Dünyanın en eski milletlerinden biri olan Türklerin tarihini yazılı ve arkeolojik kaynakların ışığında bugün itibarıyla M.Ö. 3.000’lere kadar götürmek mümkündür. Dolayısıyla Türkler neredeyse beşbin yıllık bir maziye sahiptir.

Bununla beraber günümüze değin tarihleri aralıksız bir bütün halinde sürüp gelen Türklerin 20. asrın sonuna kadar bir tane bağımsız devleti vardı. O da: Türkiye Cumhuriyetiydi. Yakın zamanlara değin bu Türk devletinin milli eğitim tarih programları Türkiye Cumhuriyetinin geçmişine yönelik bir seyir takip etmiş, birtakım siyasi nedenlerden ötürü bizden uzaktaki soyu bir, dili bir akrabalarımız hakkında milli eğitim müfredatlarımıza bir şey sokulmamıştı. Aynı şey onlar için de geçerliydi. Eski Sovyetler Birliğindeki Türklere, Türkiye ve onun halkı hakkında doğru-dürüst hiçbir bilgi verilmedi. Tanıdıkları da sadece eski komünist yazar ve şair artıklarından başka bir şey değildi.

Yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti Devletinin orta ve yüksek öğrenim okullarında cüzi de olsa Türkiye dışındaki Türklere dair konular veya dersler açıldı. Tabiî ki Sovyetler Birliği dağılınca buradaki soydaşlarımız da, yani Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan Türkleri de kendi kökenlerinin Türk olduğunu söylemeye başlayarak, eninde-sonunda bir kültür birliğinin sağlanması gerektiğini vurguladılar.

Herkesçe malûm olduğu üzere ortak kültür unsurlarının başında ise dil ve tarih gelmektedir. Öyleyse aynı milletin bir parçası olduğumuzu iddia ediyorsak, birbirimizin tarihlerini bilmek yanında belirli bir döneme kadarki geçmişimizi genç nesillere öğretmek zorunda değil miyiz? Tarihi bilmek insanın kendisini tanımasıdır. Bu bir milletin ortak ülkülerinin ve yol haritasının belirlenmesinde temel dayanak noktasıdır.

Durum böyle olunca, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin ve dolayısıyla Türkiye’nin müşterek bir tarih politikası ve tarih eğitimi ortaya koymaları gayet normaldir.

Bir beşeri ilim şeklinde tarif edilen tarih, tabi yollarla veya insanların marifetiyle gerçekleşen hadiseleri sebep ve netice bağı kurarak inceler. Geçmişi araştıran, yaşanılan zamanı kayıt altına alan ve buna bağlı olarak geleceği şekillendiren tarih, milletlerin hafızalarını uyanık tutmak için vardır. Bu vazifesi itibarıyla tarih insanların hayatında önemli bir konumdadır.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, yine asıl mevzumuza dönecek olursak; doğudan batıya, kuzeyden güneye dünya Türklerinin tamamı açısından Türk tarihini bir bütün halinde düşünmek, ona felsefi yönden de bakmak demektir. Yani büyük bir çoğunluğu hala Anadolu ve Balkanlarda yaşayan Oğuzlar ile Asya’da kalan Kazak-Kırgız, Özbek, Uygur, Türkmen, Kıpçak boyları ayrı halklar gibi görülmeyip, bunların Türk denen çınarın dalları şeklinde algılanması şarttır. Dolayısıyla Türk tarihi anlatılırken, Atsız Beg’in de dediği gibi; “boy tarihi değil, millet ve devlet tarihi” esas alınmalıdır.

Malûm olduğu üzere geçmişte siyasi maksatla, bilhassa eski Sovyet coğrafyasındaki bütün Türk asıllı topluluklara hakikatte Türklerin küçük bir parçası olan Tatar adı verilip, bu isim yaygınlaştırılmaya çalışılmış; fakat Ruslar bu kez de Tatar adı altında tek bir millet ortaya çıkacağını görünce, ayrı ayrı kabile isimlerine dayalı etnik gruplar biçiminde Türkleri ayrıştırmayı düşünmüşlerdi. Türklerin siyasi ve kültürel durumları da buna müsaitti. Başkurt, Kazak-Kırgız, Özbek, Uygur, Tatar adıyla yeni kavimler ihdas etmek belki bir kısım Türk’ün de hoşuna gitti. Neticede bu günkü Türk Cumhuriyetleri de böyle ortaya çıktı. Türkistan, Rusların istediği şekilde parça parça olmuştu.

