyordu. Enver Paşa Turan idealini “Türk ırkının canlandırılması” olarak görüyordu. Onun kurdurduğu Keşşaf (İzci) Derneği üyelerine askerî eğitim veriliyordu. Türkçülük edebiyata da yansıyor, Ömer Seyfeddin’in hikâyeleri yanında Halide Edip, Müfide Ferid (Tek) ve Müftüoğlu Ahmed Hikmet de Anadolu dışındaki Türkleri kucaklayan eserler veriyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi, devlet politikası hâline gelmiş, hattâ uygulamaya geçilmiş olan Türkçülüğün hızını kesti. Fakat önce Kuvay-ı Milliye’nin, sonra sistemli bir millî mücadele hareketinin başlamasıyla yeniden tırmanışa geçti. Türkçülük fikriyle yetiştirilmiş genç subaylar vatanın korunması için hizmete koştular. Böylece her dakikası bir destan niteliğinde olan Millî Mücadele zaferle sonuçlandı. Ziya Gökalp, ülküyü,  yıllar önce, milletin büyük bir tehlike ile tehdit edildiği, büyük bir hamle ile toplumun kendisini kurtarmaya azmettiği galeyanlı dakikalar olarak tanımlamıştı.(26) Onun dediği gibi, Türkçülük, duygu ve heyecan olarak Kurtuluş Savaşı boyunca ve zafer kazanıldıktan sonra da toplumu saran bir ülkü hâline geldi.

Gökalp’ın Atatürk Üzerindeki Etkileri

 

Ziya Gökalp, henüz on beş yaşındayken Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî ve Süleyman Paşa’nın Tarih-i Âlemadlı eserlerini okumuştu. Bunların etkisiyle kendisinde Türkçülük eğilimi uyanmıştı. İstanbul’a geldiği zaman da Leon Cahun’un Asya Tarihine Giriş tercümesinden yararlanmıştı. Aynı dönemde Mehmed Emin Bey hece vezinli ilk Türkçe şiirlerini yayımlıyor, Azerbaycan’dan İstanbul’a gelen Hüseyinzade Ali Bey de Türkçülük esaslarını anlatıyor ve Turanşiirini yazıyordu. Akçuraoğlu Yusuf Bey’in Mısır’da çıkan Türk gazetesinde yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset yazısı Türkçülüğe dikkat çekiyordu. Ziya Gökalp, Hüseyinzade Ali Bey’le temas ederek onun Türkçülük hakkındaki görüşlerini öğreniyordu.

Bu gelişmeleri takip eden, zihninde geliştirdiği sosyoloji, psikoloji konularının yanı sıra Türkçülük bahsinde de mesafe alan Gökalp’ın, görüşlerini açıklaması için bir vesileye ihtiyacı vardı. Selanik’te yayımlanan Genç Kalemlerdergisi ve Ömer Seyfeddin’in burada dil üzerine kaleme aldığı yazıları o vesileyi ortaya çıkardı. Ancak Gökalp dil konusuyla yetinmeyip Türkçülüğü bütün yönleriyle açıklamayı tasarlıyordu. Ünlü Turan manzumesini bu düşünceyle yazıp Genç Kalemler’de yayımlattı. Ondan sonraki bütün çalışmaları bu manzumedeki esasları açıklamak ve yorumlamak istikametinde gelişti. Bazı yazarlar, Ziya Gökalp’ın Türk milliyetçiliğinin ilk işlenmiş teorik formüllerini Emile Durkheim sosyolojisinden esinlenerek ileri sürdüğünü kabul etmektedir.(27) Gökalp’ın çalışmaları genç subaylar üzerinde etkili olmuştur. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Türk ordusundaki alt komuta kadrosu, Türkçülük ülküsüne bağlanmış subaylardan meydana geliyordu.

Ziya Gökalp, savaş sonrasında İstanbul’da kalarak Darülfünûn’daki derslerine devam etmişti. İngilizler İstanbul’u işgal edince, birçok İttihatçı aydınla birlikte onu da tutuklayıp Malta’ya sürdüler. Gökalp, orada iki yıl kadar kaldı. Serbest bırakılınca Diyarbakır’a dönerek Küçük Mecmua’yı çıkarmaya başladı. Bu dergide, Millî Mücadele’yi coşkunlukla destekleyen makaleler yayımladı. Ankara’da yeni kurulan Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine tayin edildi. Aynı yıl Diyarbakır milletvekili seçildi; şiir, destan ve tarihî oyunlardan oluşan Altın Işık ve Türkçülüğün programını açıkladığı Türkçülüğün Esasları adlı kitaplarını yayımladı. Yeni Gün ve Yeni Türkiye gazetelerine çeşitli makaleler yazdı. Bunlarda yeni kurulan devletin hedeflerine dair görüşleri yer alıyordu.(28) Onun yararlı çalışmaları, ne yazık ki, henüz 48 yaşındayken vefatı ile kesintiye uğradı (25 Ekim 1924).

Çok okuyan ve okudukları üzerinde düşünen Gazi Mustafa Kemal, Ziya Gökalp’ın görüşlerini eskiden beri beğeniyor ve takip ediyordu. Yeni Türkiye’de yapılacak büyük değişim projelerini tasarlarken onun millîleşme ve modernleşme yolundaki fikirlerini daima göz önünde tutacaktı. Esasen, kendisi de milliyetçilik ülküsüne samimi olarak inanmış bir önderdi. “Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir”(29) demesi, bu inancının ifadesidir.

Cumhuriyet Döneminde Millîleşme

 

Cumhuriyet’i kuran kadro kötü bir miras devralmıştı. Ülke harap ve bakımsızdı. Ekonomi çöküntü hâlindeydi. Eğitim seviyesi çok düşüktü. Askere alınan erkekler ya uzun süre silah altında tutulmuşlar yahut çeşitli cephelerde şehit düşmüşlerdi. Bu yüzden topraklar sürülememiş, ekin alınamamış, zaten zor olan geçim şartları büsbütün ağırlaşmıştı. Tarım ilkeldi. Sanayi denilebilecek işletmeler ve hizmet alanları azınlıkların yahut yabancı sermayenin tekelinden kurtulamamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başına kadar sürmüş olan kapitülasyonların, ekonomide yaptığı tahribat olanca ağırlığı ile hissediliyordu. Millî Mücadele zaferle sonuçlanmıştı, ama bu uğurda büyük bir bedel ödenmişti. Sahip olunan imkânların hemen tamamı askerî ihtiyaçlar için harcanmıştı. Düşman işgalinden kurtulmak için son bir gayretle her şeyini vermiş olan halk yorgun, mecalsiz ve yoksuldu. Dar bir zümrenin dışında millî şuur uyanmamıştı. Gazi, bu olumsuz şartlardan kurtulmanın tek yolunu âcil modernleşme ve millîleşme hamlelerinde görüyordu. Cumhuriyet’in ilânı ile birlikte, yeni devlet adamlarının önünde ciddi hizmet alanları açılmıştı. Anadolu’nun bağrına kadar ilerlemiş düşman ordularını hezimet uğratan, kutsal savaştan zaferle çıkan Gazi Mustafa Kemal, milletin göz bebeği ve millî kahramanı durumundaydı. Bu konumu, onun, Türkiye Cumhuriyeti’nin takip edeceği yolun tayininde tek yetkili olmasını sağlıyordu.

Devereux, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki inkılâplarla Gökalp’ın fikirleri arasındaki ilişkiye dikkat çekerek Atatürk’ün iyi anlaşılması için Ziya Gökalp’ın tanınması gereğine işaret etmiştir.(30) Mehmet Kaplan da Ziya Gökalp’ın fikirlerinin Cumhuriyet Türkiye’sine şekil ve istikamet verdiği düşüncesindedir. Ona göre Atatürk inkılâplarının temelinde Ziya Gökalp’ın fikirleri vardır.(31) Gökalp’ın “Türkçülüğün Esasları”nda belirttiği Türkçülüğün programı, Cumhuriyet’in ilânından sonra yapılan yeniliklerin ve düzenlemelerin büyük ölçüde ilham kaynağı olmuştur.

