Türkçülüğün Temel İlkeleri: Millî Ekonomi – Altan Deliorman

Ekonomik gelişmeler, bütün tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de insanları ve toplumları yakından ilgilendirmektedir. Çünkü, ekonomideki gerileyişler veya yükselişler, günlük hayatı derinden etkilemektedir. Bunun sonucu olarak, özellikle demokrasilerde, ekonomi ile siyaset arasındaki ilişki daha da güçlenmektedir. Siyasetin ekonomiyi etkilemesinden çok, ekonominin siyaseti etkilemesi söz konusudur. Ekonomideki iyileştirmeler iktidarlara güç verirken, zafiyetler onların da zayıflamasına yol açmaktadır.

Ekonominin siyaseti etkilemesi gibi, başka unsurlar da ekonomiyi etkilemekte, hattâ onu şekillendirmektedir. Bu unsurların başında toprak ve insan gelir. Toprak demekle bir ülkenin coğrafî şartlarını kasdediyoruz. Yer örtüsü, denizler, ırmaklar, iklim, yer küresi üzerindeki konum, yer altı ve yer üstü kaynakları… bütün bunlar coğrafî şartların birer parçasıdır. Buzlarla kaplı bir ülkede pamuk yetişmesi nasıl mümkün değilse topraklarının büyük kısmı çöl veya bozkır olan bir ülkede de pirinç, çay, tütün üretimi yapılamaz. Alabildiğine yağışlı olan ülkelerde hububat ekimi ne kadar zorsa, kurak olan yerlerde de hayvancılık veya sebze yetiştirilmesi o kadar güçlük gösterir. Kara ülkelerinde balıkçılık, deniz ticareti, deniz yolu ulaşımı imkânsız olduğu gibi, yer altı servetleri kısır olan ülkelerde de madenciliğin gelişmesi beklenemez. Şu hâlde, ekonomik faaliyetlere yön veren, coğrafyanın insanlara sunduğu imkânlardır.

Bir ülkede yaşayan insanların kültürü, yani alışkanlıkları, âdetleri, gelenekleri ve atalardan intikal eden soy özellikleri de, ekonomik faaliyetlerin şekillenmesinde önemli rol oynar. Dünyanın birçok ülkesinde revaçta olan domuz yetiştiriciliğine Müslüman ülkelerde rastlanmaz. Orta Asya’da at eti pekalâ yenirken, meselâ Güney Amerika’da böyle bir alışkanlık yoktur. Japonya’daki deniz ürünleri tüketimi, Balkanlar ve Orta Avrupa için geçerli değildir.

İnsanların işe yatkınlıkları, çalışkanlıkları, buluş kabiliyetleri, girişkenlikleri de ekonomiye şekil veren özellikler arasındadır. Sanayinin gelişmesi için, eğitim seviyesinin, teknolojik gelişmeleri kavrayabilecek ve uygulayabilecek ölçüde yüksek olması gerekir. Şu hâlde, ekonomik faaliyetleri siyaset, din, millî şuur, hukuk vb. gibi sosyal gerçekler bütününden ayrı düşünmek, bizi yanlış sonuçlara götürür. Ekonomi, diğer unsurlarla beraber, bir bütünün parçasıdır. Bu bakımdan, ekonomiyi, başka sosyal oluşlarla birlikte, onlarla uyum içinde geliştirmek gereklidir.

Bu gerçeği göz önüne almadan, ekonomiyi tek başına ve sadece milletler arası normlara sahip, müstakil bir ilim ve uygulama alanı olarak ele almak son derece hatalıdır.

TÜRK TARİHİNDE

EKONOMİK FAALİYETLER

Türk tarihinin ilk çağları Asya bozkırlarında teşekkül etmiştir. Bozkırlar, yüksek ovalardan ve yaylalardan meydana gelmekteydi. Bu coğrafyada dağlık bölgeler daha çok yağış alır. Göz alabildiğine uzanan otlaklar, bu sayede canlılığını korur. Nispeten alçak olan yerlerde ise, yazların sıcak ve kurak, kışların soğuk olduğu bozkır iklimi hüküm sürer.

Bu coğrafî şartlara en uygun olan ekonomik faaliyet hayvancılıktır. Bu sebepledir ki, eski Türkler, büyük sürüler hâlinde at ve koyun beslerlerdi. Et, süt, yağ, yoğurt, kımız gibi temel besin maddelerini hayvancılık yoluyla sağlarlardı. Koyunun derisinden çizme yapar, yününden kumaş ve keçe dokurlardı. Atı ehlîleştirerek günlük hayatta kullanmaları, onlardaki sürat kavramını geliştirmişti. İhracatları da bu çerçevede yoğunlaşmıştı. At, canlı hayvan, konserve et, hayvanî gıdalar, deri, kösele ve kürk ihraç ederlerdi. İthalatta ise, ülke şartları dolayısıyla elde edilemeyen maddeler öncelik taşırdı: Hububat, giyim eşyası, pirinç, ipek ve ipekli kumaş gibi.

Ülkede bulunan altın ve demir madenleri dolayısıyla, madenciliğin en gelişmiş olduğu ülkelerden biri de Türk ülkesiydi. Gelişmiş bir altın endüstrisinin bulunduğu, kazılarda ele geçen altın eşyadan anlaşılmaktadır. Fakat daha önemlisi, madenciliğin ileri safhası sayılan demircilikte gösterilen maharetti. Bu sayede üstün bir savaş sanayii kurulmuştu. Böylece askerî üstünlük elde edilmiş; yüzyıllar boyu ayakta kalabilen güçlü devletler kurulmuş, milyonlarcca kilometre kareye varan topraklar denetim altında tutulabilmişti.

Türk ülkelerinin coğrafî konumu, milletler arası ticaret yollarının denetimini de gerektiriyordu. Çin’le ve daha sonra İran’la İpek Yolu’na hâkim olmak amacıyla girişilen ve yüzlerce yıl süren mücadeleler, ekonomik hayatın canlı tutulması gereğinden kaynaklanıyordu.

Görüldüğü gibi, eski Türklerin ekonomisini meydana getiren âmiller, arazi yapısı, iklim, yer altı kaynaklarının zenginliği ve ülkenin konumu gibi, tamamiyle coğrafî gerçekler ve zaruretlerdi. Bu şartlar, aynı zamanda insanların düşünce yapılarını, hukuk anlayışlarını, dünyaya bakış açılarını, hız kavramını, yaşayış tarzını ve hattâ aile yapısının temelini oluşturuyordu. Yani ekonomi, diğer sosyal şartlarla birlikte gelişiyordu.

İslâmiyetin kabulünden sonra kurulan devletlerde ise değişik coğrafya şartları ortaya çıkmıştı. Karahanlılar, Gazneliler, Mısır’daki Türk devletleri, Selçuklular artık Orta Asya’dan batıya, Nil boylarına ve Batı Anadolu’ya kadar uzanan topraklarda hüküm sürüyorlardı. Yeni kültürlerle karşılaşmışlar, bunlardan kendi bünyelerine uygun olanları benimseyip uygulamışlardı. Artık sadece bozkır şartlarına mahkûm değillerdi. Geniş tarım arazilerine sahiptiler. Gelişen ekonomik faaliyetler için yeni tedbirler alma gereğini duyuyorlardı. Mısır’daki Tolunoğulları ve İhşidoğulları devletlerinde, Nil nehrinin bahşettiği imkânları göz önüne alarak tarıma önem verilmiş, su yolları açılmış, keten, pamuk, hububat, şeker kamışı üretimi ağırlık kazanmıştı. Keten ve pamuk sayesinde dokuma sanayii gelişmişti. Orta Doğu’nun en işlek limanlarına sahip oldukları için, Avrupa ile Asya arasındaki ticarette önemli bir rol oynuyorlardı.

Güvenliğin tam sağlandığı Gaznelilerde de Çin’le Batı arasındaki ticaret canlılığını koruyordu. Ekonominin düzenli işlemesi ve tekelciliğin ortaya çıkmaması için fiyatlar devlet tar afından belirleniyordu. Ticaret yollarının işlekliğini kaybetmemesine Selçuklular da büyük önem vermekteydi. Bunu sağlamak için büyük konaklama yerleri (kervansaraylar) inşa edilmiş, pazar yerleri kurulmuştu. Bu yollarda kayba uğrayan kervanların ve denizde saldırıya uğrayıp batan ticaret gemilerinin zararları devlet tarafından ödeniyor, yani bir nevi sigorta sistemi uygulanıyordu.

Anadolu’nun iki kıta arasındaki köprü durumu ve çok sayıda limana sahip olunması da Anadolu Selçuklularındaki ekonomik hayatı şekillendiren unsurlar arasındaydı. Şehirleşme büyük ölçüde gerçekleşmişti. Ticaret fuarları açılıyor, ticarî kuruluşlar meydana getiriliyordu. Pamuk, yün, ipek üretimi dolayısıyla halı ve kumaş dokumacılığı da ilerlemişti. Akdeniz bölgesindeki ormanlardan elde edilen keresteler Mısır’a ihraç ediliyordu. Anadolu’daki demir, şap, lâcivert taşı gibi madenlerde çok sayıda işçi çalışıyor, tuzlalar işletmeye açılıyordu.

Yeni coğrafî şartlar yeni faaliyet alanları meydana getiriyor, ekonomik anlayış gelişiyor, nüfus yapısına ve siyasî şartların gereklerine göre yeni ekonomik tedbirler alınıyordu. Topraktan daha çok verim alınabilmesi için yürürlüğe konulan ıkta sistemi bunlardan biriydi.

Osmanlı ekonomisindeki büyüme ve refah, yükselme dönemine paralel bir gelişme göstermiştir. Toprak yönetimindeki tımar sisteminin düzenli işlemesi, bu gelişmenin temellerinden biriydi. Siyasî ve sosyal sebeplerle tımar sistemi bozulunca, sahipsiz kalan topraklar el değiştirmeye başlamış, nüfus dengesi bozulmuş, malî sistem zedelenmiştir. Toprakta özel mülkiyet, ancak 1858 Arazi Kanunnamesi ile sağlanabilmiştir.

Avrupa’daki Sanayi Devrimi, teknolojik yönden geri kalmış Osmanlı sanayiini olumsuz etkilemiştir. Maden ocakları kapanmış, tüccarlar dış pazarları kaybetmiş, esnaf birlikleri yozlaşmıştır. Büyük ölçüde ham maddeye ihtiyaç duyan Avrupa sanayii Osmanlı ülkesine yönelince ham madde kıtlığı baş göstermiş, esnaf işlemek için ham madde bulamaz olmuştur. Osmanlı ülkesindeki fiyatların düşüklüğünden yararlanan Avrupalı üreticiler birçok sanayi maddesini Osmanlılardan almaya başlamıştır. Önceleri mamul maddeler alınırken sonra yarı mamul maddeler ithal edilmiş, bu gidiş en sonunda ham madde ithaline dönüşmüştür. Avrupa, Osmanlı ülkesinden aldığı ham maddeleri makinelerle işleyerek mamul hâle getiriyor, bunları yine Osmanlı ülkesine satıyordu. El emeğine dayanan üretimle Avrupa mallarına rekabet imkânı kalmamıştı.

19. yüzyıl, Osmanlı ekonomisinde bir dönüm noktası olmuştur. Tanzimat Fermanı ile, Avrupa sermayesine kapılar açılmış, Avrupalı sermayedarlara imtiyazlar verilmiştir. Yabancı şirketler, kendi çıkarlarını ön plâna aldıkları için, kârlı bulmadıkları alanlara girmemişler; meselâ kara yolları yapımını bir yana bırakarak tren, tramvay, tünel gibi kârlı yatırımlara yönelmişlerdir.

Kapitülâsyonlar sebebiyle zaten imtiyazlı durumda olan Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nden gittikçe daha çok ayrıcalık istemeye başlamışlardır. İngiltere, bu yoldaki isteklerini, siyasî baskılar sonucu, 1838 Baltalimanı Anlaşması ile kabul ettirmiştir. Evvelce uygulanan sınırlamalar ve yasaklamalar, İngiliz tacirleri için kaldırılmış, onların toptan ticaretle beraber perakende satış dahi yapabilmeleri sağlanmıştır. Sonunda ihracattan alınan vergiler yüzde 8’den yüzde 1’e indirilirken ithal vergileri yüzde 5’ten yüzde 8’e çıkarılmıştır. Böylece Osmanlı sanayii büsbütün gerilemiş, esnafın ve yerli tücarın rekabet imkânları ortadan kalkmıştır.

Ekonomik düzenin bozulması sonucu iç borçlanmaya gidilmiş, bu da yeterli olmayınca dış borç aranmaya başlanmıştır. Kırım Savaşı’ndan sonra (1854) alınan dış borçlar zamanında ödenememiş, yeniden borç alınarak eski borçların fazilerinin ödenmesine başlanmıştır. Böylece karanlık bir tünele girilmiş, en sonuda faizler bile ödenemez hâle gelmiştir. 1875 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, ödeme gücünü tamamen kaybetmiş ve iflâs resmen ilân edilmiştir.

1878 Berlin Kongresi’nde Osmalı borçlarının ödenebilmesi için Avrupa devletleri bir takım yaptırımları kabul ettirdiler. Muharrem Kararnamesi (1881) ile Osmanlı Devleti tuz, balık, tütün, ispirto, ipek ve pul resimlerinin idaresini Düyûn-u Umumiye’ye bıraktı. Avrupa devletlerinin yönetimindeki bu kuruluş, Osmanlı Devleti’nin malî bağımsızlığını tamamen ortadan kaldırdı. Tarım üreticileri, mallarını, ucuza kapatmak isteyen Reji idaresi yerine, üç-dört misli fiyatla yabancı tüccara satmak istiyordu. Reji, bunu kaçakçılık saydığı için 1000’den fazla kolcuyu görevlendirdi. Kolcularla üreticiler arasında çıkan çatışmalarda 20 yılda 20 binden fazla insan öldü.

Büyük savaşlar ve siyasî değişimler sonucu, kapitülâsyonlar ancak Lozan Antlaşması (1923) ile kaldırılabildi. Düyûn-u Umumiye son buldu. Osmanlı Devleti’nden kalan borçların son taksidi 1954’te ödendiğine göre, dış borç sarmalı yüz sene sürmüş demektir.

Demek ki, Osmanlı Devleti’nde ekonomik durumun bu derecede bozulması, toprak sistemindeki yozlaşma ile başlamıştır. İnsan unsurunun yetersiz kalması da, Avrupa’daki sanayi hamlelerine paralel gelişme gösterilmesini engellemiştir.

Millî Müccadele’yi takiben kurulan yeni Türk devleti, çöküntü hâlindeki bir ekonomik tabloyu devralmıştı. Sanayi ve ticaret, büyük ölçüde gayrımillî unsurların elindeydi. Deniz ve kara ulaşımında yabancı şirketlerin tekeli hüküm sürüyordu. Hazine bomboştu. Savaş kayıpları, üretici nüfusu azaltmıştı. Sanayi hamlesi yapabilecek bilgi birikimi ve yetişkin eleman imkânı yoktu.

Savaş meydanlarından muzaffer çıkmış Mustafa Kemal Paşanın, İzmir İktisat Kongresi’ni, daha cumhuriyet ilân edilmeden toplamış olması dikkat çekicidir. Hızla gelişecek olan millî bir ekonomi arayışları, bu kongrenin belirgin çizgisidir.

Cumhuriyet dönemi boyunca takip edilen ekonomik politikalar, ideolojik ve ön yargılı olmaktan ziyade, millî faydayı ve dönemin gereklerini gözönünde bulunduran bir karakterdedir. Ticaret ve sanayide önemli payı bulunan gayrımüslim nüfusun azalması, bu alanlarda Türk girişimcilerinin ağırlık kazanması sonucunu vermiştir. Ancak, bu girişimciler, yabancı sermayenin Türkiye temsilcisi veya komisyoncusu durumundaydılar. Yine de sermaye birikimine önemli katkılarda bulunuyorlardı. Cumhuriyetin kuruluşundan 1930’a kadar geçen dönem, ekonominin özerkleştiği, piyasa kurallarının hâkim olduğu bir zaman dilimidir. Siyasetin ekonomi üzerindeki denetimi zayıflamış, buna karşılık -kısa bir dönem için de olsa- ekonomi, politik yapının önüne geçmişti. 1926’ya kadar olan dönem, yeniden inşa ve canlanma faaliyetlerini içine almıştır. 1929’a kadar olan ekonomik büyümede bu dirilişin önemli payı vardır.

1929’daki dünya ekonomik bunalımı ise, Türk ekonomisinin seyrini 1930’dan itibaren devletçi yöne çevirtmiştir. Hükûmet politikalarının teşvik ve yönlendirmesi, ekonomik hayatın yeni göstergesi olmuştur.

Bu dönem, bütün tek parti iktidarı boyunca, hattâ 1950’ye kadar devam etmiştir. Tasarrufların ve yerli malı kullanmanın teşviki, büyük sanayi yatırımlarının devlet eliyle yapılması ve yabancı şirketlerin millîleştirilmesine devam edilmesi bu dönemin hâkim karakteridir. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945)’nın getirdiği zorlayacı şartlar da, Türkiye için başka bir seçenek bırakmıyordu.

1950-1960 dönemi ise daha serbest bir ekonomi anlayışının öne çıktığı yıllardır. Yeni iktidar, sermaye birikiminin de önemli ölçüde sağlanmış olmasından yararlanarak, serbest teşebbüse daha fazla ağırlık vermekteydi. Ancak, tam bir piyasa ekonomisinden söz edilmesi imkânı yoktu. Çünkü, ihracattaki imkânlar sınırlıydı ve ithalatta kota uygulanıyordu. Büyük işletmeler ve güçlü bankalar, devletin denetimi altındaydı. Bu durum, iktidarın, oy potansiyelini genişletmek için, taraftarlarına istihdam imkânları sağlamasını da kolaylaştırıyordu.

1960’tan sonra plânlı ekonomi dönemine girildi ve merkezî plânlamaya öncelik tanındı. Artık devletçi uygulamalarla serbest teşebbüs faaliyetleri bir arada yürütülüyordu. O dönem iktidarları, bu karmaşık yapıyı “Karma ekonomi” olarak adlandırıyorlardı.

24 Ocak 1980’den itibaren Türk ekonomisi, serbest piyasa şartlarına göre yeniden düzenlenmeye başlandı. 12 Eylül 1980 darbesi dahi, bu uygulamayı aksatmadı. Türkiye’ye özgü bir serbest piyasa ekonomisi ise, 1983’teki tek parti yönetiminden itibaren hızla gelişme eğilimi gösterdi. Fakat, aynı dönemde, daha önce görülmedik ölçüde yolsuzluklar ve vurgunlar da ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemin sonlarında çöküntü alâmetleri ve krizler görülmeye başlandı. Dış borç stoku katlanarak artmaya başladı. Borçların borçlarla ödenmesi gibi bir kısır döngüye girildi. IMF’nin davet edilmesiyle, Türk ekonomisi üzerindeki yabancı denetimi ve yönlendirilmesi hızlandı. Kısır bir serbest piyasa anlayışının getirdiği sıkıntıların aşılması için daha yoğun bir serbest piyasa ekonomisi tavsiye edildi. Dış kredi musluklarının açılıp kapatılması gibi etkili manevralarla, bu tavsiyelerin kanun hâline getirilmesi sağlandı. Sosyal dengeler bozuldu, gelir dağılımındaki adaletsizlik büyüdü, iç ve dış borç stoku kabardı, kişi başına düşen millî gelir payı azken daha da azaldı. Yabancı sermayenin celbi ve özelliştirme tek çıkar yol olarak gösterildi. Globalleşme eğilimi hızlandırıldı. Büyük sermayenin memnuniyetine karşılık, geniş halk kütleleri daha da yoksullaştı.

Demek ki, cumhuriyet ekonomisinin önde gelen vasfı, 1980’e kadar, herhangi bir ideolojik önyargıya kapılmadan ve herhangi bir sisteme ısrarla bağlanmadan, dönemin gereklerine göre davranılmış olmasıdır. Doktriner eğilimler pek kısa süreli olmuştur. Ekonomideki başarılar veya başarısızlıklar, uygulanan sistemlerin millî bünyeye uygun olup olmamasına ve uygulayacıların dirayetine göre değişiklikler göstermiştir.

EKONOMİK SİSTEMLER

Ekonomik temelin, üzerinde yaşanılan coğrafyanın ve insan unsurunun (buna kültür de dahildir) özelliklerine göre oluştuğunu belirtmiştik. Şu hâlde, ekonominin gerçek karakteri millî olmaktır. Hiçbir ekonomik faaliyet, millî bünyenin dışında şekillenemez. Milletlerarası sayılan ekonomik sistemler dahi, millî endişelerle ve zaruretlerle ortaya çıkmıştır. Bu sistemlerin önde gelen ikisi, liberalizm ve Marksizm, çok kere ileri sürüldüğü gibi, milletlerarası hüviyette değil, tamamen millî yapıdadır.

Esasları Adam Smith (öl. 1790) tarafından belirlenmiş olan liberalizme göre; kıymet, arz ve talep kanununa bağlıdır; iş, çalışmanın mahsulüdür. Ekonomik bir faaliyet olan ticaretin gelişmesi tamamiyle serbest rekabete dayanmalıdır. Hükûmetler, ticarete herhangi bir sınırlama getirmemeli, sanayiini ve ürünlerini sun’î yollarla korumamalı, ithalat ve ihracatta gümrük uygulanmamalıdır. Bütün bu ilkeler, dünya çapında tatbik edilmelidir.

İngiltere’nin arazisi dardı ve tarıma müsait değildi. Buna karşılık, demir ve kömür madenleri zengindi. Bu durum, sanayiin kurulması için elverişli bir ortam meydana getiriyordu. Ham demirin maden kömürü ile işlenmesi, böylece makine yapımının hızlanması ve buharın bu makinelere uygulanması sonucu ağır sanayie geçiş süratli olmuştur. Ancak, seri imalâta geçilince elde edilen mamullerin satışı için açık pazarlar ve fabrikalarda işlemek üzere ham madde yetiştirecek ülkeler bulmak problemi derhal ortaya çıkmıştır. İngiltere’de üretilen mallar yabancı memleketlere kolayca satılabilmeli, ham maddeler de aynı kolaylıkla ve istenilen fiyatla satın alınabilmeliydi. Liberalizm, bunu sağlayacak en uygun sistemdi. İngiltere ve aynı derecede sanayileşmiş Avrupa ülkeleri, liberalizm sayesinde millî hedeflerine ulaşabileceklerdi. Bunu sağlamak için sömürgecilik siyasetine hız verilmiş, yani emperyalizm sür’atle gelişmiştir. Ekonomik refahtan haberi olmayan, nüfusça kalabalık ülkeler, liberalizm vasıtasıyla uzun yıllar sömürülmüştür.Marksist sistemin uygunlandığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde de asıl amaç Rusya’nın zenginleşmesiydi. Rusya, COMECON adı ile kurduğu “ortaklık” sisteminde, Asya’daki Türk ülkelerinin bütün ekonomik varlığını yıllarca, en insafsız ve ölçüsüz şekilde sömürmüştür. Sınırları çevresindeki uydu ülkelerin sınaî ve ziraî ürünlerini kendi ekonomisinin yararına kullanmıştır. Yani, aslında Rusların millî ekonomisi, Marksizm perdesi altında yürürlükte tutulmuştur.

Marksist uygulama, ezilen, sömürülen, hakları çiğnenen insanları korumak iddiasını taşıyordu. Liberalizm de, siyasî yönden insan haklarının savunmasını yapmaktaydı. Neticede, her iki sistem de, bu iddialarına karşılık, insanlığı sömürmede ve başka milletlerin varlıklarını yağmalamada tam bir benzerlik içinde olmuşlardır.

Komünist sistem, bütün ekonomik faaliyetleri merkezî plânlamaya bağlamıştı. Yıkılmasının temel sebeplerinden biri de bu olmuştur. Çünkü, merkezî plânlama adındaki dev mekanizma, en sonunda bir ekonomik kararın verilebilmesi için 20 milyon işlem yapılması zorunluğu ile karşı karşıya kalmıştır. Böyle olunca da çökmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Komünizmin çökmesi ile liberalizm âdeta rakipsiz kalmış gibidir. Onun için, şimdi taleplerini daha güçlü olarak ileri sürmektedir. Liberalizm, ABD’nin ve Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerin millî çıkarlarına uygunluk göstermektedir. Ama, başka ülkeler için aynı derecede uygun olup olmadığının tartışması dahi yapılmamaktadır.

SONUÇ

Kısaca belirttiğimiz bu hususlardan sonra varacağımız tabiî sonuç şu olmaktadır: Türk ekonomisi ne liberal, ne de sosyalist ilkelere göre yönlendirilebilir. Başka ekonomik yapıdaki milletler için uygun olan sistemler, Türk ekonomisi için uygun olmayabilir. Bir sistem, başka milletlerin çıkarına işliyorsa bunda kazanan ve kaybeden iki taraf vardır. Yabancıların kazançlı olduğu bir sistemde Türkiye ister istemez kaybedenlerin safında kalacaktır. Gümrük Birliği’nin yedi yıl içinde Türkiye aleyhine 180 milyar dolar açık vermesi, yani ülkemizi zarara uğratmış olması bunun en açık delilidir.

Türk milletinin yararına olacak, onu hızlı kalkınma yoluyla refaha ulaştıracak yegâne sistem millî ekonomidir. Türkçülüğün amacı, Türklüğün birleşmiş, hür ve müreffeh olarak, kendi bayrağı altında ve bütün milletlerin önünde ebediyete kadar yaşatılmasıdır. Millî ekonomi görüşü, bu bakımdan Türkçülüğün ilkeleriyle tam bir uyum içinde bulunmaktadır. Türkçülüğün ana görüşlerinden biri de, ekonominin sür’atle millîleşmesi ve millî ekonominin güçlü olarak kurulmasıdır. Türk milletini refaha götürecek yegâne yol budur.

Millî ekonominin başlıca ilkeleri şunlar olmalıdır:

• Belirli bir ekonomik sisteme önyargılı olarak bağlanmak yanlıştır. İçinde bulunulan dönemin gereklerine ve millî yarar ilkesine göre uygulamalar önem taşımaktadır. İktisadî sistemler, halkın refahı için birer araçtan ibarettir. Onu araç hâlinden çıkarıp amaç şekline dönüştürmek hatalı bir tutumdur. Herhangi bir ekonomik sisteme körü körüne tâbi olmak ve ondan tâviz vermeme yoluna gitmek milletimizin menfaatleri ile çelişkilidir.

• Türk ekonomisi, sahip bulunulan ccoğrafî şartlara ve imkânlara göre şekillendirilmelidir. Otlakların bol olduğu Anadolu coğrafyasında hayvancılığın ölüme terk edilmesi, dış ülkelerden et ithaline gidilmesi aklın alacağı işlerden değildir. Kendi tohumluklarımızdan vaz geçip yabancı ülkelerden yüksek fiyatla (domates tohumunun orta boy bir kutusu 25 milyar TL) tohum satın alınması bir cinayet mertebesindedir. Kendi ürünü kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye, girdiği çıkmaz yolun sonunda buğday, pirinç, muz, elma, hattâ karpuz ithal eder duruma gelmiştir.

• İsraf ekonomisine son verilmeli, Türkiye ciddî bir refah seviyesine ulaşana kadar yabancı malların kullanılması önlenmeli, hiç olmazsa azaltılmalıdır. Yoğun reklâm ve propaganda ile oluşturulan yabancı marka bağımlılığı mutlaka önlenmelidir.

• Tasarruf anlayışı ihya edilmeli, millî sermaye birikiminin çoğaltılmasına çalışılmalıdır.

• Türk ekonomisi, yalnız belirli bir zümrenin değil, milletin bütün fertlerine yarayacak tarzda yeniden şekillendirilmelidir.

• Siyasetçilerin, kendi partileri yararına istismar ettikleri kamu istihdamında reform yapılmalı, işin gereği kadar eleman istihdam edilmelidir.

• Bürokrasi yeniden düzenlenmeli, yetkileri ölçülü şekilde belirlenmeli, her memurun aslında milletin hizmetkârı olduğu anlayışı yerleştirilmeli, nitelikli eleman istihdamına ağırlık verilmeli ve ancak bundan sonra kamu çalışanlarının ekonomik refah düzeyi yükseltilmelidir.

• Kamudaki savurganlık önlenmeli; lojman, sosyal tesis, dinlenme ve eğitim tesisi adını taşıyan fuzulî yatırım varlıkları özelleştirilmeli, araba saltanatına son verilmelidir.

• Millî ekonominin işleyişine ahlâkî prensiplerin hâkim kılınmasına önem verilmelidir. Yolsuzluklar mutlaka önlenmeli, kirli işlere bulaşanlar hakkında en ağır hukukî yaptırımlar uygulanmalıdır.

• Yatırımlar için zarurî ham madde ve makineler dışında, ithalat büyük ölçüde kısılmalı, ihracatta ise ham madde yerine işlenmiş mamûllere ağırlık verilmelidir. Bunun tabiî sonucu olarak dış ticaret dengesi sağlanmalıdır.

• Türk parasının değeri yükseltilmeli, yabancı paralar karşısında itibarlı bir mevkie ulaştırılmalıdır. Esasen, millî ekonomi ilkeleri uygulandığı zaman bu hedefe erişilmesi kolay olacaktır.

• Diğer Türk cumhuriyetleri ile ekonomik bağlar güçlendirilmeli, ilerde bütün Türk cumhuriyetleri arasında ortak pazar kurulmasının yolları araştırılmalıdır.

• Millî ekonominin hedefi, yer altı ve yer üstü zenginliklerimizin, stratejik madenlerimizin, akarsularımızın, ormanlarımızın yabancılar lehine değil, Türk milleti için ve Türk milletinin yararına değerlendirilmesidir. Bu ilkeden asla vaz geçilmeyecektir.

• Malî piyasaların yabancıların eline geçmesi ve onların yararına işlemesi kesinlikle önlenmeli, bankacılık sistemi ciddî bir denetim altında tutulmalıdır. Bankalara mahiyeti meçhul gerekçelerle el konulması veya bunların tasfiye edilmesi gibi uygunsuz tatbikat son bulmalıdır. Yolsuzluklar ve vurgunlar, sıkı denetim sonucu esasen önleneceği için, bu yola ancak pek istisnaî durumlarda gidilebilecektir.

Türkçülük, toplum hayatının bütün belirtilerini millîleştirmeyi öncelikli hedef sayar. Hukukta, siyasette, edebiyatta, güzel sanatlarda, tarih şuurunda daima “millî” olanı arar, kollar ve geliştirir. Bu bakımdan, ekonomi alanının da millî karakterde olması, Türkçülük açısından kesin bir zarurettir.

Alıntı: http://www.kavgamiz.com/orkun/turkculugun-temel-ilkeleri-milli-ekonomi-y748.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı