İLBER ORTAYLI
İLBER ORTAYLI

Nermin Abadan Unat dünyayı yakından izleyen, çalışkan bir hoca. Türkiye’den yaka silken tiplere, Nermin hocanın hayatını okumalarını tavsiye ederim.

1965’te Mülkiye’ye girdim; üçüncü sınıfta derslerimize girdi. Dersleri gerçekten ilginçti ve sınıf dolardı. Hararetli bir biçimde ders anlatırdı. Koridorda yürümüyordu, sanki patenle kayıyordu. Birimize bir şey yap dediği zaman genellikle ısmarladığı işi kendi tamamlardı. Belli ki “Koşuşmak benim karakterimdir” diyen biriydi. Derse geç gireni sınıfa almayan oydu, talebeyi haşlayan da. Ama mesela yurt ilaçlanınca birinin kafesteki kuşuna günlerce bakan da oydu ve öğrenci ile dostça ilişkide hassastı.

Nermin hanım değişikti. Kimi nerede azarlayacağını tahmin edebilirdiniz. Önyargılara ve ezbere tahammülü az olan zümredendi. Aynı özelliği sınıf arkadaşı, kadim dostu ve Mülkiye’den sonra gittiğim ODTÜ’de hocam olan Mübeccel Kıray’da da gördüm. Çakma fikir ve sözde gözlemlere tahammülleri yoktu, iyi de yapıyorlardı. Bu sayede bir nesil daha ciddi ve namuslu düşünmeye alıştı.

Pek çok modern görüş onun dersinde duyuldu

Nermin Abadan Unat sonuna kadar sadakatle dostlarına bağlıydı. Birisini bir işe yolladı mı hep izler, talebenin biri burs aldı mı günü gününe destekler ve gözler. Viyana Üniversitesi’ne bursla gittiğimde ardımdan en az bir düzine kişiye tavsiye mektubu yazdı.

Avrupa dillerindeki neşriyatı takip edebiliyor, gittiği yerleri gözlüyordu. Tartışmaya lüzum yok, bizim fakültenin sadece adı “siyasal bilgiler”di. Çağdaş siyasal bilimi eğitim programına sokmak için bir hayli didindi. “Kamuoyu”, “çağdaş siyasal partiler” gibi konularda uluslararası düzeydeki birtakım modern görüşler onun derslerinde duyuldu. Her halûkarda bu tükenmeyen enerjisini emekli olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde devam ettiriyor.

1921’de dağılan Avusturya-Macaristan’ın başkenti Viyana’da doğdu. Babası İzmir’in Bosna asıllı zengin ihracatçılarından Mustafa Süleymanoviç (Suley’di). Yoğun iş ilişkileri olan Viyana’da annesiyle tanıştı, bir Macar baronesi olan Elfriede Karwinsky… Nermin Viyana, Budapeşte ve hatta İstanbul’u da içeren çocukluk hayatı içinde oradan oraya gezindi. O devirde hali vakti yerinde olan bazıları çocuğu okula yollamaz, evde eğitirlerdi. Babanın ölümü ve ardından gelen mali çöküntü ile eğitimi de aksamıştı.

Bu dönemde kendisini yetiştiren Alman hocasına bütün hayatı bağlı kaldı. Türktü ama Türkçe öğrenememişti. Galiba Alman öğretmen Hilde Wiblishavser ona Türklüğünü de ısrarla hatırlattı. 14 yaşında anne, kız kardeş ve Nermin Budapeşte’de sıkıntıyla yaşarken genç kızın aklına geldi, Türk büyükelçiliğine gitti, ünlü büyükelçi Behiç Erkin’den kanuni hakkını istedi. Türkiye’ye gitmek istiyordu. Büyükelçi küçük kızın talebini babacan bir tutumla derhal karşıladı. Polis müdürlerine, gemi kaptanlarına kadar yazılan mektuplarla İzmir’e ulaştı. Akrabalarının yanında zor bir yıl daha geçirdi ve onu İzmir Kız Lisesi bağrına bastı.

14 yaşına gelene kadar hiç Türkçe bilmiyordu

Cumhuriyetin kurumları eğitimi veriyordu ve lisedeki arkadaşları da aradığı sıcaklığı gösterdiler. Bütün hayatı boyunca tekrarladığı bir söz vardı: “Hepiniz Türklüğün içine doğdunuz, ben onu seçtim.” Bu yolu seçen nadir tanıdıklarım vardır. Nermin hoca başta gelir ve de seçtiği yolun sadık yolcusu olmuştur. Bildiği diller içinde 14 yaşına kadar Türkçe yok, benim bildiğim kadarıyla bütün hayatı onu ısrarla ve dikkatle öğrendi. Çok iyi bildiği dört-beş Avrupa dili ile de dünyayı kavradı ve tezlerini her yerde yazılı ve sözlü olarak savundu.

