İlber ORTAYLI
İlber ORTAYLI

Türkiye, Güney Amerika ve Güneydoğu Asya askeri rejim tipini gerçekten yaşadı mı? Bunu soğukkanlılıkla tartışmak zorundayız.

Şu günlerde Avrupa’da The Independent, The Times, Die Tageszeitung gibi yayın organlarında Ergenekon davası ele alınıyor. Davanın hızla ilerlediği ve ülkenin modernleşme tarihi için bir dönüm noktası olduğu vurgulanıyor. Hiç kuşkusuz bu gibi davalar için hakiki ve uzmanca değerlendirmeyi yabancı basın organları yapacak değildir.

Türkiye’deki yabancı basın temsilcilerinin ve muhabirlerinin ekseriyetle Türk basını ve dil bilen çevrenin içindeki dar bir grubun telkinlerini olduğu gibi naklettiği görülüyor. İki nedeni var; 1950’lerin ve 60’ların Türkiyesi’nde dil bilenler çok azdı. Ama özellikle Ankara ve İstanbul’da yabancılarla konuşan çevrelerin muhtelif fikirlere sahip olduğu, bazılarının uzman olduğu açıktı.

Bugün ise değişik bireysel görüşlere sahip uzmanlardan çok, yabancı basınla temasa geçenler eski sol çevrelere mensup ahbap grubudur. Bunlarla temasa geçen yabancı matbuat mensupları da eski Türkiye’ye gelen uzman ve bilgili nitelikli gazetecilerden çok, haber ve yorumunu tez elden çıkarmaya gayret eden tiplerdir. Sık sık Türkiye üzerinde tek ağızdan çıkma, çırpıştırılmış yorumların yer alması bu yüzdendir.

Ergenekon davası Türk adliye tarihini gelecekte de çok işgal edecektir. Hakkında hüküm vermek zordur. Ama davanın ne derecede tutarlı gittiğini bugünden söylemek mümkün değil. Modernleşme tarihimizin dönüm noktası olarak mı yoksa başka türlü mü değerlendirilecek, şimdiden hüküm vermek istemiyoruz.

Topu topu 1,5 yıl sürdü

The Independent gibi gazetelerin darbelerden çok çeken bir Türkiye’den bahsettiği görülüyor. Sağın ve eski solun belirli simaları bu konuda yoğunlukla bir araya geliyorlar. Önceleri velev aynı mektepte okumuş olsalar da bir fincan kahveyi beraber içmeyen, hatta selamlaşmayan adamlar birkaç yıldır ortak programlar yapıyor, kitaplar yayımlıyor ve Türkiye’nin darbeler tarihi için hak hukuk demokrasi gibi kutsal kavramların etrafında tarihi olayları da saptırarak yeni yorumlara gidiyorlar. Askerlik ve askersizleşme saf demokrasi düşüncesi kadar, AB projelerinden yararlanmada da ele alınan bir konu oluyor.

Mesela benim de zamanında 13-14 yaşında bir ortaokul öğrencisiyken 1960 darbesini bazı yönleriyle abartılı ve haksız gördüğüm ve darbeciler kadar kışkırtılmış kitlenin tavırlarını da benimseyemediğimi belirtmeliyim. Tabii, 27 Mayıs hareketini sistematik kitlesel işkence ve askeri zorbalık diye yorumlayanlar da var. Bu uçta da fazla ileri gidildiği açık.

27 Mayıs ara rejiminin ömrü topu 1,5 seneydi. Kapatılmasında haklı hukuki yönler olsa da pek tasvip edilemeyecek bu işlemden sonra, DP’nin taraftarlarının kurduğu parti 1961 seçimlerinde neredeyse iktidara geliyordu; ilk anda koalisyona girdi, 1965’te de zaten büyük çoğunlukla iktidar oldu (Adalet Partisi).