Türklerin tarihini inceleyenler, onların geçmişlerinin hiçbir milletinkine benzemediğini çok iyi bilirler. Dünyadaki pek çok halkın tarihi belirli bir coğrafyada geçerken, Türkler için durum hiç de böyle değildir. Eski dünyanın üç büyük kıtasında da bazen aynı anda görülen Türklerin tarihini yazmak veya nasıl sistemli bir hale getirmek meselesi her zaman ilim adamlarının kafasını meşgul etti.

Türk tarihi kim ne derse desin Çin’in kuzeyinde, Türklerin Ötüken dedikleri yurttan başlayarak, Doğu Avrupa’ya kadar kesintisiz bir yol izlemiştir. Durum böyle olunca Kırgız-Kazak, Türkmen, Özbek, Uygur ve diğer Kıpçak gruplarının tarihleri ancak bu ana yola çıkan birer ara yoldur.

Türk tarihinin Batılıların anlayışına göre oluşturulan çağlara bölünmesi meselesi de çok tartışılmıştır. Umumiyetle Avrupalıların kendi tarihlerini esas aldıkları bu tasnif çalışmasını, bizdeki eski tarihçiler olduğu gibi aktardıklarından birtakım sıkıntılar yaşanıyor. Bugün Türk tarihçileri hem bu hale karşı gözüküyorlar, hem de seneler evvel yapılan yanlışlıkları tekrarlamaktan geri durmuyorlar. Eğer Türk tarihi illa da bir çağ esasına göre ayrılacaksa, bu Türk Eski Çağı, Türk Orta Çağı, Türk Yeni Çağı, Türk Yakın Çağı vs. şeklinde olmalıdır. Tabiî ki bunların sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği meselesini de uzman Türk tarihçileri halledecektir.

Bir diğer husus Türk tarihinin başlangıcıyla alâkalıdır. Her Türk halkı yaşadığı coğrafyayı esas tutarak bir tarih girişi yapıyor. Bu sebepten kendi kökleri o topraklarda olmasa da, kendisinden önce yaşayan birtakım toplulukları Türk tarihine mâl ediyorlar ki bu çok yanlıştır. Sadece Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan için değil, Türkiye Türklerinin tarihinin yazımı açısından da hatalıdır. Biz Anadolu Türklerinin Hitit, Frig vs. halklarla ne ilgimiz olabilir. Bunları Türk tarihini başlatırken anlatmak saçmalığın zirvesidir. Elbette onlar öğretilmesin demiyoruz, ama Türk tarihinin bir parçasıymış gibi çocuklarımıza öğretirsek kendi köklerimiz ve kültürümüzden öyle çabuk uzaklaşırız ki, ne olduğumuzun farkına bile varamayız. Dolayısıyla bağımsız Türk Cumhuriyetleri bulundukları coğrafyalardaki ilk ortaya çıkışlarını değil, Türklerin tarih sahnesinde görülmeye başladıkları topraklardan itibaren ki tarihlerini esas almalılar. Bu da Türk tarihinin bilinen ilk dönemi Hunlar devridir.

Bundan sonraki adım, 14. asra değin Türk tarihinin ana hatlarını belirlemek ve arkasından bu çağın peşinden gelen zamanların tanımını ve öğretimini yapmaktır. Yani Hunlarla başlayarak, Çingiz Hanlıların sonuna kadar Türk tarihi bir bütün olmalıdır. Zaten tarihi hakikatler de böyledir. Ancak Çingizlilerin inkıraza uğramalarının ardından bölünme ve parçalanmalar kendini önemli ölçüde hissettirir.

Her şeye rağmen bu ortak tarihin okutulacak ana konuları Türk Cumhuriyetleri ve hatta Türk topluluklarından meydana getirilecek bir tarih kongresi veya komisyonunda belirlenmelidir. Belki ilim adamları arasında farklı görüşler ya da sivri çıkışlar olacaktır, ama çoğunluğun fikri çerçevesinde bir milli tarih politikası Türk milleti için şarttır.

Elbette her Türk Cumhuriyeti kendi özel milli tarihini de genç nesillere aktarmak zorunda, fakat kendi varlığını diğer Türk halklarından ayrı tutmamalılar. Bütünlük kaybolmadan, bir milli tarih temelindeki eğitimlere özen gösterilmelidir. Ayrıca siyasi tarihlerin yanında yüksek Türk kültürü ve onun dünya medeniyetine yaptığı katkılar unutulmamalıdır. Ancak bu sayede geçmişimizle övünen, geleceğimize güvenle bakan bir nesil yetiştirilebilir.

Her Türk cumhuriyeti mutlaka kendi dışındaki Türk Cumhuriyetlerini de gençlerine öğretmelidir. Tabiî ki bunların büyük bir kısmı uzun yıllar Rus işgali altında yaşadıklarından bazı sorunlar ister-istemez çıkacaktır. Ne kadar iyimser olursak-olalım bugünkü Türk Cumhuriyetleri Rusya’dan korkuyorlar ve onun kendilerine yaptıklarını açık açık dile getirmekten çekinmekteler. Umarız bir gün tarihi gerçekleri, Rus şovenizminin yüzlerce yıl acısını çeken kardeşlerimiz rahat rahat ve serbestçe haykıracak duruma gelirler.

Bundan başka boyculuk ve soyculuk da Türk milleti için en büyük tehdit ve tehlikelerin başında geliyor. Ortak tarih ve kültür birliğinin teşekkülü, bir an önce bu kötü alışkanlıkları bir kenara bırakarak; aynı kök ve tarihten geldiğimiz asil Türk milletinin onurlu birer üyesi olduğumuzu hatırlayıp, güçlü bir şekilde yükselmek için çaba sarf etmekle gerçekleşir. Bu yüzden gün, eski kırgınlık ve tarihi düşmanlıkların artık unutulması zamanıdır.

Çoğumuzun yakından bildiği üzere Atatürk, 29 Ekim 1933 tarihinde, Cumhuriyet balosunda verdiği mülakatın bir yerinde şöyle diyor: “Bugün Sovyet-Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu insanlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; bizim, onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. Dil bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi, onların diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli. İşte bunu sağlamak için de Türkiyat Enstitüsünü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz. Ama bunlar, açıktan yapılmaz. Adı konarak yapılacak işlerden değildir! Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir. İşitiyorum: benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; Paşa’nın işi yok; dil ile tarih ile uğraşmaya başladı diyorlarmış. Yağma yok; benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız. Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız”.

Atatürk’ün neredeyse 80 yıl önce gördüğünü, maalesef açılmasını istediği Türk Tarih Kurumu ve onun başına getirilenler bir türlü anlamak istemiyorlar. Her ne hikmetse son günlerde Türk tarihi ve kültürünü araştırmak, ilim adamlarına bu imkânları sağlamak, yüksek Türk kültürünü bütün dünyaya tanıtmak amacıyla dahi insan Mustafa Kemal Atatürk tarafından tesis edilen Türk Tarih Kurumu, bütün Türk Dünyasından temsilcilerin katılacağı Türk tarih kongresi veya şurası toplayacağı yerde, üzerine vazife olmayan işlerle zaman ve para harcamaktadır. Bu önemli müessesenin bütün Türk ülkelerinin milli eğitim bakanları ya da temsilcilerinin de katılacağı geniş kapsamlı bir ortak Türk tarihi toplantısı yapması başlıca görevidir. Bu kongre veya çalıştayda şimdilik bağımsız Türk Cumhuriyetlerinde Türk tarihinin ana hatlarının belirleneceği komisyonlar oluşturulmalı, kısa zamanda ortak tarih müfredatı ve konuları yazılmalıdır.

Mustafa Kemal’in: “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır” sözündeki derin manayı anlamak için çok geç kaldık.