Ekonomide Millîleşme

 

1923’ün ilk yarısında siyasî açıdan zor bir dönem geçiriliyordu. Anadolu zaferinin barış antlaşmasına dönüşmesi için Lozan’da yapılan görüşmeler kesilmişti. Âkıbetinin ne olacağı belli değildi. Saltanat kaldırılmıştı, fakat devletin yönetim şekli henüz belirlenmemişti. Savaş şartlarında oluşturulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, hukuken bu boşluğu doldurmaya devam ediyordu. Yeni bir Türk devletinin doğmakta olduğu aşikârdı. Peki, bu devletin ekonomi alanında uygulayacağı esaslar neler olabilirdi? Bu esaslar kimler tarafından ve nasıl belirlenebilirdi? Bu soruların cevabı İzmir İktisat Kongresi’nde tespit edilecekti.

İzmir İktisat Kongresi

 

Bu kongre 17 Şubat – 4 Mart 1923’te, 1335 delegenin katılımıyla İzmir’de toplandı. Kâzım Karabekir Paşa’nın başkanlık ettiği kongrenin açılış konuşmasını Mustafa Kemal yaptı. Bu konuşmada, devletin ekonomik düzeninin “millî iktisat düzeni” olacağına işaret ediliyordu. Kongre, belli başlı ekonomik sistemlerden herhangi birine bağlı olmamakla birlikte, gerekirse memleketin ihtiyaçlarına göre bunlardan faydalanabilecekti. Kongrenin düzenlenmesi görevini üstlenen Mahmut Esat (Bozkurt) Bey “Yeni Türkiye muhtelit (karma) bir iktisat sistemi tatbik etmelidir” diyordu.

Mustafa Kemal Paşa, kongredeki konuşmasında yabancı sermaye ile ilgili görüşlerini şöyle dile getirmişti: “Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkie malikti, devlet ve hükûmet ecnebi sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız”. Bu görüş, Cumhuriyet’in ilk döneminde kararlılıkla uygulanacak millîleştirme politikasının ilk işaretidir.

Kongrede alınan kararlar arasında ham maddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması, önemli kuruluşların millîleştirilmesi, yerli malı kullanımının teşvik edilmesi ve yerli malının rekabet gücünü artırmak üzere bu mallar için deniz ve kara taşımacılığında ucuz tarife uygulanması, gümrük vergilerinin yerli sanayii koruyacak şekilde düzenlenmesi gibi önemli maddeler bulunuyordu. Ayrıca millî devlet, millî iktisat, millî toplum gereklerini sağlayacak yeni bir hukuk düzeninin oluşturulması ihtiyacı da dile getirilmişti.  Kapitülasyonların mirası olan Reji sisteminin kaldırılması da isteniyordu. İzmir İktisat Kongresi, oluşum hâlindeki yeni Türk devletinin millî karakterini çizen önemli bir toplantı niteliği taşımaktaydı.(32)

 

Yabancı Şirketlerin Millîleştirilmesi

 

Tramvay, Tünel, yataklı vagon, demiryolları ve elektrik şirketlerinin tamamı yabancı sermayenin elindeydi. Osmanlı Devleti döneminde demiryolları yabancı şirketler tarafından yapılmıştı. Cumhuriyet yönetiminin devraldığı bu demiryollarının yüzde 46’sı yabancılar tarafından işletiliyordu (1929). Kararlı bir demiryolları politikası ile 3.360 km yeni hat döşendiği gibi yabancı sermayenin elindeki demiryolları da millîleştirildi. Belçika sermayeli Tünel ve Fransız sermayeli Vagon-Li de aynı uygulamaya tâbi tutuldu. İstanbul’un ve Anadolu’daki büyük şehirlerin elektrik üretimi ve dağıtımını yapan imtiyazlı Macar, Belçika, Fransız, Alman, İtalyan sermayeli şirketler de satın alınmak suretiyle Türk işletmeleri hâline getirildi.(33)

