Padişahın Ölümü; II. Abdülhamid – Prof. İlber Ortaylı

Bir tarihçinin deyişiyle; “Dünya tarihinin en hadiseli otuz küsur yılı onu yormuştur”. Kontrol edemediği 31 Mart olaylarında bir iç harp yaratacak müdahaleden çekindi. II. Abdülhamid bundan tam 95 yıl önce vefat etti. Cenazesinde bütün devlet protokolü ve halk vardı

1842 ağustosunda doğdu. Amcası Abdülaziz Han’ın hali, ardından tahta çıkan ağabeyi Sultan V. Murad’ın ancak üç ay tahtta kalabilmesi ona saltanatın yolunu açtı. Bu tıpkı Almanya-Prusya tarihinde olduğu gibi (orada üç imparatorlar yılı vardı), bizim tarihimizde de “üç padişahlar yılı” diye anılabilir; bir yıl içerisinde darbeler geleneği yine başlamıştı. Sultan Hamid’i iktidarı boyunca sert tedbirler almaya yönelten olaylar bunlardır. Osmanlı-Rus Savaşı’nı takiben Ali Suavi’nin İstanbul’daki perişan halde yaşayan Rumeli göçmenleri ve mollalarla Çırağan Sarayı’nı basıp tahttan indirilmiş olan V. Murad’ı yeniden tahta geçirme isteği onu daha da otoriter yönetim biçimine ve polis rejimine sürükledi. Hayatının başında tahta geçme ümidi olmayan bir şehzadeydi. Annesi Tirimüjgan Kadınefendi müteverrimdi ve o çocukken öldü. Sultan Abdülmecid Han çocuğu olmayan kadınefendisi Perestz’yu ona bakmakla görevlendirdi. Perestz Kadınefendi şefkatliydi. Genç şehzadenin muhabbetini kazandı, görülmeyen kendisini iyi yetiştiren analığını tahta çıkınca valide sultan ilan etti. Aralarında neredeyse bütün saltanatın tarihinde çok yakın bir ana-oğul ilişkisi vardır. Her öğle yemeğini validesiyle yediği biliniyor. Aralarındaki konuşmaları kaydeden olsa kim bilir fikir iklimimizde neler değişirdi.

Kaçınılmaz sonu kabul etti

İkinci veliahtken amcası Sultan Abdülaziz Han onu da meşhur Avrupa gezisine götürdü. Gerek Londra, gerek Paris ve Viyana’da veliahd-ı saltanat, Şehzade Murad Efendi herkesi büyüledi. Boylu poslu, Fransızcası mükemmel, zeki, güzel dans eden, musikiden iyi anlayan ve ressamlığı malum bir hükümdar adayıydı. O gezide Sultan Abdülaziz Han da bizdeki bazı sözde tarih yazarlarının çiziminin aksine başka bir hükümdar portresi ile ortaya çıkmıştı. Padişah ayak bastığı Fransa ve İngiltere’de kendi bestelediği marşlarla karşılanıyordu (İmparatorluğun adı konmuş bir saltanat marşı yoktu). II. Abdülhamid gençliğinde de bir kenarda durup gözlemesini bilirdi; para piyasalarını tanıyordu, bilgi getirecek insanları tanıyordu. Batı müziğini alaturkadan daha çok severdi ama Türk müziğine toplum önünde gereken saygıyı ve teşviki göstermiştir. Yıldız Saray Tiyatrosu’nda operet temsilleri yanında tiyatro oyunları da sahnelenirdi. Hayret edilecek bir şey; Friedrich Schiller’in “Haydutlar” oyununu çok beğenmesidir. Malum bu oyun Schiller’in zamanında sansürlüydü. Muhtelif dini grupların başındaki insanların sadakat ve yeteneğini ölçecek nitelikteydi. Musevilerin hahambaşı kaymakamı Moşe Levi, bilgisiyle tanınan Ermeni patriği Ormanyan Efendi yakından tanıdığı ve ona bağlı cemaat reisleriydi. Bir tarihçinin deyişiyle; “Dünya tarihinin en hadiseli otuz küsur yılı, onu yormuştur”. Rumeli’yi artık kontrol edemedi. Meşrutiyet patladı. Kontrol edemediği 31 Mart olaylarında uzun bir iç harp yaratacak müdahaleden de çekindi. İstanbul’daki 1. Ordu’yu düzeni kendi çıkarına sağlamak için kullanmadı. Ne olursa olsun, Osmanlı hükümdar tipi Beşar Essad değildir. Kaçınılmaz sonu kabul etti. Selanik’e sürgün hazindi. Yıldız yağması maalesef doğrudur; hatta Hakan-ı Sabık sürgün vagonuna binerken elindeki mücevher çantasını uzattığı eller çantayı geri vermeden kaybolmuş derler. O ellerin sahibi hakkındaki çokça tekrarlanan rivayeti belgelemeden nakletmek mümkün değildir.

Ev kadınları onu ağıtlarla yolladılar

Alatini Köşkü o zamanki Selanik’in doğusunda hoş bir binaydı. İkamet uzun sürmedi. (Husisi doktoru Atıf Hüseyin Bey’in tuttuğu notlar o günlere ışık tutar. “Sultan 2. Abdülhamid’in Sürgün Günleri”, Atıf Hüseyin Bey, Timaş) Balkan Savaşı’nda Tahsin Paşa’nın liyakatsiz savunması yüzünden en çabuk düşen koca şehir Selanik oldu. Herhangi bir Osmanlı’nın Selanik’siz bir Türkiye tasavvur etmesi mümkün değildi. Alatini’yi İstanbul’a doğru terk ederken gözlerine ve kulaklarına inanamamıştır. Beylerbeyi Sarayı’nda mecburi ikamete tabii tutuldu. Tabii ki tanıdığı yerdi. Sarayın yemek odası takımını şehzadeliğinde kendi usta marangozluğunun eseri olarak yapmış ve babası Abdülmecid Han’a hediye etmişti. I. Dünya Savaşı’na girildi. İttihat Terakki liderleri Hakan’a başka gözle bakıyorlardı; savaş boyu görüşmeye ve danışmaya başladılar. Uzun bir devr-i saltanatı oldu. İmparatorluk coğrafyası çalkantılar geçirdi. Demiryolları, posta sistemi, eğitim sisteminde merhaleler aşıldı. Müflis maliyenin ve Düyun-u Umumiye’nin sınırlamalarına rağmen Anadolu ve bilhassa Suriye, Filistin imar edilmeye çalışıldı. Sir Marks Sykes’in hatıratında belirttiği gibi Suriye şehirleri onun saltanatının başıyla ortasında yapı olarak adamakıllı fark ediyorlardı. Anadolu ise 19’uncu asrın imarını o devirde görmüştü. Uzun saltanatı sansür ve hafiyelik gibi hatalarla doludur. Ne var ki bunları izah edecek olaylar da onun zamanında oluştu. Geçen yüzyılın sonunda Sultan Abdülhamid için yazılanlar çok farklıdır. Birbirine zıt raporların ardı kesilmez. Bizim kuşağın mekteplerde okuduğu Sultan Hamid değerlendirmesi ise bugün artık tekrarlanmıyor. Kimsenin de Sultan Hamid üzerinden spekülasyon yapmasına gerek yok. Dirayetli Türk hükümdarıydı. 10 Şubat 1918’de bundan tam 95 yıl önce Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. Cenazesinde bütün devlet protokolü ve halk vardı. Birinci Harb’in sıkıntılarını yaşayan İstanbul halkı, özellikle ev kadınları onu ağıtlarla yolladılar. Devrinde İstanbul halkı yaşadığı sıkıntısız hayatı ister istemez hatırlıyordu. Tarihi değerlendirirken kayda geçmeyen bazı sesleri de hatırlamak lazım.