Bugün en uç noktalarda tezler ileri süren eski solcu-yeni liberal dostların, ilk sol söylemleri hayata geçirmeleri ve örgütlenmeleri o darbenin getirdiği ortamda mümkün olmuştur. Dolayısıyla 1960 yılı 27 Mayıs darbesini tamamıyla zulüm çeken Türkiye perspektifinden görmek ve göstermek ne tarihçiliğe sığıyor ne de Türkiye’yi anlamamıza yardımcı oluyor.

Aydınlar ağır bedel ödedi

İlginç bir biçimde Türkiye’de aydın sınıfının hayatını, Ankara ve İstanbul’u ve hatta taşraları en çok sarsan 12 Mart 1971 darbesidir. Anayasa değişmemişti, meclis de değişmemişti; iki meclisli sistem devam etmekteydi ve ikinci yılın sonunda bu yapılanma sayesinde politikacılar darbecileri amiyane tabirle oyuna getirerek saf dışı etmiştir.

Darbenin ilk günlerinde ise ordunun kendi içindeki çatışmalarının sivil politikacı ve aydın kesimine çok olumsuz biçimde aksettiği görülür. Burada gene ordunun bir kanadıyla işbirliğine girişen sivil aydın ve politikacılar ağır bir bedel ödemek zorunda kaldılar.

Diğer yandan yasama hayatına devam eden TBMM ise darbecilerin gölgesi altında fırsattan istifade ile en olmayacak hukuksuz kararları aldı. Bu idam ve sert kanunları darbecilerden çok politikacıların istediği açıktı. Muhalefet muhalif CHP’den değil, sadece partinin içindeki Bülent Ecevit grubundan geldi. 1965’teki konumunu kaybeden ve iki milletvekiliyle temsil edilen TİP’in ise bu dönemde meclis platformunda sesini çıkarabildiğini söylemek iyimserlik olur.

Bununla birlikte hem Türkiye’nin Batı ile olan ittifakı ve bu mekanizmaların getirdiği zorlamalar, hem de ordunun kendi iç terfi düzeni demokratik hayata dönüşü zorlamış ve hızlandırmıştır, Türkiye’nin farklı yanı budur.

Tutarsız bir söylem

12 Eylül 1980 darbesi siyasi hayatı bütün organları ve anayasal düzeni ile altüst etmiştir. Bugün neredeyse 30 yıl sonra, darbecileri yargılamaktan söz ediyorlar. Yüzde 92 rey ile 1982 Anayasası’nı kabul eden bir toplumda, bu gayretkeşliğin çok ciddiye alınması mümkün müdür? Unutmayalım, darbelerden ve her türlü otoriteden çok daha fazla çekinen ve çok daha eğitimsiz 1961 toplumu bile o zamanki anayasaya yüksek bir oranda ret oyu verecek cesareti göstermişti. Demek ki kabulde bazılarının tekrarladığı “korku” motifi çok geçerli değildir.

Gene aynı şekilde Batı ittifakı ve ordunun iç terfi düzeni nedeniyle de darbeci ara rejimden çok partili hayata geçilmiştir. Şüphesiz ki bu ara rejimin yarattığı sıkıntılar ortadadır ama 12 Eylül sabahı Avrupa televizyonları bu darbeyi beklenilen müspet bir müdahale olarak verdiler ve oradaki vatandaş kitlesi geç bile kalındığını ifade ettiler. Ülke birbirini öldürmeye başlamıştı. Üstelik ortada birilerinin gerçekten infaz ettiği ölüm listeleri dolaşıyordu.

Darbeden sonra da sorunların çözüldüğünü söylemek mümkün değil; demek ki Türkiye’nin sıkıntıları sadece askeri darbelerden kaynaklanmıyor. Her darbeden evvelki siyasal sistem tıkanmaları sivil yönetim dediğimiz nesnenin, baskı grupları da dediğimiz sözde sivil toplum kuruluşlarımızın ne kadar ham ve hazırlıksız olduğunu göstermektedir.

