Sur-u Humayun Üzerine Notlar – Prof. Dr. İlber ORTAYLI

Sarayburnu-Ayasofya arası İstanbul’un müze kesimi oluyor, uzun tarihten gelen abideleri ve dünyaca meşhur müzeleri ile müze yarımadası unvanını hak ediyor.

Sözünü ettiğimiz yer İstanbul’un müze yarımadasıdır. MÖ 7’nci yüzyılda Yunanistan’dan gelen ve yeni hayat alanı arayan Megaralılar tarafından kurulan Byzantion bugünkü Sarayburnu ve Ayasofya arasındaki alanı kapsardı.

Onlardan önce bugünkü Kadıköy’e yani Khalkedon’a yerleşenler; aslında ticari ve askeri yönden başarılı bir seçim yapmış sayılmıyorlar ama bitki örtüsü ve su kaynakları itibarıyla Kadıköy’ün İstanbul coğrafyası içinde hoş bir mevki olduğu malum. Bu sadece tarihi kaynaklarda değil, bizim kuşağın çocukluk hafızasında da yer etmiştir.

Kadıköy’ün zembereğinin kırılması 1960’lardan sonradır; hızlı şehirleşme, aşırı betonlaşma bu bölgedeki orman örtüsünü tahrip etti, iklimi bile değişti. Ab-ı havasından söz etmek artık mümkün değil. Yarımada İstanbul’unda ise hiçbir zaman hava ve su şairlerin methettiği kadar mükemmel, hatta sorunsuz değildi. Bizzat Topkapı Sarayı’nda mevcut olan ve kazı yapıldıkça ortaya çıkan sarnıçlar bile vazgeçin Büyük Kostantinopolis’i ve Osmanlı’nın büyük başkentini, küçük Byzantion için bile su temininin bir dert olduğunu gösterir.

Bazı binalar yıkılmalı

Roma İmparatorluğu devrinde İstanbul (yani Nea Roma) büyümeye başlamıştı. Hippodrom yani At Meydanı ikinci asırda Septimus Severus tarafından yaptırılmıştır ama kuşkusuz şehrin Mese denen Osmanlı devrinde Divan Yolu olarak bilinen Doğu-Batı hattı etrafındaki meydanların oluşması, önemli binalar İmparator Konstantin devrindedir.

Onun 332’de törensel olarak temelini attığı bu şehir, ilk anda kuzey-güney çizgisi olarak bugünkü Yenikapı-Fener arasında bitiyordu. Bundan 100 sene sonra İmparator II. Theodosius devrinde halihazırdaki surlarla şehir genişledi. İstanbul artık Kostantinopolis, kurucusunun adını hakkıyla taşıdı ve bin yıl dünyanın metropolü oldu.

Bir yüzyıl sonra, 6’ncı asrın ortasında büyük imparator Justinyanus şehri Ayasofya ile taçlandırdı. Bin yıl boyunca herkes o mabedin binasına hasretle baktı.

İşte Sarayburnu-Ayasofya arası şehrin müze kesimi oluyor, uzun tarihten gelen abideleri ve dünyaca meşhur müzeleri ile müze yarımadası unvanını hak ediyor. İslam Eserleri Müzesi, Ayasofya, Aya İrini 19’uncu asırda müzeciliğimizin zirvesi ve Eski Şark ve Helenistik devir için çok önemli kaynak olan arkeoloji müzelerimiz, Topkapı Sarayı ve yeni kurulan İslam Bilim Tarihi Müzesi bu bölgede yer alıyor.

Halihazırda burada bazı yıkımların yapılması lazım, maalesef Anıtlar Kurulu üyelerinin garip kararları var. 1960’lar ve 70’lerde yapılan binaların bile yıkılmasına mani oluyor veya yarısının yıkılmasına izin veriyorlar. Oysa Gülhane Parkı alanının bu tip yapılardan temizlenmesi gerekir.

Gene aynı şekilde demiryolu hattı işlevini yitirdi. Bu sahanın yeşillik alan olarak eskiden olduğu gibi Topkapı Sarayı’na dahil edilmesi gerekir. İstanbul için bu gibi parkların önemi çok. Müzelerin ziyaretçi sayısı dengesiz, bunun üzerinde gelecek yazımızda duracağız.

Duyarlı ve tutarlı

Ece Temelkuran’ın “Ağrı’nın Derinliği” başlığı altında yayımladığı Ermeni konusuyla ilgili röportajları Ermenistan’dan başlayarak Fransa ve ABD’deki Ermeni diasporasının önde gelen isimlerini kapsıyor. Bu geniş bir alem çünkü hiç kimse ve hiçbir grup Ermeniliğe hakim değil; hakim olmak için her türlü pazarlama yöntemine başvuran lider adayları var. Ama bizim için asıl önemli muhatap Ermenistan’dır. Ermenistan Cumhuriyeti Ermenilerin yurdudur. Diaspora Ermenilerinin önemli bir yanı bu röportajlarla ortaya çıkıyor.
Ece Temelkuran’ın röportajları biraz takip ettiğim için söylüyorum, bilimsel alanda Jean Louis Mattei’nin kitabı neyse, son zamanlarda okuduğum en tutarlı mesajdır. Soru sormasını bilen, nadir gazetecilerimizden ve gayet hassas noktalara takılan ve çok iyi tasvirler yapan bir yazar. Ayrıntıya dikkatle bakmayı bilmek lazım. Son zamanlarda Ermeni konusunda basında çıkan en duyarlı ve en tutarlı çalışma olduğunu söylemeliyim.
Röportajların içinde özellikle “Amerika her zaman büyük bir şaka değildir”deki gibi Brownyan ve Smithyan ile yapılan röportajı ve Fransa’nın ünlü politikacısı Patrik Deveciyan’la olanı tavsiye ederim. Bu ikisiyle başlarsanız zaten arkası gelir, bir çırpıda okursunuz.

Afrodisias’taki yeni müze
Geyre Vakfı, Türkiye’nin ünlü arkeoloğu merhum Kenan Erim’i desteklemek için İstanbul’daki ünlü kişiler tarafından kurulmuştur. Rahmetli Sevgi Gönül, yeğeni Ömer Koç, Vural Gökçaylı, Belma Simavi, Monik Benardete gibi isimler bunların arasında yer alır.
Bir ilk sayılabilirdi çünkü imkansızlıklar içinde ve eski eserleri koruması zor bir bölgede hem kazı hem restorasyon bu sayede yürütülecekti. Kenan Erim bizdeki nadir arkeologlardan sayılır çünkü filolojik bilgisi de tamdı, Yunanca bilirdi.

Afrodisias; Efesos gibi Asya’nın büyük metropolü olan ve Miletos gibi ünlü bir merkez sayılan kıyı kentlerinden sonra zengin bir bölgenin başkentiydi, Roma imparatorluk yönetimi ço
k önem veriyordu. Hipodromu ve abideleriyle döneminde bile meşhurdu. Ayrıca şehir bir heykeltıraşlık merkeziydi. O nedenle eski dünyanın en ünlü antik, Helenistik kopyaları yanında Roma devrinin ünlü portreleri, heykelleri ve lahitleri hem sanat hem de tarihi kaynak olma bakımından çok önemlidir. Afrodisias bugünün arkeolojisi için heykel cennetidir ama bu vasfından dolayı da “hep kaz, restorasyonu boşver” zihniyeti hâkim olabilirdi.

Şehrin Nikai Sebasteion denen ünlü anıtsal caddesi Roma tarihçileri için bir hazinedir. Bütün imparatorların zaferleri Roma “patrici”lerini yani şehrin kurucu ailelerinin kökenini temellendiren mitolojik sahneler ve imparatorluk eyaletlerini temsil eden kabartma portre ve isimler bu cadde üzerindeydi. Kazılarda çıkan malzemeyi, rahmetli Sevgi Gönül ve tanınmış bağışçılar bir ayrı galeride toplayıp teşhir etmek kararı aldılar ve Afrodisias müzesinin bitişiğinde bir galeri inşa edildi.

Geçen cumartesi bu galerinin açılışı yapıldı, bir müze gezmenin gerçekten ilgi uyandıracağını ve bilgi verebileceğini burada görmek mümkün. An şart ki, güzel bir katalog basılsa… Türkiye müzeleri bir yandan mali ve bilimsel tıkanıklıklarla boğuşuyor, bir yandan yurttaşların ilgisi artıyor. Afrodisias’a destek olan Geyre Vakfı bu gelişmenin önemli bir örneği, sayısının artması temenni edilir.