Geçenlerde hatıratını yeniden ele aldı. Samimi, renkli bir metin ortaya çıktı. Bunda sevgili Sedef Kabaş’ın rolü büyük. Soruları da iyi sordu. Nermin hanımı iyi yönlendirdi. Bu tip nehir söyleşilerinin çok başarılı bir örneği; Doğan Kitap’tan çıkan “Hayatını Seçen Kadın Hocaların Hocası Nermin Abadan Unat”. Bu memleketi tenkit etmek değil de, yaka silkmeyi adet edinen tiplere Nermin hocanın hayatını okumayı tavsiye ederim. Bence Türkiye sahip çıkılacak bir miras; bu sadece bir görev değil, bir imtiyaz…

Darülfünun tarihi

Malum, İstanbul Üniversitesi’nin 1933’teki yeniden örgütlenmesi ve “üniversite” unvanını almasından önceki adı Darülfünun-u Şahane idi. 1846’dan yani Tanzimat’ın aydın bürokratlarının bu kuruluşa girişmesinden itibaren neredeyse 85 sene geçmişti. Tabii bugünkü yapıdan henüz uzak olsa da Osmanlı Üniversitesi’nin Darülfünun adı ile geçen; kısmen modern dünyaya uygun bir biçimde teşkilatlanması 1900’de II. Abdülhamid devrinde olmuştur.

Darülfünun’un yapısı karmaşıktır, onun uzun gelişim tarihi daha da karışıktır. Anlamak için mevcut bilgilerin yorumunda dikkatli olmak gerekir, bu bakımdan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çıkardığı iki ciltlik “Darülfünun: Osmanlı’da Kültürel Modernleşmenin Odağı” adlı eseri bir katkıdır.

Ekmeleddin hoca İstanbul Üniversitesi’nin lağvedilen Bilim Tarihi kürsüsünün başındaydı; şu anda İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreteri. Sultan Abdülhamid’in yeniden teşkil ettiği Darülfünun’a kadar üç teşebbüsten bahsediyor. Bu bölümleme doğrudur ve şunu söylemek gerekir, garip bir şekilde her ilmin öğretilmeye çalışıldığı bir kuruluş havasındadır. Ayrıca Fransa’nın College de France’ı bu dönemde bir model olmuş mudur? Öyle de olsa bu modelin zaafla taklit edildiği söylenebilir.

Osmanlı liseyi de önemsedi Ekmeleddin İhsanoğlu Darülfünun’un bu modelini hiç de küçümseme eğiliminde değildir. İslam dünyasında üniversite geleneğinin kendine özgü şartlarda yaratılmaya çalışılması ve yüksek eğitimin kuruluş denemesi olarak görmektedir; bu da doğrudur çünkü başka İslam ülkelerinde bu gelenek zayıftır.

Nitekim üçüncü safha olan 1874 deneyimi Hukuk Mektebi’nin kuruluşuyla başlamaktadır. Arkadan Turuk ve Maabir Mektebi yani mühendislik okulu geliyor. Osmanlı Devleti 60 yıl boyu yükseköğrenimin kuruluşunda yönsüzlük yaşamaktadır. Peki bu toplum kendini nasıl üretecektir? Her dalda yani tıp, mühendislik, veterinerlik gibi dallarda Avrupa modelinde yüksekokullar kurarak. Tesadüf değil, üniversite geleneğinin bize göre 200 sene daha eski olduğu Rusya’da bile çare, özel dallardaki okulların kurulması olmuştur; hatta ilahiyat için Kiev’de bir ruhban okulu kurulduğu malumdur.

Osmanlı idaresi bir akıllılık daha yaptı; lise düzeyindeki eğitime önem verdi, hatta Galatasaray gibi yabancı dili de kendi öğrettiği milli liseler kurdu. 20’nci yüzyılın ilk 30 yılında Darülfünun’un hiç de küçümsenmeyecek kadrolar oluşturmaya başladığını, ders programlarını ve kürsülerini çağdaş dünyaya uyarlamaya başladığını görüyoruz. Daha doğrusu bunları Ekmeleddin hocanın iki ciltlik bu eserinde teferruatlı bilgilerle yakalamak mümkün.

Profesör Ernest Hirsch’in kendi öğrendiği Türkçeyle yazdığı, Türk üniversiteleri üzerindeki ünlü eserinden sonra, Türk yükseköğretim tarihini çalışanlar oldu. Darülfünun safhası, maalesef önemli makaleler kaleme alınan ama derinlemesine yorumlanmayan bir konuydu. Oysa yazarın da söylediği gibi Darülfünun İslam dünyasının yükseköğretiminde özgün bir safhadır ve herhalde üniversite reformumuzun değerlendirilmesi için bilinmesi gereken bir deneydir; Tanzimat’ın bütün kurumları gibi…