 

Yerli Malı Kullanımının Teşviki

 

İzmir İktisat Kongresi’nde yerli malı kullanımının teşvik edileceğine, yerli malların kara ve deniz nakliyatında ucuz tarife ile taşınacağına dair karar alınmıştı. Bu karara uygun olarak Yerli Malı Haftası uygulanmasına başlandı. Başbakan İsmet İnönü, 1929’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada yerli malı kullanmanın ve tutumlu olmanın öneminden bahsetti. Dünya iktisadi bunalımının getirdiği ağır şartlar yabancı ülkelere para akışının (yani ithalatın) azaltılmasını gerektiriyordu. Aynı zamanda tutumlu olma bilincinin de yaygınlaştırılması yararlı olacaktı. Bu amaçla okullarda 12-18 Aralık tarihleri arasında Yerli Mallar Haftası kutlanmaya başladı. Öğrenciler evlerinden getirdikleri yiyecek ve yemişlerle sofralar hazırlarlar, şiirler okuyup konuşmalar yaparlar, skeçler ve oyunlar oynarlardı. Bu hafta boyunca tutumlu olmanın, yatırım yapmanın ve yerli malı kullanmanın önemi belirtilirdi.

Siyasî ve Sosyal Alanlardaki Yenilikler

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin dinî esaslar ve kurumlar tarafından yönetilmesi artık mümkün değildi. Bunun için laiklik yolunda ilk adımların atılması kaçınılmazdı. Bu sebeple, etki alanı çok daralmış bulunan Halifelik’e son verildi. Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitimdeki dağınıklığın giderilmesine çalışıldı. Azınlık ve yabancı okullarına sınırlamalar getirildi. Dinî eğitimin ağırlığı azaltıldı. Medreseler, tekkeler, zaviyeler ve türbeler kapatıldı. Şer’iye Vekâleti kaldırıldı.

1925’i takip eden yıllarda hukuk alanındaki inkılâplara hız verildi. Âcil değişim isteklerinin gereği olarak İsviçre’den Medenî Kanun, İtalya’dan Ceza Kanunu tercüme edilerek yürürlüğe konuldu. Sarık ve fes giyilmesini yasaklayan Şapka Kanunu çıkarıldı. 1928’de alfabe değişikliği yapılarak Latin harfleri kabul edildi. Kadınlara önce oy (seçme), daha sonra seçilme hakları tanındı.

Siyasi Alandaki Gelişmeler

Saltanat’ın ve Hilâfet’in kaldırılması ile birlikte, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bazı uygulama şekilleri Gazi ile bir kısım mücadele arkadaşının arasını açtı. Bunlar, Gazi’nin başkanlığını yaptığı Halk Fırkası’na muhalif olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Abdülhak Adnan Bey gibi tanınmış isimler bu partide yer alıyordu. Aynı dönemde zorlukla bastırılan Şeyh Sait İsyanı ve İzmir Suikastı meydana geldi. İsmet Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet sert tedbirlere başvurdu ve Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkardı. İstiklâl Mahkemeleri yeniden faaliyete geçirildi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı, yöneticilerin bir kısmı ağır cezalara çarptırılırken bir kısmı da yurt dışına gitti. Bunun sonucu olarak tek parti yönetiminin gücü arttı. Gerekli inkılâplara devam edilmesi için, bu gücün dışındaki potansiyel güç odaklarının tasfiyesine gidildi. 1930’da Gazi’nin isteğiyle yakın arkadaşı Fethi Bey tarafından kurulan Serbest Fırka’nın beklenmeyen bir gelişme yakalaması ve bazı olaylara sebep olması, birden fazla partiyle kolay yol alınamayacağını göstermişti. Türk Ocaklarının bazı mensupları da Serbest Fırka’ya katılmıştı. Ayrıca Türk Ocağı’nın diğer Türk illeriyle ilgilenmesi Sovyetler Birliği’ni rahatsız ediyordu. Bütün bu sebeplerle, kendisi de Ocak’tan ilham almış bir Türk milliyetçisi olmasına rağmen, şube sayısı 276’yı bulan Türk Ocaklarının feshi talimatını verdi. Türk Ocağı 10 Nisan 1931’deki son kurultayında Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı aldı.(34/a-b)