1908’den beri hem “Türkiye’nin modernleşmesini teşkil ediyor” dediğimiz her hareketin arkasında askeri darbeyi görüyoruz hem de o askeri darbeleri Türkiye’nin ebedi çilesinin tek mesulü olarak niteliyoruz. Bu tutarsız söylemle, bırakın tarihçiliği, sağlıklı bir vatandaş değerlendirmesinden söz edebilir miyiz?

“Hadrianus’un Anıları”

Vaftiz adıyla Marguerite Antoinette Ghislaine… Yourcenar onun 1947’den beri kullandığı yazarlık adı. 1903 doğumlu, yani “belle epoque” bebesi ve o dönemin bütün çılgınlığını doğuştan tevarüs etmiş. Babası durmak bilmez bir seyyah, anasız büyümüş. O dönemin çoğu kibar kadını gibi erkenden verdiği lise bakalorya (olgunluk) imtihanları ile formel tahsili bitmiş. 20’nci yüzyılın ilk yarısındaki Avrupa münevverlerinin çizgilerini taşıyor. İyi Latince, anadili Fransızca, Almanca veya İngilizce ise diğer ikisi öğreniliyor.

“Memoires d’Hadrien” 1951’de bitmiş. Herkesi çarpan modern bir yazarın, klasik kültür yüklü bu romanı biz Türkleri geç çarptı ancak son senelerde çevrildi, bir de anavatanı Fransa’yı geç çarptı… Yourcenar ancak 1980’de yaşlı bir teyze iken Fransız Akademisi’ne seçildi. Yedi yıllık üyelikten sonra Fransızlar onu büyük nutuklarla uğurladılar, zaten yurtdışında yaşayıp ölmüştü.

Muhteşem bir çeviri

Tipik harp öncesi münevveri, Avrupa’nın başkentlerinden her birinde gezmekle kalmıyor, oturuyor, çevre ediniyor, politikaları ve edebiyatı izliyor. Mussolini’nin Roma yürüyüşünü izlemiş ve sonra onun rejimini eleştirdiği için en büyük hakareti İtalya’dan çok, Fransa’daki Mussolinici çevrelerden yemiş. Komünist parti organı l’Humanite gazetesinde bile yazıları ve şiirleri çıkıyor ama komünist değil. Feminizm yapmıyor, insanların genelde hassas noktalarına değinmeyi tercih ediyor.

İmparator Hadrianus, Trajanus’un halefi; Roma imparatorlarının savaş dışında da en çok gezeni, imparatorluğun görüp de tasvir etmediği köşesi yok. Yurdumuza yaptıkları çok; gaddar Antakya belediyesinin yıktığı Asi nehri üzerindeki köprüden tutunuz da, imparatorluğun muhteşem şehri Edrine’yi Adrianapolis olarak kurmaya varıncaya dek. Muhteşem bir Roma imparatoru portresinin içinde insan kurban etmekten tutalım, lüzumsuz infaz ve aşırı vergilendirmekten kaçınmak da var. Gene de muhteşem imar faaliyeti için koyduğu vergilerden dolayı homurdananlar çok.

Hadrianus tarihçi Theodor Mommsen’in çizdiği imparator portrelerinden sonra Avrupa edebiyatının çizdiği en canlı tarihi portre. 20’nci yüzyıl Avrupalısının eski Romalılarla alakası ne, belki tartışılabilir. Ama Yourcenar gibi yazarlar ve bilginlerin çalışmalarına ve yarattıklarına bakılırsa tartışılmayacak kadar aynılar.

Benim bu yazıda asıl ele almak istediğim Nili Bilkur, bu romanın çevirmeni. Muhteşem bir çeviri. Yayınevinin (yani Helikopter Yayınları’nın) çok özgün ve örnek bir baskısı. Yazın Anadolu’yu turlarken seve seve elinizde taşıyıp okuyacağınız bir kitap.