RUH ADAM
RUH ADAM

A – ÖZET

Roman, karısı üzerine bir başkasını sevdiği için, rûhu asırlar boyu ıztırab çekmeye mahkûm edilmiş Yüzbaşı Burkay’ı konu alan bir Uygur masalıyla başlar. Masalın yorumuyla asıl vak’aya geçilir.

Selim Pusat, üç yıl evvel fikren kralcı olduğunu gizlemeye lûzum görmediğinden, arkadaşı Şeref’le birlikte Harp Akademisi son sınıftan atılmıştır.Suçsuzlukları anlaşıldığı hale, rütbeleri alınmış ve itaatsizlik suçundan ikişer yıl hapis yatmışlardır. Bu süre içinde Selim’in karısı lise edebiyat öğretmeni Ayşe bakanlık emrine alınmış, hapisten çıktıktan sonra en yakın arkadaşı Şeref intihar etmiştir.

Üç yıl üzerine Ayşe eski vazifesi iade olunarak liseye dönmektedir. Son sınıflardan birinde Aydolu, Nurkan ve bilhassa da Güntülü isimli genç kızlar; güzellik, terbiye ve bilgileri ile dikkatini çekerler.

Yaşamayı sadece askerlik noktainazarından değerlendiren bedbin ve ümitsiz Selim, bir akşam Çamlı Koru’da meçhulden gelen bir kadın sesinin okuduğu şiiri dinler ve birtakım tedailer duyar. O gece Leylâ Mutlak ve kambur bir cüce olan Yek ile karşılaşır. Leylâ, asıl adı Hanzâde olan bir prensestir ve Osmanlı tahtının varisidir. Yek, onu harekete geçmeye zorlamaktadır. Leylâ’yı evine götüren Selim, daha sonra da onunla karşılaşır ve genç kızın soylu güzelliğine karşı bir ilgi duyar.

Selim Pusat; karısı Ayşe vasıtası ile Güntülü, Aydolu ve Nurkan ile tanışır. Güntülü’ye karşı giderek aşka dönüşecek bir zaaf ve uzak bir beraberliği hatırlayamamaktan doğan bir ıztırab duyar. Nitekim evvelâ Güntülü’nün daha sonra da Şeref’in açıklamalarından ıztırâbının sebebini öğrenir. Selim, esasen Tanrıkut Mete ordusunun bir subayı olarak yaşamıştır. Yapılan sadakat sınamasında sevgilisini oklayamadığı için hayatına son verilmiştir. Oklanamayan sevgili ise Güntülü’dür. Selim’in bu macerayı tekrar yaşamaktan doğan ıztırâbı zaman zaman uzvî rahatsızlıklara dönüşür. Yek; Dr.Selim Key ve Osman Fişer kimlikleriyle de karşısına çıkar.

Nihayet aklı ve gönlü arasında gidip gelen Selim’in iç çatışması o kadar büyür ki, bir gece ilâhi bir mahkemede yasak aşk suçundan yargılanır. Kendisini savunacak anasından başka kimse yoktur. Onun, kaderi kendisininkine benzeyen ancak hatasını anlayarak intihar etmiş bulunan Yüzbaşı Kubudak’la vuruşmasına karar verilir. Vuruşma sonunda Selim düşer. Güntülü, Leylâ’ya duyduğu ilgiyi öğrendiği için Selim’i acılar içinde bırakıp gider. Leylâ da bilinmeyen bir yere gitmiştir. Selim, duvardaki gençlik resminden inerek yok olur.

Ülker adında bir gençkızın telepatik olarak algılamasından, Yüzbaşı Burkay’ın rûhunun hâlâ ıztırab çekmekte olduğu anlaşılır.

B-ROMAN HAKKINDA TANITICI BİLGİ

Hüseyin Nihal Atsız’ın romanları içinde neşir sırasına göre altıncı ve sonuncu sırada yer alan Ruh Adam, ilk defa 1972 yılında basılmıştır.[1]İkinci baskısı 1974, üçüncü baskısı 1977 ve dördüncü baskısı da 1980′de Ötüken Yayınevi tarafından yapılmıştır.[2] Ruh Adam romanının baş erkek kahramına verilen Selim Pusat adı, aynı zamanda Atsız’ın kullandığı takma adlardan bir tanesidir.

İkiyüzdoksanbir sahifelik bir roman olan Ruh Adam (metin kısmı beşinci sahifeden başlar) hacim bakımından Bozkurtların Ölümü’nden sonra yazarının ikinci geniş romanıdır.[3] Roman, numaralandırılmış fakat adlandırılmamış otuzbir bölümden meydana gelmiştir. Vak’a ile bağlantısı bakımından bu bölümlerin hacimlerini tanımak gerekir. Ruh Adam’da bölümler altı ile onbir sahife arasında değişen hacimlere sahiptirler. Romanda;

6 sahifelik 1 bölüm 7 ” 10 ” 8 ” 10 ” 9 ” 2 ” 10 ” 7 ” 11 ” 1 ” vardır.

İki yüz doksan bir sahife gibi pek de küçük sayılamayacak bir eser içinde görülüyor ki yazar, bölümleri altı ile on bir sahife arasında değişen altı ayrı çeşit hacimde şekillendirmiş. Bu bir tesadüf değilse yazar, bilinçli bir tavırla romanını bir şiirin mısraları yerine geçebilecek kısa ve çarpıcı bölümlerden dokuma yoluna gitmiş demektir. Nitekim anlatıcı-bakış açısı bahsinde ele alınması daha uygun bir tavırla yazar; bölüm sonlarını kısa, küçük fakat etkileyici sükûtlarla noktalamakta, böylece okuyucuda bir takım şoklar yaratmakta ve bu sarsıntıların arkasından okuyucunun da fiktif âlemde üretme faaliyetine katılmasını sağlamaktadır.

C-MESAJ

Ruh Adam, Türk Edebiyatı’nın üzerinde çok konuşulan fakat az yazılan yeni romanlarından biridir. Bu yüzden taşıdığı mesaj hakkında -varsa- farklı görüşleri değerlendirebilme imkânından şimdilik mahrumuz. Biz burada romanı kendi bütünlüğü içinde verdiği ipuçlarından hareketle değerlendirmeye ve mesajını tespite çalışacağız.

Roman, iç içe iki vak’adan kurulmuştur. Bunlardan ilki baştaki Uygur masalında, diğeri ise esasen bunun devamından ya da izdüşümünden başka bir şey olmayan Selim Pusat’ın hayatı hikâyesinde şekillenir. İlk vak’a yani masalın taşıdığı tez, fenalığın cezasız kalmayacağı prensibi üzerinde kurulmuştur. Yüzbaşı Burkay evdeşinin iyiliğine kemlikle karşılık vermiştir. Ruhunun dünyaya her gelişinde ıztırablar içinde çalkalanması, masalda bu prensibin tezahüründen başka bir şey değildir. Nitekim Ayşe yirminci asırda yaşayan işinin ehli bir edebiyat öğretmeni olarak “eserin tezi fenalığın ceza görmesi üzerine oturtulmuştur” (s.12) der ve masalın mesajını verir.

Ancak Ruh Adam, irdelediği bütün sosyal, siyasal ve hattâ metafizik ve felsefî meselelere rağmen bir aşk romanıdır. Baştan sona kadar anlatıcı-yazar, determinist bir tavırla ferdin; nedenine, niçinine bir türlü vakıf olamadığı, önüne geçemediği aşk duygusu karşısındaki güçsüzlüğünü ve çaresizliğini irdeler; kader ve insan ilişkilerini sorgular. Güntülü, “sevginin niçini olmaz ki efendim …. çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız” (s.50) diyerek sevginin iradesi olmayacağını belirtir. Keza, aşk perspektifinden başlayarak genişleyen kader fikri, kader ve insan ilişkisine ışık tutmaya çalışan pasajlar romanın dokusuna adeta bir ağ gibi yayılmıştır: “İkibin yıl önceki macera tekrarlanıyordu. Kader bir kere çizilmişti. Hiçbir kuvvet onu değiştiremezdi” (s.239). “Beni yaratmadan önce kaderimi çizen sen değil misin? Suç işledimse yaptıran sen değil misin? Bunun savunmasını senden başka kim yapabilir” (s.263) veya “insanlar analarıyla babalarının dağ gibi ümitleriyle dünyaya geldikten sonra denizler gibi ümitsizlikler içinde boğularak kaybolup gidiyorlardı” (s.232) cümleleri bu bakımdan tipik birer örnektir.

Öyleyse yukarda sıralanan fikirlerin desteklenmesiyle Ruh Adam romanında, masalda yer alan “fenalığın ceza görmesi” tezinin karşısında asıl vak’a dokusunda yer alan ikinci bir tez şekillenir ki bu romanın asıl mesajıdır. Yani bu romanda birbirine bağlı iki vak’a gibi görünen Uygur masalı ve Selim Pusat’ın hayatı esasen romanda farklı iki tezin irdelenmesi için yaratılmış fiktif âlemlerdir. Bu bakımdan Ruh Adam’ı kutupluluk ilkesinin [4] uygulandığı bir roman olarak düşünmek de makul olur. Yani insan aşk ve kader karşısında söz sahibi midir, değil midir? Roman insanın aşkı ve kaderi karşısındaki ürpertici acizliğini vurgulayacak tarzda Selim Pusat’ın reel âlemden çekilmesi sembolüyle sona erer.

Esasen; insanın kaderi karşısındaki acizliği şeklinde özetlenebilecek olan bu mesaj, Prof.Dr.Mehmet Kaplan’ın teşhisiyle “doğuya yüzyıllardan beri ezen bir felsefe”nin[5] ifadesidir. Ancak Tanzimat ile akıl unsurunun ön plâna çıkması, müslüman Türk insanında bu bunalımın netleşmesine zemin hazırlar. Nitekim Ziya Paşa’nın ünlü Tercî’-i Bend’indeki,

Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze-famda Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir

beyti bu bakımdan çok mânidardır. Şübhesiz Selim Pusat ile Tanzimat aydınının trajedisi arasında somut bağlantı kurma çabaları, bu incelemenin konusu dışında kalır. Ancak her iki tipte de akıl ile gönül arasında kalmışlığın yarattığı hikâyenin yaşandığına dikkat etmek gerekir.

D-VAK’A

Ruh Adam romanı, yayınevi tarafından okuyucuya; “Ruh Adam Türk edebiyatında pek alışılmamış çeşitte bir romandır.Müellifin tarihî romanlarını okumuş olanlar bir tarihî roman gibi başlayan bu eserin öyle olmadığını görecek, sayfalar ilerledikçe kendilerini aşırı bir sembolizmin içinde bulacaklardır” şeklinde takdim edilir. Gerçekte yayınlandığı yıllar için Ruh Adam, taşıdığı “olağanüstü” öğesi bakımından alışılmamış cinstedir. Diğer yandan romanı yayınevinin sunduğu gibi sadece sembolik açıdan değerlendirmek de onun edebî kıymetini ve vak’asını çözmek için belki gerekli ancak yeterli olamamaktadır. Öyleyse Ruh Adam romanını, soyuta tahammülsüz bir tavırla “olağanüstü” öğesini birtakım halüsinasyonlar olarak değerlendirerek ya da semboller vasıtasıyla çözmeye çalışan eleştirmen, fazla birşey bulamayacaktır.

Romanda bir asıl bir de çekirdek olmak üzere iki vak’adan söz etmek gerekir. Yazarın şeklî yapı içinde otuz bir kısa bölüm halinde verdiği Ruh Adam romanının vak’a yapısını daha iyi anlayabilmek için onu orijinal bölümlenmesinin dışında dört ayrı kısma ayırabiliriz.Baş kahraman Selim Pusat’ın ruhundaki değişiklikler vak’ayı şekillendirdiğinden, bu kısımlamada kıstas Selim’in ruh halleri olacaktır. Esasen 1. ve 31. bölümleri, Ruh Adam romanında reel zaman ile sınırlanmış asıl vak’anın dışında dahilinde değerlendirmek gerekir. Bu durumda 1. ve 31. bölümler, söz konusu asıl vak’aya göre giriş ve bitiş olarak değerlendirilmelidirler. Asıl vak’a ise 2. ilâ 30. bölümler arasındaki bir hacimde şekillenir. Psikolojik ağırlıklı olan bu vak’a, başlangıçta bir karar ve irade adamı olan, hayata yalnızca askerlik noktai nazarından bakarak bu uğurda geleceğini mahveden bir yüzbaşının psikolojik bir değişime uğrayarak; aşkı inkâr çizgisinden “bütün kâinatıyla” yaşama çizgisine gelmesinin hikâyesidir. Selim Pusat’ın kendi nefsine karşı verdiği mücadele olarak gelişen ve onun varlar âleminden çekilmesiyle neticelenen bu vak’ayı, kahramanın ruhundaki gelişmelere göre üç kısımda incelemek mümkündür. İlk kısım 2. ve 13. bölümler arasında seyreder ve Selim Pusat’ın başlangıç psikolojisi üzerinde şekillenir. Kısma rengini veren söz konusu psikoloji; bedbinlik, bezginlik, melânkoli, gayesizlik ve mutsuzluk gibi negatif ruh hallerinden renk alır. İkinci kısım 14. ve 25. bölümler arasında şekillenir ve Selim’deki aşk psikolojisi etrafında gelişir. Esasen onun aşkını kendi kendisine itirafı ancak 20. bölümde zuhur edecektir. Fakat romanın dokusu bunu okuyucuya 13. bölümden itibaren göstermeye başladığı için, kısmı 13. bölümde açmak uygundur. Nihayet ikinci kısımda giderek yükselen bir akıl-gönül çatışması grafiğinin finali diyebileceğimiz üçüncü kısım da 26. ve 30. bölümler arasında yer alır. Dikkat edilirse asıl vak’ayı oluşturan üç kısımdan birinci ve ikinci, onikişer bölümle eşit hacme sahiptirler. Bunun mânâsı kahramanın ruhundaki birbirine zıt ve çatışmayı doğuran iki tezahürün roman içinde dengelenmiş olmasıdır.

Romanın iç ve dış kısımlanması arasındaki bağlantıyı daha rahat görebilmek için şöyle bir tablodan faydalanalım :

2 3 4 5 6 7 8 9 …13 14 15 16 17…25 26 27 28…30
Birinci kısım İkinci kısım Üçüncü kısım
karar ve irade aş ve gönül final

Yukarıdaki tablodan da net bir şekilde görüldüğü gibi Ruh Adam romanının vak’ası, eşit hacimdeki ilk iki kısımda karar ve irade ile aşk ve gönül çatışmasının sergilenmesi nihayet üçüncü kısımda da bu çatışmanın neticelerinin sorgulanması şeklinde bir sistemi bağlıdır. Nihayet giriş ve bitiş bu vak’ayı baştan ve sondan saran bir çerçeve fonksiyonundadır.

G i r i ş kısmı, 5. ve 14. sahifeler arasında yer alan 1. bölümden ve çekirdek vak’ayı ihtiva eden Uygur masalı ile bunu asıl vak’aya bağlayacak bir geçiş sahnesinden ibarettir. Çekirdek vak’a; zaman, mekân, şahıs kadrosu kombinezonlarıyla asıl vak’adan tamamen farklı ancak iskelet olarak ona tamamen benzerdir. Asıl vak’ada tekrarlanacak macera burada ilk defa anlatılır. Yüzbaşı Burkay, evli olduğu halde Açığma Kün’ü sevmiş, onunla beraber olabilmek için evdeşini kurban vermiştir. Ancak evdeşi “ölürken ellerini göğe kaldırıp beddua” etmiş; “kıyamete kadar dünyaya her gelişinde rûhun ıztırap içinde çalkansın” demiş ve “Tanrı bu dileği kabul” etmiştir (s.7-8). İşte “o günden bu güne kadar bin yıl geçtiği halde”, “her bahar”, “çam ağacının yanında” Burkay’ın ruhu ağlamakta ve ıztırab çekmektedir.

Asıl vak’a, buradaki “ruhun dünyaya her gelişi” esprisi üzerinde şekillenir. Bu espri romanda da bahsi geçen “tenâsüh akidesi”dir.’s.14) Ancak dikkat etmek gerekir ki, tenâsüh akidesinden ziyade sebep olduğu vak’anın yarattığı çatışma asıl vak’ayı doğurur. Ruh Adam romanının tenâsüh akidesi hakkındaki bilgilendirmesi sadece iki cümleden ibarettir (s.14).

Asıl vak’ayı oluşturan b i r i n c i kısım 2. ve 13. bölümler arasında şekillenir. Kısım; hayata sadece askerlik açısından bakan bir karar ve irade adamının; aşkı kabul etmeyen, kadın güzelliğini önemsemeyen psikolojisinin gösterilmesine tahsis edilmiştir. Her sahne Selim’deki bu yapıyı vurgulamak amacıyla şekillendirilmiştir. Zira ikinci kısımda Selim, aşk psikolojisini yaşamaya başlayacaktır. Anlatıcı yazar ilk kısmı böylesine katı çizgiler içinde şekillendirmekle vak’adaki değişimin etki ve gücünü tebarüz ettirme gayesini gütmektedir.

Anlatıcı yazar Selim’i son derece bedbin, üzgün, kırgın ve ümitsiz gösterir, yaşamaktan zevk almamasını ustalıklı sahneler düzenleyerek okuyucuya sunarken, sağlam psikolojik sebepleri sergileyerek organik yapıda tutarlılık sağlamayı da başarır. Geri dönüşlerle özetlenen art zamanlı vak’alar Selim’deki menfî ruh hallerinin sebebidir. Bizzat kendisi bunu şöyle ifade eder: “Ordudan mı kovuldun? Sana vatan haini mi dediler? Şeref gibi bir arkadaş mı kaybettin?” (s.100-101).

Birinci kısımda, çekirdek vak’anın izdüşümleri çok geçmeden boyutlanmaya başlar. Bu evvelâ Selim’deki bir takım tedailer ve bazı şeyleri hatırlayamamaktan doğan ıztırab şeklinde gösterilir:

“Yine beyninde garip şeyler oluyor, kendisini çok eski zamanlara götürüyordu. Son günlerde onda acaip bir hal peyda olmuştu. Bir hadise, bir söz onda anlaşılmaz tedailer yaparak asırlarca evvelki bir zamanı, bir şahsı düşündürüyor, kendisi o zaman varmış da o hadiseyi veya şahsı hatırlıyormuş gibi oluyordu”(s.68-69).

Çamlı Koru’da “kendisini ebedî karanlığa çağıran bu kadın sesini o bir yerde daha duymuştu”r, “birdenbire unutulmuş eski bir sevgiliyi hatırlar gibi ol”ur, “fakat içindeki garip bir duygu bu biliş ve hatırlayışın zamanını çok eski, inanılmayacak kadar eski zamanlara” götürür (s.73) ilh.Tenasüh akidesi vak’alaşmaya başlarken, kader fikrinin kaçınılmazlığı çevresinde göstermeler belirmeye başlar. Evvelâ Yek’in, daha sonra birkaç kahramanın ortaklaşa kullandıkları cümle bir leitmotiv oluşturur: “Siz de kendinizden yirmibeş yaş küçük bir kıza âşık olabilirsiniz”(s.102). Nihayet evvelâ Güntülü’nün daha sonra da Şeref’in açıklamasıyla romanın kaderini taşıyan vak’a açıklanır. Böylece çekirdek vak’a ile asıl vak’a arasında organik bağ sağlanmış olur. Buna göre Selim, Tanrıkut Mete ordusunda yapılan sadakat sınaması esnasında sevgilisini oklayamayan ve bu yüzden hayatına son verilenlerden biridir.

İ k i n c i kısım, bundan sonra Selim’deki aşk psikolojisinin tezahür ve tekâmülüne ayrılmıştır. Bir aşk romanı olduğunu düşündüğümüz Ruh Adam’da, mutlak bir güç ve kaçınılmaz bir kader gibi kahramanı takip eden aşk duygusunun yaşatılması için Selim Pusat’ın karşısında baştan beri iki aday vardır. Bunlardan biri Osmanlı tahtının varisi ve asıl adı Hanzâde olan Leylâ, diğeri ise soyu sopu belli olmamakla beraber olağanüstü denebilecek bir güzelliği ve rûha işleyiciliği olan Güntülü’dür. Çeşitli vesilelerle hayatına karışan bu iki genç kız, Selim’in evli olması gerçeği etrafında bir takım çatışmalar ve vak’a yapısı içinde birbirine çakışık üç tane “ezelî aşk üçgeni” doğurur.

Dramatik ilişkileri gösteren bu şemada görüldüğü gibi, ortak kahraman Selim’dir. Üç ilişkide de Selim, çatışmayı sağlama fonksiyonu ile yükümlüdür. O olmasa, vak’a denilen şey de ortadan kalkar. Aynı şemada dikkat çeken bir başka nokta da Ayşe ve Leylâ’nın farklı tabanlarda yer almalarına rağmen, ortak değerler kombinezonu içinde ve Güntülü karşısında yer alıyor olmalarıdır. Güntülü özellikle çok güzel ancak soyu sopu belirsizdir (s.229). Böylece sadece fiziksel güzelliğin ve aşkın sembolü olarak fonksiyon yüklenir. Buna karşılık Ayşe vefakâr ve çilekeş bir eş olarak evlilik müessesesini, Leylâ da Osmanlı tahtının varisi ve kendisine has bir güzelliğin sahibi olarak asalet ve soy kavramlarını temsil ederler. Selim’deki çatışma aklı ve gönlü arasında gerçekleşirken Ayşe, Leylâ ve Şeref ile kendi nefsi, ortak değerler kombinezonunu oluştururlar. Ancak bütün bu değer hükümlerinin baskısına rağmen (Şeref de Selim’in şeref duygusu ve irade yanını temsil eder), Selim Pusat’ın Gültülü’ye karşı ilk zamanlar kendisine dahi itiraftan kaçınarak beslediği zaaf duyguları, giderek önü alınamaz bir aşka dönüşecektir. Öyle ki, ilk kısımda hayatı ve insanları birer karikatüre benzeten Selim, “Güntülü’yü seviyorum. Hayatımın ve kâinatımın en büyük gerçeği bu”(s.224) itirafında bulunacak, “hattâ ne garip şu anda yaşamayı tatlı” bulacaktır (s.222). Selim’in aşkı kabulü ile ikinci kısımda vak’a yapısı da tamamlanmış olur. Artık ilk kısmın karar ve irade adamlığı ile ikinci kısmın aşk ve gönül insanlığının hesaplaşmasına sıra gelmiştir. Romanda bu sorgulamanın yapıldığı final kısmı 26. ve 30. bölümler arasında yer alan ü ç ü n c ü kısımdan ibarettir.

Ü ç ü n c ü kısım bir mahşer sahnesi ile başlar ve Selim ile birlikte aslî kahramanlardan bazılarının vak’a sahnesinden çekilmesi ile sona erer. Söz konusu mahşer sahnesi, baştan beri irdelenen akıl-gönül çatışması ve bunu doğuran yasak aşk meselesinin cevabının arandığı ve hiç şübhesiz sembolik olarak değerlendirilmesi gereken , soyut anlamlı bir sahnedir. Sahnenin ilk kıymeti herşeyden evvel ferdin bu yasak duygular fırtınası içinde çektiği acının boyutlarını tebarüz ettiriyor ihtişamda seçilmiş olmasıdır. Bunu bizzat İsrafil, “Selim Pusat’ın gönlünün içindeki feryatlar o kadar acı ve görültülü idi ki, insanlar duysa hep ölür, benim sûrumu öttürmeme lüzum kalmazdı”(s.250-251) şeklinde ifade eder. Bu sahnede Selim Pusat’ın sadece yaşadığı toplum adına değil, gelmiş geçmiş ve hattâ gelecek bütün dinî ve sosyal hükümler adına yargılanması yapılır. Nitekim bu sahne boyunca Selim hakkında konuşan ve onu yargılayanlar Zerdüşt, Buda, Hz.Muhammed gibi bazı hak yada bâtıl din peygamberleri ile; Alp Er Tunga, Tanrıkut Mete, Atillâ, İstemi Kağan, Alp Arslan, Temuçin Cengiz Kağan, Aksak Temir gibi Türk tarihinin muhtelif devirlerinden ve Selim’in hayranlık duyduğu kahraman ve komutanlar; annesi, babası ve dedesi gibi yakın akrabaları ve nihayet suçlu olduğunu bile bile onu savunan Çiçi Yabgu, Kür Şad, Kül Tegin Çağrı Beğ ve Oruç Reis gibi tarihî şahsiyetlerdir.

Romanın tematik ve dramatik çözümü mahşer sahnesinin neticesi ile belirlenir. Bu; anlatıcı yazarın yasak aşk suçuna biçtiği değer hükmüdür. Bütün gelmiş ve geçmiş insan ve felsefelerin Selim’i suçlu bulmasına rağmen, Ulu Mahkeme bile onun suçluluğuna bir anda karar veremez.

“Haklı olan, suçsuz olan güçlü olur. Suçlu olup olmadığının ortaya çıkması için seçme bir bahadırla …. hayatı sana benzeyen fakat suçunu anlayarak kendisini öldüren Yüzbaşı Kubudak’la vuruşacaksın”(s.265)

kararı alınır. Vuruşma bir gece Çamlı Koru’da yapılır. Kubudak’ın şahsında Selim ayrı ayrı beş kişi ile vuruşur. Bunlar Kubudak, Yek, Leylâ’nın nişanlısı, Şeref ve nihayet kendi gençlik halidir. Gerçekte Selim herşeyden evvel ve fazla kendi nefsiyle vuruşmaktadır. Vuruşmanın neticesinden her okuyucunun kendine göre bir yorum çıkarma hakkı vardır. Düşen ancak ölmeyen, rakibinin yanağında derin bir yara açan Selim acaba tam mânâsıyla yenilmiş midir veya yenmiş midir? Bu sorulara net cevap vermek mümkün değildir. Ancak Selim’in vuruşmadan sonra bedense olarak iyileştiği ve varlar âleminden yine kendi iradesi ile çekildiği düşünülürse, onun kendi nefsi hakkındaki hükmü yine kendisinin verdiği ortaya çıkar. Zira Selim iyileştikten sonra artık ne Leylâ, ne Güntülü ve ne de Şeref kalmıştır. Hepsi birer vesile ile vak’a sahnesinden çekilmişlerdir. Öyleyse aşkı, şerefi ve asaleti kalmayan bir insanın var olması da mümkün değildir sonucunu sezdirererk Selim’in de yok olduğunu düşünebiliriz. Öyleyse Ruh Adam romanı, yasak aşk suçunu tıpkı muhteşem mahkemenin muhteşem cevapsızlığı gibi yargılayamamış, insanı aşkı, sevabı ve günahı ile çözülemeyen kompleks bir bütün olarak kabul edip tıpkı Selim’in sessizliğe karışması gibi susmayı tercih etmiştir. Sübhesiz bu muğlak sonlanmayı romanın vak’ası adına bir zede saymamak gerekir. Çünki unutulmamak gerekir ki baştan beri zaten yapılmak istenen insandaki bu kompleks yapının kader ve aşk karşısındaki tezahürlerini ve bilinmezliklerini sunmaktan ibarettir.

Romanın b i t i ş kısmı ise, giriş kısmının bir simetriği olarak farklı zaman, mekân ve şahıs kadrosu kombinezonlarında şekillenir. Ülker adlı bir gençkızın telepatik olarak Yüzbaşı Burkay’ın ruhunun hâlâ ıztırab çektiğini algılamasından ibaret bir bölümdür. (31.bölüm) Böylece Uygur masalında belirtilen çekirdek vak’anın hâlâ devam ettiği gösterilir.

OLAĞANÜSTÜ ÖĞESİ:

Ruh Adam romanında vak’a bahsi içinde ele alınmasını uygun bulduğumuz çok önemli bir öğe de kuşkusuz olağanüstü öğesi ya da bir başka deyişle d ü ş s e l l i k’tir.[6] Destan ve masal türlerinin tabiî gelişimi neticesinde şekillendiği düşünülebilecek roman nevi genellikle “güzerân etmemişse bile güzerânı imkân dahilinde” olarak düşünülmüştür. Özellikle bizde Cumhuriyet dönemine kadar romancı realiteye aykırı hiçbir motif kullanmamaya özen gösterir. Batıda durum daha farklıdır. Rüzgârlı Bayır, Ulysses, Flecker’s Magic, Tristram Shandy ve Sihirli Flüt gibi romanlarda olduğu gibi, olağanüstü öğesine yer verilebilir.

Tanzimat ve geçiş yıllarının; eski edebiyat ve halk hikâyecilik geleneğinin etkisi altında olağanüstü rastlantılara itibar eden romancısı, Namık Kemal hamlesinden sonra uzun yıllar realiteye aykırı olandan şiddetle kaçacaktır.

Türk romanında temkinli bir yaklaşımla olağanüstü öğesinin kullanımını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur(1949) romanıyla başlatmak mümkündür.1 Romanın son sahnesinde ölmüş olmasına rağmen Suat, Mümtaz’la konuşur, ona şiddetli bir tokat vurur, Mümtaz düşer. “Kalktığı zaman yüzü gözü kan içinde”dir, “ilâç şişeleri avcunda kırılmıştı”r. Anlatıcı yazar bunun bir hallüsinasyon olmadığını göstermek için, Mümtaz’ın yaralı olduğunu Macide’ye de gösterir (s.356). Keza, hikâye roman türlerinin kesin bir sınırla ayrılamayacağını düşünürsek, Huzur’dan daha evvel yayınlanan Abdullah Efendi’nin Rüyaları(1943) hikâyesinde de Tanpınar’ın söz konusu öğeyi kullandığını görürüz. Aynı dönemde bir başka yazar, Peyami Safa da Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) adlı romanıyla hem anlatım tekniği [7] ve hem de düşsellik öğesi bakımından Türk romanında alışılmışın dışına çıkar.

II.Cihan harbine tekaddüm eden yıllar, dünya ölçüsünde pek çok sosyal ve kültürel meselede olduğu gibi, romanın yapısında da bir parçalanmaya ve yeni arayışlara yol açar. Bergson’un (1859-1941) zaman felsefesi net yansımasını Marcel Proust’un (1871-1922) yarattığı âlemde bulur. Garip tesadüf her ikisi de 1882-1941 yılları arasında yaşayan Virginia Woolf ve James Joyce, bilinç akımının örneklerini verirler. Böylece II.Cihan harbi arefesinin yoğun günlerinden başlayarak eski romanın yapısı değişir, yeni roman çığırı açılır.

Bizde de gerek Tanpınar, gerek Peyami Safa, romanın yenileşmesi dönemecinde yer alan sanatçılardır. Bu yüzden klâsik Türk romanından modern Türk romanına geçiş noktasında yer alan her iki sanatçının olağanüstü öğesine kapı açmalarını bir tesadüf olarak değerlendirmemek gerekir. Öyleyse Türk romanına olağanüstü ya da diğer adıyla düşsellik öğesi, modernleşme sürecene paralel olarak girmiştir.

Ruh Adam, sözünü ettiğimiz bu öğe bakımından son derece zengin ve dikkate değer bir romandır. Roman realite sınırları içinde şekillenmeye başlar, giderek artan bir tempoda olaylara karışan olağanüstü öğesi nihayet romanın bütün dokusuna nüfuz eder ve neticelenmeye rengini verir. Düşsellik özelliği taşıyan ilk sahne Selim’in Çamlı Koru’da meçhul bir kadın sesinden şiir dinlemesi hadisesidir. Bundan sonra Yek ve Güntülü etrafında olağanüstü olaylar birbirini kovalar. Yek, farklı kişiliklerle Selim’in karşısına çıkabilir, arka arkaya iki defa aynı hal içinde görülebilir (s.74-75), yarım saat evvel kapısından geçtiği halde Selim’e Erzurum’dan telgraf çekebilir (s.120), kafasında tahta bir kanepe parçalandığı halde, hiçbir şey olmamışçasına ortadan kaybolabilir (s.103), olacakları önceden bilerek Selim’e kendisinden yirmibeş yaş küçük bir kızı seveceğini söyleyebilir (s.102).Romanın olağanüstü öğesini benliğinde en fazla taşıyan kahramanı ise her halde Şeref’tir. Gerçekten olağanüstü öğesine müsait bir edebî tür olan trajedilerden gelme bir ıklimle Şeref, olağanüstü öğesini çok rahat kabul eder ve yaşatır. Çok çarpıcı sahneler halinde Şeref’in fotoğrafının yüzündeki ifade değişebilir (s.155), Selim’e görünür, onunla konuşur, hattâ Güntülü’nün kapısından içeri girmesine mani olur(s.229), yarası kanar, Selim’le el sıkışır, Selim’in eli ve çıkarken tuttuğu kapı tokmağı kanlanır(s.206), büyük mahkemeye gitmek üzere geçtiği yollarda kalbinden damlayan kan izleri görülür(s.248), mahkemeden sonra mezar taşındaki “arkadaşım” yazısı silinir sadece “Şeref” adı kalır(s.267). Bütün bunlar sadece Selim’in gördüğü ve Selim’in bakış açısından anlatılan şeyler olsaydı, hiç şübhesiz okuyucunun anlatılanların gerçekliği hususunda inancı sarsılacak, bu sahneleri ya bir takım hallüsinasyonlar olarak değerlendirmeye karkışacak ya da kitabı bir yana bırakacaktı. Ancak anlatıcı yazar, bilerek isteyerek kurduğu düşsellik ağının zedelenmesine izin vermez ve bu sahneleri romanın gerçeklik duygusunu en kuvvetle yaşatan kahramanı olan Ayşe’ye de zaman zaman idrak ettirir. Meselâ, Ayşe Şeref’in fotoğrafının gözlerinin nemlenmiş olduğunu ,fotoğrafın altında “güzel bir yazıyla Selim’e yazılmış olan ithaf”ın yok olduğunu görür (s.233). Selim’in elinde ve kapı tokmağında, Şeref’in elinden geçmiş kan izlerini farkeder (s.205-207). Okuyucunun Ayşe’nin muhayyilesinden şübhe etmesine imkân yoktur. Zira o baştan sona kadar; Selim, Şeref, Yek, Güntülü, Leylâ gibi kahramanlar etrafında olağanüstülükler yaşatıldığı halde, daima realite sınırları içinde gösterilen bir kahramandır.

Romanda diğer yandan gerçek hallüsinasyon sahneleri de vardır. Meselâ Güntülü’nün Selim’in masasındaki Şeref’in fotoğrafına karşı çıkması sahnesi bir birsamdır. Anlatıcı yazar bunu diğerlerinden farklı göstermiştir. Romanda realite ile olağanüstülük biri artarken diğeri azalacak şekilde devam eder ve nihayet vak’a Selim’in gerçek dışı bir şekilde yok olmasıyla sona erer.

Olağanüstü “insan,tabiat ve alet” unsurlarının Nihal Atsız’ın tarihî romanlarında önemli yer tutttuğuna işaret eden Sadık K.Tural, (Bozkurtların Ölümü’nde Kıraç Ata, yaz ortasında kar yağması, günlerce süren inanılmaz bir rüzgâr, ay’ın üç parçaya bölünmesi; Bozkurtlar Diriliyor’da Ay Hanım’ın yürekleri okuması, Urungu’nun Türkler’in kutu yükseldiği zaman yazısı parlayan bıçağı; Deli Kurt’ta ise olağanüstü bakışlarıyla Gökçen Kız tipi) söz konusu hadise ve tipleri “fantezya değil, romanın vak’a kuruluşu ve konunun işlenişi ile tamamen uygunluk taşıyan epik unsurlar” olarak değerlendirmektedir.[8]

Denebilir ki, anlatım tekniği bakımından klâsik Türk romanları arasında yer almasına rağmen Ruh Adam, olağanüstü öğesinin şuurlu ve tutarlı kullanımı ile modern Türk romanına örnek teşkil edebilir.

E-BAKIŞ AÇISI-ANLATICI PROBLEMİ:

Ruh Adam baştan sona kadar hakim bakış açılı bir anlatıcının III.T.Ş.”o” ağzından anlatımı ile tahkiye edilmiştir. Romandaki bu anlatıcı seyrek de olsa, zaman zaman varlığını hissetirmekten, araya görüşlerini sokmaktan çekinmez. Anlatıcının yazarla özdeşleştiği,onun zengin hayat tecrübelerinden faydalandığı da düşünülebilir. “Bir insanın kendisine kızması kadar yıpratıcı şey pek azdır” (s.154), “bir öğretmen için en büyük haz çalışkan, akıllı ve kavrayışlı bir talebenin sorulara cevap vermesidir” (s.52), veya “Selim Pusat da bütün insanlar gibi kendisini biraz yanlış ve eksik tanıyordu” (s.96) cümleleri yazarla özdeşleşen bu olgun ve hakim tavırlı anlatıcının belirdiği örneklerdendir. Anlatıcı yazarın zaman zaman Selim’le aynı görüşleri paylaştığı daha az olmakla beraber de Selim’den farklı düşündüğü görülür. Anlatıcı ile baş kahraman arasındaki görüş ayrılığı gerçi büyükbir meseleye dönüşmez ama zaman zaman hissedilir. Meselâ Selim din ve Allan’a karşı inancını, romanda fazla derinleştirilmeyen bir psikoloji ile kaybederken (s.39), anlatıcının samimi bir tarzda inanç sahibi olduğu görülür: “Fakat nasıl oldu bilinmez, galiba Allah’ın bir müdahalesiyle, yagıtay kararı kökünden bozdu” (s.47) örneğinde olduğu gibi.

Romanda özellikle şiir parçaları veya bütününün metne sokulmasıyla montaj, bunlardan bir kısmının ve bazı cümlelerin tekrarlanmasıyla da leitmotiv tekniklerinden faydalanılmıştır. Bu teknikler bakımından çok zengin bir roman olan Ruh Adamı’n vak’ası birinci ve otuzbirinci bölümlerde, yani simetrik olarak romanın başında ve sonunda yer alan bir parça etrafında şekillenir.Leitmotivleşen bu parça bir erkek ve kadın arasında geçen bir diyaloğu yansıtmaktadır: “Bir erkek ‘ıztırap çekiyorum, sen de beni seviyor musun’ diye ağlıyor, bir kadın da buna ‘sus, sus, bende ıztırap çekiyorum’ diye cevap veriyor”.

Romanın trajik kahramanı Şeref’in intihar etmeden evvel yazdığı “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum” notu ısrarla romanın tam beş yerinde tekrarlanır. Şeref’in intiharı ile Selim’in bir türlü hayatına son veremeyişi arasındaki tezat sık sık bu kısa not arkasından hissettirilir. Keza Harp Akademisi yıllarının pırıl pırıl ümit ve enerji dolu günlerini yansıtan Eski Arkadaşlar Marşı’ndan romanın iki yerinde (s.108. 158) bahis vardır. “Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı” mısra’ı Ayşe okula döndüğü gün onun psikolojisini yansıtacak şekilde kullanılır. Üçüncü bölüm içinde iki yerdeki kullanım (s.28-29), Güntülü’nün de aynı mısra’ı okumasıyla (s.58) gerçek bir etki atmosferi yaratır. Keza aynı mısra’ın etkileyici gücünden azamî derecede faydalanmak isteyen anlatıcı yazar, beşinci bölümde Ayşe’nin ruh halini belirtmek için ifadeyi cümle içine yedirerek kısmen ya da tamemen sıkça kullanır. Ruh Adam romanının asıl konusu bir karar ve irade adamı olan evli bir erkeğin kendisinden yirmibeş yaş küçük bir kızı sevmesidir. Nitekim bir defa Yek, bir defa da askerî doktor ağzından şu cümle tekrarlanır: “Siz bile kendinizden yirmibeş yaş küçük bir kıza âşık olabilirsiniz”(s.102,181).

Metin bir defa müstakil, dört defa da dörtlük sonunda kullanılan “Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın” mısra’ı aşkın kaçınılmaz bir kader olduğu fikrini teyid eder (s.73, 73, 134, 135, 92). Zaten iki ayrı yerde tekrarlanan “Onmaz kara sevdamızı kan söndürecektir” mısra’ı da aynı önüne geçilmez aşkın tedailerini uyandırır (s.67, 69).

Ruh Adam romanı daha başlangıcında metne monte edilmiş bir Uygur masalı ile başlar. Daha sonra bu montajların sayısı bir hayli artar. Geri Gelen Mektup adıyla Yolların Sonu’nda [9]yer alan ünlü şiir, gerçekten geri gelen bir mektup olarak metne monte edilmiştir. Selim’in evvelâ Çamlı Koru’da meçhul bir kadın sesinen daha sonra yine Çamlı Koru’da Güntülü’den dinlediği şiirin muhtelif mısraları da romanın bazı yerlerine serpilmiş bir bütün oluşturur. Böylece söz konusu her iki şiir de önüne geçilemez aşk temini yansıtırlar.

Buraya kadar dökümünü yaptığımız monte parçalar ve leitmotivlerin tamamı romanın organik yapısı ile bir bütünlüğü bulunan parçalardır. Yani vak’anın seyrini ve karakteristiğini biraz da bu parçalandan izlemek mümkündür. Anlatıcı yazar büyük bir kısmı zaten kendisine ait bulunan bu parçalarla romanının anlatım gücünü yüksek tutmayı ve şiirin çarpıcı etkisinden faydalanmayı azamî derecede başarmış görünür.

Romanda bunların dışında vak’a ile organik bağı olmaktan ziyade meselâ Selim’in ruh hallerini tebarüz ettirici ya da bir edebiyat öğretmeni olan Ayşe’nin öğrencileriyle sohbetini yansıtıcı mısra’ya da beyitler metine girmişlerdir. Ancak bunların Ruh Adam romanı içindeki kıymetleri hiç şübhesiz ilk grupta saydıklarımız kadar büyük değildir.

F-ZAMAN

Ruh Adam romanında zamanın düzenlenmesi vak’adaki giriş, asıl vak’a ve bitiş yapılaşmasına uygun olarak üç ayrı dilim halinde şekillenir. Bu bakımdan zaman ve vak’a arasında mutlak bir bağlantı vardır. Bunlardan ilki çekirdek vak’anın, içinde teşekkül ettiği geçmiş zamandır. İkincisi asıl vak’anın, içinde teşekkül ettiği şimdiki zaman, üçüncüsü de bitiş bölümünü içine alan ve şimdiki zamanın dışında kalan ,belki gelecek zaman diyebileceğimiz bir kesittir.

Uygur masalındaki vak’anın içinde teşekkül ettiği ilk zaman dilimi, asıl vak’a zamanına yani reel zamana (buna eş zaman da diyebiliriz) göre ikibin yıl evveline gider.Ancak bu vak’a Uygur masalının anlatma zamanına göre de geçmiş zamanlıdır. Masalın sonunda Burkay’ın macerası için “o günden bugüne kadar bin yıl geçtiği halde” (s.9) denmiştir. Demek ki gerçekte Uygur masalında anlatılan vak’a “bugünden belki ikibin yıl önce” (s.13), “Mete zamanında” (s.14) geçmiştir.

Çekirdek vak’a zamanından ikibin yıl sonra şekillenen reel zaman (eş zaman) 9.sahife ile otuzuncu bölüm sonuna kadar yayılmıştır ve asıl vak’ayı içine alır. Kronolojik bir seyir takip eden bu kesitin hangi yıllara tekâbül ettiği net olarak bildirilmemişse de bazı ipuçlarından hareketle tesbiti imkânı vardır. Safiye Erol’un Ciğerdelen’i yayınlanmış (bu roman 1946 baskılıdır), Harbiye’deki subayların kraliyet rejimi içinde yetiştiklerinden bahsedilmiştir (s.54). Ayrıca bu incelemenin dışında kalan bir konu olarak Selim Pusat’ın psikolojisi ile 1944 olayları arasındaki paralellikler de asıl vak’a zamanının 1940′lı yıllara oturtulabileceği görüşünü kuvvetlendirir. Romandaki vak’a zamanı yaklaşık bir yıl sürer. Asıl vak’anın başlangıcını teşkil eden Ayşe’nin okula dönme sahnesi “sonbaharın güzel, hüzünlü, serin” bir gününe rastlar (s.46). Asıl vak’anın sonunda ise tekrar “hüzünlü güz gelmiş, Ayşe okuldaki görevine başlamıştı” (s.278) denir. Bir yıllık bir vak’a zamanı, herhalde dramatik ilişkilerden ve olaydan ziyade psikolojik tezahürlerin ön plâna alındığı psikolojik roman türünde bilinçli bir sınırlı tutulmuşluğun ifadesidir.

Üçüncü bir kesit olarak otuzbirinci bölümde eş zamanın dışında bir zaman dilimine geçilir. Bu, asıl vak’aya göre gelecek zamanlıdır. Üç genç kızın sohbetini kapsayacak kadar kısa tutulmuş bir süredir. Sadece Ülker’in duyduğu seslerden Yüzbaşı Burkay’ın ruhunun hâlâ ıztırap çektiği anlaşılır (s.291).

Öyleyse romanda zaman bakımından ağırlığı, vak’ada olduğu gibi bitiş ve girişin dışında kalan geniş bir kesit yüklenmiştir.Zaman bahsi içinde söylenebilecek son şey, anlatıcı yazarın romantik bir tavırla kahramanının ruh halleri ve olaylar ile zaman arasında bir bağlantı kurma çabasıdır. Öyle ki önemli gelişmelerin hemen hepsi “yağmurlu ve rüzgârlı” havalarda gösterilir. Selim dolaşmak için “kimsenin bulunmadığı akşam saatlerini yahut yağmurlu ve rüzgârlı havaları seç”er (s.707). Leylâ ile ilk karşılaşması, meçhulden gelen kadın sesinin okuduğu şiiri duyması “çok rüzgârlı bir akşam”da cereyan eder(s.71). Romanın başında ve sonunda yer alan biri beşerî diğerî ilâhî karakterli iki mahkeme sahnesi de rüzgârlı gün ve gecelerde gerçekleşir(s.46, 267). Selim’in Kubudak’la vuruşması da böyle bir havada olur (s.268). Yine simetrik olarak asıl vak’anın başında ve sonunda yer alan Ayşe’nin okula dönmesi hadisesi hüzünlü sonbahar günlerine rastlar (s.46, 278) ilh.

G-MEKÅN

Kahramanın ruh hallerinin alabildiğine geniş boyutlarda irdelendiği psikolojik/sembolik bir roman olan Ruh Adam’da, zaman gibi mekân da sınırlı tutulmuştur.Zamanın üç dilime ayrılması gibi bu romanda mekânı da vak’aya bağlı olarak üç ayrı kısımda incelemek mümkündür. Giriş kısmında çok uzak bir mekân kullanılmış, masaldaki vak’anın cereyan yeri olarak “belki bugünkü Moğalistan” sınırları içinde kalan(s.290) Kamlançu ülkesi seçilmiştir.

Asıl vak’ada geniş mekânın hangi şehir olduğu belirtilmemiştir. Ancak bunun büyük bir şehir olduğu düşünülebilir. Daha dar mahiyetli bazı mekânlar yirmidokuz bölümlük asıl vak’a boyunca netleşerek ön plâna çıkarlar. Bunlardan ilki Selim’in yaşadığı evdir. Yirmidokuz bölümlük asıl vak’anın ön bölümünde ev kısmen ya da tamamen görüntüdedir. Kendisini içine ve evine kapatan Selim için ev hem bir hapishane hem de bir korunak fonksiyonundadır. Keza ruh tahlillerinin derinleştirilebilmesi bakımından ev uygun bir mekândır. Leylâ’nın evi, Selim’in dairedeki çalışma odası ve Güntülü’nün evi de daha az olmakla beraber görüntüye girerler.

Ancak romanın mekân odağı fonksiyonu çok net bir tavırla Çamlı Koru’dur. Giriş’te Açığma Kün’ün çam ağacının yanına geldiği belirtilir(s.5). Asıl vak’a içinde de hemen hemen bütün önemli olaylar Çamlı Koru’da meydana gelir. Selim meçhulden gelen kadın sesini ilk defa Çamlı Koru’da duyar. Yek’i ve Leylâ’yı orada tanır, Güntülü kendisine ezelî macerayı orada açıklar (bu, vak’a düğümünün çözülmesi olarak da düşünülebilir), ilâhî mahkemenin sonunda alınan karar gereği vuruşma orada gerçekleşir, Selim bir çam ağacına yaslanan Güntülü’yü görünce hatırlayamamaktan ıztırab duyar ilh….

H-ŞAHIS KARDOSU

Olaylar gibi şahısların da sembolik seviyede değer kazandığı bu romanda karakterler çok net çizgilerle çizilmişlerdir.Romanın baş kahramanı hiç şübhesiz esere dolaylı yoldan adını veren Selim Pusat’tır. Ayşe, Leylâ, Şeref, Güntülü ve Yek’e birinci dereceden kahramanlar olarak bakmak mümkündür. Bunların dışında ikinci dereceden ve dekoratif mahiyetli kahramanlar da vak’a içinde görüntüye girerler. Çekirdek vak’adaki şahıs kadrosu asıl vak’a içindeki kadro ile paralellik gösterir. Uygur masalının kahramanlarından Burkay, Açığma Kün, evdeş ve Şeytan, asıl vak’a içinde farklı kişiliklerle netleşen karakterlerdir.

Denebilir ki bu romanda herşey ve herkes, hattâ o kadar ışıklı ve cazip varlığına rağmen Güntülü bile Selim için vardır.Selim okuyucu karşısına roman boyunca farklı iki kimlik ile çıkar. İlk psikolojik yapısı içinde Selim hayata yalnız askerlik noktasından bakan bir erkek olarak şekillendirilir. Şeref’in çok sık tekrarladığı “karar ve irade adamı” tavsifi, Selim’in aşkı “işsiz güçsüzlerin işi sayması gibi ipuçlarıyla bu tip aydınlatılır. İkinci psikolojisi ile Selim bu yapısından farklılaşma gösterir. Değişiminin nedeni içine düştüğü aşk psikolojisidir. Fakat ilk kısımdaki karakter özelliklerinden de tamamen sıyrılabilmiş değildir.

Romanın baş erkek kahramanı Selim Pusat, çekirdek vak’adaki Burkay’ın paralelidir. Keza, baş kadın kahraman diyebileceğimiz Güntülü de çekirdek vak’adaki Açığma Kün’ün karakter özellikleriyle donanmıştır. O, aşkın öbür yarısındaki gelişimi paylaşır. Ancak Selim’in ruhundaki psikolojik tezahürlerin çok net olarak verilmiş olmasına rağmen, okuyucu Güntülü’nün ruhunu aynı netlikle takip edemez. Zaten romanda anlatıcı yazar dikkatlerin baş kahramanın psikolojisi üzerinden kaymasını önlemek endişesiyle Selim dışındaki kahramanları ruhen fazla derinleştirmez. Güntülü hem Selim’de aşk tezahürü yaratmak ve hem de aşkı ve güzelliği sembolize etmek fonksiyonlarını yüklendiğinden , olağanüstü denilebilecek boyutlarda güzel çizilmiştir. Bu fizik ile o, Atsız’ın diğer romanlarındaki bir kısım kadın kahramanlarla birleşir. Bu güzellikte derin ve değişken bir yan vardır. Kadın güzelliğini özellikle gözlerde toplamayı seven anlatıcı yazar, Güntülü’de de en güzel yer olarak gözleri vurgular. Bunlar devamlı değişen, zaman zaman menekşeye, zaman zaman da elâya dönen; zaman zaman uysal ve sakin, bazan da bir pars gibi yırtıcı bakan gözlerdir. Zaten Geri Gelen Mektup adını alacak şiirde “Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden” mısra’ıyla Güntülü’de kadın karakterinin bu iki zıt yanı belirtilmiştir.

Güntülü’yle mukayese unsuru oluşturabilecek kadın kahramanlardan bir tanesi Leylâ Mutlak’tır. Esasen yardımcılık [10] fonksiyonuyla yükümlü kahramanların, genellikle zıt ve net özelliklerle donanmış olmaları geleneksel romanımızın özelliklerindendir.(Handan’da Handan, Neriman/İntibah’ta Mahpeyker, Dilâşub/Kiralık Konak’ta Hakkı Celis, Faik Bey ilh..) ancak bu romanda Leylâ da güzel, hattâ bizzat Selim’in ağzından, Güntülü kadar güzeldir(s.197). Leylâ Mutlak, soy ve asalet kavramlarını temsil eden bir prensestir. Ancak bütün güzelliği ve temsil ettiği değerlere rağmen, Selim’de aşk tezahürleri uyandırdığı halde Güntülü karşısında ikinci plâna düşer.

Romandaki kadın kahramanlardan rûhuna en fazla ışık tutulan,”çilekeş ve vefâkâr” olarak çizilen Ayşe’dir. Uygur masalındaki evdeş tipinin uzantısı olan Ayşe ev ve aile mefhumlarını sembolize eder. Güntülü ve Leylâ bilhassa vak’a sonundaki belirsizlikleri ile birer masal kahramanını andırırken Ayşe, gerçeklik duygusunu kuvvetle yaşatır. Aklı, sadakati, sabrı, mesleğindeki ehliyeti ve analığı ile Selim’deki saygıyı uyanık tutan Ayşe ne Güntülü ve ne de Leylâ ile rekabet edebilecek güçtedir.Hem Leylâ ve hem de Güntülü’ye karşı yardımcılık fonksiyonunu yüklenir. Onun en fazla yaklaştığı karakter, ilâhi mahkemede Selim’i savunan tek kişi olarak dikkat çeken kayınvalidesidir.

İsmi ile müsemma olarak Selim’in şerefini sembolize eden Şeref tipi her halde Ruh Adam romanının en trajik ve vak’a başından sonuna kadar “ölü” olmasına rağmen en “canlı” karakteridir. “Olağanüstü” öğesini beraberinde getiriyor olması onu romanda farklı bir konuma sahip kılar. Okuyucunun Şeref’i tanıması, bir takım yüce prensipler uğruna hayatına son verişi vesilesiyle olur. Tiyatroya benzettiği hayattan sessizce ayrılır(s.47). Art zamanlı bu özetlemeden sonra Şeref’in görüntüye girmesi, Selim’deki aşk duygusunun tezahürü ve artışı ile doğru orantılı olarak gerçekleşir. Yasak aşkına paralel olarak Selim, asalet gibi şeref duygusunun da ağırlığını hisetmeye başlar. Şeref de Leylâ gibi vak’a sahnesine Selim’in aşkı ile giren kahramandır.O da Ayşe ve Leylâ ile birlikte, Selim’in içinde Güntülü ve Yek tarafından temsil edilen değerler kutbunda yer alır.

Ruh adam romanının çok net ve unutulmaz tiplerinden bir tanesi de Yek’tir. Yek tipinin çözülmesi için okuyucunun fazla gayret sarfetmesi gerekmez. Zira anlatıcı yazar birkaç yerde Yek’in neyi temsil ettiği hususunda somut ipuçları vermiştir. Uygur masalındaki Şeytanlar Başı Madar’ın uzantısı olarak düşünülebilecek Yek, romanda Osman Fişer ve Dr.Selim Key olarak da görüntüye girer. “İnsanların beni olduğumdan daha kötü tanıyarak daima lânetle anmaları az şey midir” (s.101), “bendeniz ayrıca hiçbir millete mensup değilim, sadece Yek”im”(s.99) ve “şeytan ırkındanım”(s.126) cümleleri Yek’in yüklendiği şeytan sembolünü aydınlatır. Keza, Yek’in Uygurca’da kötü ruh yani şeytan anlamına geldiğine de değinilir (s.192).

Ruh Adam romanında asıl vak’anın şekillenmesi üzerinde fonksiyon sahibi olan bu altı kahraman arasında dikkat edilirse psikolojik bir değişim ve derinliği haiz olan tek kahraman Selim Pusat’tır. E.M.Forster’in tabiriyle bu boyutlu/yuvarlak [11] tipin dışında, kahramanlardan hiçbiri psikolojik bir değişim göstermezler. Yani boyutsuz/düz [12] karakterlerdir. Ancak onlardaki bu boyutsuz çizilmişlik Selim’deki değişime fon teşkil etmesi bakımından vak’anın tezahürü için zede değil bilâkis elzemdir. Beşi de bu yapılarıyla vak’a içinde bir kıymet kazanırlar. Öyleyse anlatıcı yazar romanında “fert”i bütün psikolojik değişim ve derinlik ihtimalleriyle, mevcut ipuçlarıyla ele alıyor. Değişiminin bütün saik ve tezatlarını yüklenecek sembol şahıslar fonu önüne yerleştiriyor. Boyutlu bir kahraman olan Selim Pusat boyutsuz kahramanlar önünde değişimini tamamlıyor ve bunun sonuçlarını yaşıyor. Öyleyse vak’a boyutlu bir kahramanın boyutsuz kahramanlar fonu önündeki değişiminden ibaret. Bu yüzdendir ki daha evvel dediğimiz gibi romanda herşey ve herkes Selim Pusat için var.

Nazan BEKİROĞLU

—————————–

DİPNOTLAR:

[1] Nihal Atsız’ın romanlarının bibliyografyası için bakınız : Osman F.Sertkaya,”Hüseyin Nihal Atsız, Hayatı ve Eserleri”, Atsız Armağanı,s.I- CXII., Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1976.

[2] Bu incelemenin tamamında 1980 baskısı kullanılmıştır.

[3] Bozkurtların Ölümü, 1973′den sonra Bozkurtlar Diriliyor ileberaber ve Bozkurtlar adı ile basılmaktadır.

[4] Kutupluluk İlkesi: “Romanın düşünce içeriğini iki kutup oluşturacak biçimde işlemek, Batı roman geleneğinin klâsik bir kuralıdır. Hattâ orman türünü farklı görüşte kişilerin sohbeti, ‘Ein entfesseltes Gesprach’,yani rayına oturmuş bir söyleşi olarak tanımlayanlar var”. Prof.Dr.Gürsel Aytaç, “Bugünkü Türk Romanında Anlatım Tekniği”, Yazko Edebiyat, nr.25, Kasım 1982.

[5] Şiir Tahlilleri 1, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978, s.57.

[6] Bakınız: E.M.Forster, Roman Sanatı, Çev.Ünal Aytür, Adam Yay.1982, s.149-169.

[7] Peyami Safa bu romanında “dünyanın hiçbir romanında bulunmayan bambaşka bir teknik” uyguladığını söylemektedir. Peyami Safa ile 25 Yıl, Vecdi Bürün, Yağmur Yay., 1978, s.333.

[8] “Tarihi Roman ve Atsız’ın Tarihi Romanları Üzerine Düşünceler”, Atsız Armağanı, Ötüken yay., İstanbul 1976, s. CXX. (Aynı yazı:Zamanın Elinden Tutmak, (2.baskı), Ecdad yay., Ankara 1991, s.221-223).

[9] Yolların Sonu, Nihal Atsız, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1975.

[10] Yardımcı: “…şahıslardan her biri bir başkasının tahrikine ihtiyaç duyabilir. İşte bunlara yardımcı adını vermek yerinde olur. Handan romanında birinci derecedeki kadın kahraman, Neriman yardımıyla şahsiyetini dikkatlere sunar.” Doç.Dr.Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, s.136. Birlik Yayınları, Ankara, 1984.

[11] Boyutlu (yuvarlak/çok yönlü) Kahramanlar : Çok yönlü kişiler tüm yönleriyle yaratılmış katıksız kimselerdir….gerçek yaşamın hesaba kitaba uymayan değişkenliğine sahiptirler”. E.M.Forster, Roman Sanatı, Adam Yayınları, İstanbul, 1982, s.25.

[12] Boyutsuz(düz/yalınkat) Kahramanlar : “Yalınkat kişilere onyedinci yüzyılda ‘humour’ adı verilirdi; bunlara kimi zaman ‘tip’ kimi zaman ‘karikatür’ de denmektedir. Katıksız biçimiyle yalınkat roman kişisi tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur”.a.g.e. s.108.