Engelsiz bir çalışma alanı oluşturma düşüncesi, sadece Serbest Fırka’nın ve Türk Ocaklarının değil, Mason localarının, Kemalist-sol bir ideolojinin sözcüsü olma durumundaki Kadro dergisinin de kapatılmasına yol açtı. Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri dış temsilciliklere tayin edildiler.

Sosyal Alandaki Hareketler

“Vatandaş Türkçe Konuş” Kampanyası

 

Yakın zamanda zaferle biten Millî Mücadele’nin hatıraları henüz çok tazeydi. Özellikle İstanbul’da yaşayan gayrimüslim azınlıkların umuma mahsus yerlerde kendi dilleriyle konuşmaları yadırganıyor ve tepki topluyordu. Darülfünûn Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928’deki yıllık kongresinde Türkçe Konuş kampanyası başlatılmasına karar verildi. Talebe cemiyeti reisi, azınlıkların umumî yerlerde Türkçeden başka dil kullanmalarını yasaklamak için girişimde bulunulmasını istedi. Türk Ocaklarında düzenlenen bir toplantıda da umumî yerlere Türkçe konuşulmasını tavsiye eden tabela ve flamaların asılmasına, okullarda konferanslar düzenlenmesine karar verildi.

Gençlik Hareketleri

 

Şeyh Sait İsyanı ve Menemen Olayı gibi kalkınışları süratle bastıran, Serbest Fırka’nın faaliyetine kısa zamanda son verdiren, sivil toplum kuruluşlarını kapatan rejimde gençlik hareketlerinin denetim dışı bırakılması düşünülemezdi. Buna rağmen, İstanbul’da Vagon-Li Olayı ve Razgrad Mezarlık Olayı’nı protesto yürüyüşlerinde gençliğin gösterileri hoşgörüyle karşılandı. Hükûmet (veya Gazi) millî heyecanın diri tutulmasına ve millî tepkilerin zamanında oluşmasına bu şekilde fırsat vermekteydi.

Atatürk ve Türkçülük

 

Atatürk’ün 29 Ekim 1933’teki nutkunda, Sovyetler Birliği’ndeki “dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz”e işaret etmesi, onlarla “olayların böldüğü tarihimizin içinde birleşmemiz” gereğini belirtmesi, onların bize değil, bizim onlara yaklaşmamızın isabetli olacağı görüşünü ileri sürmesi, “Bütün Türklük” fikrini benimsediğini göstermektedir. Hatay’ın anavatana katılması için gösterdiği büyük gayretin de bu yoldaki en yakın uygulama olduğu açıktır. Onun zamanında paralara, pullara, anıtlara bozkurt figürlerinin ve motiflerinin konulması, çalışma masasında bir bozkurt heykelciğini bulundurması, devlet arması için yapılan taslaklara bozkurt resminin konulması, Türkçülük sembolüne olan ilgisini ve sevgisini göstermektedir. Liselerde okutulan tarih ders kitaplarında Türklerin yüceliği ile ilgili anlatımlara yer veriliyor, “Ana yurdumuz Anadolu’ysa ata yurdumuz orası” denilerek Türkistan’a dikkat çekiliyordu.

Ziya Gökalp’ın, Türkçülüğü “Türk milletini yükseltmek” şeklinde tanımladığını belirtmiştik. Atatürk’ün de bütün faaliyetleri bu istikamette olmuştur. Onun (Ziya Gökalp’tan aldığı fikrî tesirleri bir tarafa bıraksak bile) bütün çalışmalarının başlıca iki amaca yönelmiş olduğu bir gerçektir: Milliyetçilik ve medeniyetçilik. Onun toplum ve kültür hayatımıza getirdiği yenilikler, değişimler, inkılâplar Türk milletini çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak, yani yükseltmek amacıyla yapılmıştır. Bu açıdan bakıldığı takdirde Türkçülüğün fikir babasının Ziya Gökalp, ilk ve radikal uygulayıcısının ise Atatürk olduğunu kabul etmek gerekiyor. Devlet adamı temkiniyle görüşlerini adlandırmayı uygun görmemesi, onun Türkçü cephesinin hafife alınmasını gerektirmez.

Dil ve Tarih Çalışmaları

 

Cumhuriyet kurulmuş, çağdaşlaşma yolunda birçok inkılâp yapılmıştı. Ancak, uzun yılların ihmali sonucunda eğitim alanındaki gelişmemişlik, Anadolu halkında millî şuurun uyanmasını engellemişti. Hâlbuki Gazi Mustafa Kemal, yeni devletin milliyetçilikten hız almasını, Türk’ün kendine olan güveninin artmasını diliyordu. Bunun için özel bir gayret gösterilmesi gerekliydi. 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu (Bu cemiyetin adı II. Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Kurumu’na çevrildi.). 2 Temmuz 1932’de toplanan I. Tarih Kongresi’nde “Türk Tarih Tezi” ilân edildi.

Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasındaki amaç, Türk tarihini İslâm kimliği içinde kaybolmuşluktan çıkarmak, millî nitelikte bir tarih görüşünü hâkim kılmak, Türklerin medeniyet kurucu ve yayıcı bir toplum olduğunu ispatlamaktı.(35/a-b) Siyasî olarak da, çeşitli kavimlerin Anadolu üzerindeki iddialarının asılsız olduğunu göstermek(36) ve Türklerin atayurduna dikkat çekmekti.(37)

Türk dili konusunda da benzeri faaliyetlere girişildi. 12 Temmuz 1932’de kurulan Türk Dil Kurumu’nun ana görevi Türk dilinin sadeleştirilmesi ve “arılaştırılması” idi. İlk hedef, Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça gramer ve nahiv şekillerinin azaltılması ve sonunda tasfiyesi idi. Ancak bu hedefi aşan radikal unsurlar, günlük konuşma diline yerleşmiş, Arapça veya Farsça kökenli olmakla birlikte Türkleşmiş bütün kelimelere hücum etmeye başladılar. Bunların yerine arı Türkçe kelimeler derlendi. Uygun kelimeler bulunamadığı, çok eski kelimeler diriltilemediği veya ithal edilemediği zaman yenileri uyduruldu. Bunların kullanılması zorunlu hâle getirildi. Fakat bir süre sonra bu yolun çıkmaz olduğu görülünce “dilimizde kullanılan ve şimdiye kadar yabancı dillerden geçtiği sanılan birçok kelimelerin başlangıçta bu dillere Türkçeden geçtiği” şeklinde bir doktrin (Güneş-Dil Teorisi) ilân edildi. Teorinin asıl amacı Türkçenin Türk medeniyeti ve kültürü kadar eski ve ana dil olduğunu göstermekti.

Atatürk, bu çalışmaların planlayıcısı, destekçisi ve takipçisi olarak kongrelere katıldı, yabancı bilim adamlarıyla görüşmeler yaptı. Okullarda okutulacak tarih ders kitaplarının hazırlanmasında bizzat çalıştı. Millî şuurun inşasındaki olumlu etkilerini gördükten sonra da ilmî nitelikten uzak bu gayretleri yeterli buldu.

Not: Yazının kaynakça kısmına erişilememiştir. Bulunduğunda eklenecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı