Prof. İlber ORTAYLI
Prof. İlber ORTAYLI

Roma imparatorlukları üç tanedir, üçünde de farklılıkların bir arada var olması esastır. Osmanlılık üçüncü ve son Roma’dır ve cihanşümuldur.

Bugünkü dünya hukukunda sağlam normlar kadar, yanlışlıklar kaynağı da Roma’dır.

Biz Türkler Küçük Asya’ya yani Anadolu’ya 11’inci asırda ulaştık. 12’nci asır sonlarında bugünkü vatanımızda Türkler artık birçok köyde oturuyorlardı. Şehir pek kurmadılar, birkaç örnek dışında böyle bir şeye ihtiyaç da yoktu. Bir şehri yoktan var etmek çılgınca bir uğraştır; eski şehirleri düzene koydular. İsimlerini bile kasdi olarak değiştirmediler, değişiklikler bir telaffuz meselesi olarak ortaya çıktı. Mesela “paleo”lar (eski) “balya” oldu. “Paleo kastron” Eskihisar, “Balyakasrı” Balıkesir”, mesela Rumeli’de Palio patras’a “Balya barda” deriz. “Kengrion” Çankırı, “Angora, Engürü” Ankara, “polis”ler Bolu, “Heraklia”lar Ereğli oldu.

Ülkemizin adını Türkiye olarak koyanlar atalarımız değil, yabancılardır

Yeni kurulan köyler oldu; çünkü büyük aşiretler parçalanarak yerleşti. Hatta daha büyükleri çok farklı coğrafyalarda istikbalini aradı. Söğüt’ün Karakeçilileri imparatorluk kurdular. Siverek’in Karakeçilileri ise bambaşka bir muhite intibak ettiler. Anadolu’da dil birliği yoktu; Küçük Asya’da sırf Helenler yoktu; doğuda Ermeniler vardı ve hatta güneyde Kilikya ve orta Anadolu’ya göç edenler Roma Katolik kilisesine tabii oluyorlardı. Güneydoğu’da Aramiler (kendilerine Süryaniler deniyor) hakimdi. Doğu’nun dağlık kesimlerinde Kürtler vardı, bir kısmı Nesturi Hıristiyan mezhebindeydi, genelde Müslümanlardı.

Akdeniz kıyılarında Yunanca’nın bugün bile iyi tespit edilemeyen lehçeleri vardı. Doğu Karadeniz ve iç kısımlarda Helenler, dağınık Ermeni toplulukları gibi Kafkasya’nın devamı sayılacak gruplar bulunurdu. Anadolu’nun halkları Türklerle doğrusu pek karşı karşıya gelmediler. Türkler şehirlere doluştu ve göçebe ve yarı göçebe olarak kırsal bölgeler kadar dağlık bölgelere de yerleştiler. Anadolu köy nüfusu özgün yapısını korudu. 13’üncü asırda Türklerin ekseriyeti oluşturdukları anlaşılıyor. Ülkemizin adını Türkiye olarak koyanlar bizim atalarımız değil, yabancılardır. Kavimler arasında bir etkileşim ve uyum vardı. Helenizm ise bir asır içerisinde adamakıllı geriletildi. Yeni gelenler devletlerine Rum, kendilerine Rumi dediler. Tıpkı Bizanslılar gibi Roma imparatorluk idealini benimsemiş ve imparatorluğun asıl halkı ve hakimi olmak iddiasını taşımışlardır.

Klasik Roma pagandı; idareci sınıf tanrı veya tanrıçaların insanlarla birleşiminden türediğini iddia ederdi. Sezar’ın (yani Julianlar sülalesinin) soyu güya Afrodit’ten, bir başkasınınki Apollo’dan geliyor olabilirdi. Roma’nın patricileri yani asilleri Troyalı olduklarını ileri sürmüşlerdir ve ünlü şair Vergilius “Aeneis” adlı eserinde bu iddiayı harikulade bir üslupla ve şiirle temellendirmiştir. Roma ananenin ülkesiydi. Şövalyece dürüstlük ve savaşçı metaneti ile yaşamak başlıca erdemdi.

Roma yönettiği kavimlerinin etnik rengine, hatta dinine önem vermezdi; asıl olan Roma cumhuriyetine kanunlara ve idari otoriteye sadık olmaktı. Bir Roma vatandaşı Latin de olabilirdi; St. Paul gibi Yahudi asıllı bir haham da… Ve bir gün pazar yerinde verdiği vaaz yüzünden centurion (yüzbaşı) kendisini zincire vurdurduğunda, St. Paul; “Civis Romanus sum- Roma vatandaşıyım” deyince özür dileyerek serbest bıraktı. 2’nci asırda imparator Caracalla kocaman imparatorluğun bütün halklarına vatandaşlık statüsünü bahşetti bu nedenle Bizans denen imparatorluğu uyrukları özellikle Helenler kendilerini Romalı olarak takdim eder; biz de onlara öyle dedik ve kendi imparatorluğumuza da aynı ismi verdik. Diyar-ı Rum, Rumi gibi Osmanlılık hanedanın isminin yavaş yavaş kabulüyle yerleşti. Devlet Osmanlıydı, tebaanın Osmanlılığı daha geç kabul gördü.

Tarihçiler Türk imparatorluğunun tarihi üniversal rolünü gittikçe daha iyi anlıyorlar

Roma kanun demektir; bugünkü dünyanın hukukunda sağlam ve muhteşem normlar kadar yanlışlıklar ve sapmalar da Roma’dan gelir. Roma imparatorlukları üç tanedir, üçünde de farklılıkların bir arada var olması esastır. Osmanlılık üçüncü ve son Roma’dır ve cihanşümuldur. Bürokrasinin dili hele ordunun dili Türkçe’dir. Devrettiği mirası ön planda Türkler almıştır. Ama onun yaşayan kurumlarında bu cihanşümul karakteri de hep görürsünüz.

30 yıla yakın bir süre Roma’da Capitol’de yapılan “Birinci Roma’dan üçüncü Roma’ya” seminerlerinin iki tanesi daha öncesi İstanbul’da yapılmıştı.

Bu yıl bu seminerlerin tam otuzuncusu 29 Mayıs günü Galatasaray Üniversitesi ve ardından Topkapı Sarayı’nda yapıldı. Uzman tarihçiler Türk imparatorluğunun tarihi üniversal rolünü gittikçe daha iyi anlıyorlar. İtalya imparatorluklar sergisini Türk müzeleri ile birlikte yapmak istiyor. Çünkü malzemenin en renklisi Türkiye topraklarında ve tarihin gösterdiği gibi imparatorluk olgusu da bu topraklarda. Bugünün Akdeniz dünyasındaki ulusal devletlerin her biri bu tarihi gerçeği kabul etmek ve bilmek zorunda; bu gerçek siyasi bir misyon iddiası getiremez, bir üstünlük bahşedemez, sadece beşeriyetin uygarlık geçmişini anlamak için gereklidir.

Breguet’in yaptığı, II. Mahmut’un saati sergileniyor

Topkapı Sarayı Müzesi dört yüze yakın nadide saatlere sahiptir. Bu koleksiyon geçmiş senelerde İstanbul’un unutamadığı saatçi Johann Meyer’in soyundan olan Wolfgang Meyer’in kontrolünden ve onarımından geçmişti. Şu sıralar bu koleksiyonumuzu yine Dolmabahçe Müzesi’nin saat uzmanları Receb Gürgen ve Şule Gürbüz elden geçiriyor ve onarıyorlar. Maalesef tarihi mekanik saatlerimizi özellikle Osmanlı dönemi Türk ustalarının eserlerini onaracak uzman pek azdır.

Saray, nadide saatler satın alırdı

Hiç şüphesiz Topkapı Sarayı bir imparatorluk merkezi olarak hem bu tip nadide saatlerin satın alındığı hem de diplomatik ilişkilerde hediye olarak geldiği bir mekândır. Elimizde Napolyon’nun hediye ettiği dahi saat ustası Breguet’in yaptığı bir başyapıt olan saat mevcuttur. Bu nedenledir ki; Topkapı Saray-Müzemiz Breguet saatleri gibi saatçilik tarihinde haklı bir şöhreti ve yeri olan ve bugün de bu vakfın kurduğu bir müze ile mekanik saatler medeniyetini yaşatan bir sergiye ev sahipliği yapacaktır. Bu sergiyi isteyen Breguet saatleri firması ve müzeciler; çünkü bizdeki nadide parçaları ellerindeki ile birlikte sergilemek istediler.

Serves ve Çin porselenleri

Topkapı Sarayı, Sevres Porselen Fabrikasını imrendirecek Sevres porselenlerine, Çinlileri kıskandıracak Çin porselenlerine sahiptir. Burada da sergilenen baş eser Sultan II. Mahmud’a hediye edilen ve Breguet’in elinden çıkan “Pendule Sympathique” denen masa saatidir.

Zaman insan şuurunun eseridir ve insanın şuuruyla dilimlediği varlığımızı ve hayatımızı betimleyen en önemli boyuttur. Saatlerin bilhassa mekanik saatlerin saat olmanın ötesinde derin bir anlamı olduğu açıktır. Müzemizin zenginliğini teşkil eden bu eserlerin düzenlenmesi, tanıtımı, teşhir ve korunması için bir birim kurulacaktır. Bu sergi 30 Ağustos’a kadar devam edecek, serginin sponsorluğunu Tektaş A.Ş. yapıyor.