Osmanlı, Taht Sahibini Seçme İşini İyi Yapamadı – Prof. Dr. İlber ORTAYLI

Genel kanı, Osmanlı saltanatının tahta geçecek şehzadeyi belirleme işini layıkıyla yapamadığı yönündedir. Bu önce kardeşler arası meydan muharebelerine, sonra da saray içi entrikalara sebep oldu. Ama en önemlisi, bu kavgalar sonunda ülke bölünmedi.

Adı üzerinde, şah çocuklarıdır; tahta geçenine ak bahtlı, geçemeyenine kara bahtlı denir. Roma’yı yönetenlerin meşhur söylemidir: “Aut Caeser aut nihil (Ya Sezar olursun ya hiç)”. Saltanat veraseti meselesini ciddi olarak ele alan iki tarihçi vardır; biri Halil İnalcık hocadır, 1950’lerde kaleme alınan önemli bir makaledir. İkincisi Yılmaz Öztuna’dır; Osmanlı veraset sistemini bilhassa Fransa krallarınınkiyle mukayese eder. Bu tip analizlere ihtiyaç vardır.

Umumi hüküm; Osmanlı saltanatının tahta kimin geçeceği işini layıkıyla halledemediği yönündedir. Ettiğini zannettiği zamanda da tahta taze ve güçlü adaylardan çok ihtiyarlar geçmiştir. Çünkü 17’nci yüzyıldan itibaren ailenin en kıdemli erkeği tahta geçiyordu. Bu kıdem usulüne Avrupa’da “senioritas” denir. Öbür usule ise “ekber evlad” veya “primogenituras” denirdi.

Bu usul gerçekten de meydan muharebelerine sebep olmuştur. En beter örneği Cem Sultan ve II. Bayezid arasındaki çatışmadır. Devlet ve hanedanın kabusudur ve iç savaşı önlemek için kardeş katli dahil her şey mubah görülmüş ve meydan muharebesini saray içi entrikalara çevirmek bir çözüm gibi algılanmıştır.

Cengiz Han’ın ve Timur’un imparatorlukları parçalandı

Her şeye rağmen Osmanlı saltanatının bütün İslam, Türk vehatta doğu monarşilerine göre üstün bir tarafı vardır. Taht hak edenlere bırakıldı veya bırakılmadı ama mülkün toprakları şehzadeler arasında taksim edilmedi. Cengiz Han imparatorluğu kendisinden sonra taksime uğradı; Timur’un muhteşem imparatorluğu çocukları arasında bölüşüldü, hatta Emevi imparatorluğu İspanya topraklarına ulaştığında hanedanın bir kısmı o bölgeyi kopardı.

Osmanlı ise ne parçalandı ne de hanedan izmihlale uğradı, altı buçuk asır başta kaldı. Osmanlı’yı ancak Birinci Büyük Savaş’taki yenilgi, modernleşen siyasi yapı ve cumhuriyetin ilanı sona erdirdi. Bu açıdan bir ortaçağ imparatorluğu modernleşti ve modern dünyanın şartları karşısında Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi ortadan kalktı.

İlk dönemin şehzadeleri padişahın yanında idareye ve orduda komutaya katılarak yetişirlerdi. Bu kuralın ilk firesi, Savcı bey hadisesi ile I. Murad devrinde verildi. Baştutan oğul katledildi ve bir daha da Rumeli tarafında hiçbir şehzadeye sancak idaresi teslim edilmedi. 17. asra kadar şehzadeler sancaklarda idare öğrendiler.

Feridun Emecen gibi hocaların tespitine göre idarede herhangi bir sancak beyi veya beylerbeyinden üstün tarafları yoktu.

Kardeş katli azaldı ama dünyayı hiç bilmeyen şehzadeler yetişti

Sancaklarına yanlarında analarıyla giderlerdi. Demek ki geleceğin valide sultanı dahi sancakta yetişirdi. Tek istisna Hürrem Sultan’dır. Sancak şehzadelerinin aralarındaki taht kavgası malum; bu tip eğilimleri en sert şekilde önleyen Yavuz Selim ve Kanuni Sultan Süleyman oldu. Nizam-ı devlet ve selamet-i millet için evlat ve torun katli dahi mubahtı. III. Murad’ın beş ve III. Mehmed’in 19 kardeşini katlinden sokaktaki insan dahi yaka silkti ve dedikodular peş peşine gitti.

Olumsuz havayı I. Ahmed sancak şehzadeliği sistemini kaldırarak önledi. Ne var ki, bu tarihten sonra da saraya kapanan, dünyayı bilmez şehzadeler yetişti. IV. Murad gibi okur yazar ve genç yaşta büyük bir mareşal olan “adem ejderhası”nın ortaya çıkışı gerçekten bir istisnadır. Kardeş katli azaldı, birkaç vaka ile sınırlı kaldı. Kuşkusuz II. Mehmed (Fatih) gibi bir Rönesans senyörünün ve entelektüelinin Osmanlı sarayında yetişmesi de artık hayal oldu.

Hanedan, milletinin yüzünü kızartacak bilgisizlikte değildi

Gene de her şehzade belirli bir zanaat ve marifet öğrenirdi. Bu hanedanın ortak vasfıydı; kimi hattat, kimi mücevherci hatta sikkekesen, şehzade Seyfullah Efendi gibi minare mahyacılığında üstat, II. Abdülhamid gibi marangozlukta sınıf üstü bir deha, III. Selim gibi bir kompozitör ve 1924 sonrası sürgün yıllarında orta Avrupa şehirlerinde geçimini kemanıyla sağlayan şehzedeler bu geleneğin ürünüdür. Bu yıl kaybettiğimiz hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi de mükemmel bir müzisyendi.

Tanzimat döneminden sonra şehzadeler yavaş yavaş Harbiye ve Galatasaray gibi okullarda okur oldular. Askerlik hanedanın soyunda vardı, I. Cihan Harbi’nde Neslişah Sultan’ın babası ve halife Abdülmecid’in oğlu şehzade Ömer Faruk Efendi müttefikimiz Almanya’nın emrinde Fransa’ya karşı Marne cephesinde savaştı. Prens olarak kayırıldığı için değil, gerçekten kahraman ve nitelikli komutanlara verilen Almanya’nın en üstün “karakartal” nişanı ile taltif edildi. Osman Fuat Efendi Süveyş cephesinde yararlılık gösterdi ve hava kuvvetlerimizin oluşumunda büyük katkısı oldu.

16’ncı ve 18’inci asırların Topkapı Sarayı’ndaki şehzadeler mektebi, 19’uncu ve 20’nci asırlarda yerini Harbiye’ye, Galatasaray’a ve hâtta Viyana’daki Theresianum’a terk etmiştir. Bütün şehzadeler Falih Rıfkı beyin hatıratındaki gibi değildi, bazıları çok iyi yetişmiştir. Ama bu, devleti zamanın rüzgârlarına karşı tutmaya yetmemiştir. Şu kadarını söyleyelim: Birçok şark ve hatta bazı Avrupa hanedanlarının aksine Osmanlı sarayı ve hanedanı yeryüzünde mensubu olduğu milletin yüzünü kızartacak bilgisizlikte ve dirayetsizlikte bir zümre değildi.

DTCF yeniden düzenlenmeli

74 yıl önce, 9 Ocak 1936’da ünlü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu. Açılış dersi Türk Ocağı binasındaki tiyatro salonunda Cumhurbaşkanı Atatürk’ün huzurlarında Afet İnan hanım tarafından verildi. İlk öğrenciler arasında Halil İnalcık, Tahsin-Nimet Özgüç (Ön Asya arkeologları), Emin Bilgiç, Muazzez İlmiye Çığ, Kemal Balkan (bu üçü Sümerolog), Abidin İtil (Hindolog) gibi bilim âlemimizin ünlü kişilikleri yer alıyor.
Bir yıl sonra Ekrem Akurgal ve Sedat Alp doktoralarını tamamlayarak Almanya’dan döndü ve hocalığa başladılar. Dersler Ulus’ta ünlü Evkaf apartmanlarında yapılıyordu. Bugünkü küçük tiyatro salonu, üstü açık olan ve talebelerin ders aralarında çıkıp oturdukları bir teneffüs mahalliydi.

Fakültenin bugünkü ana binası Nazilerden Türkiye’ye sığınan ünlü mimar Bruno Taut’un eseridir. Dünya mimarlık tarihinin müstesna eserlerindendir. Bruno Taut 1938’de Atatürk’ün cenaze töreni için Etnografya Müzesi’nin önüne kurulan katafalkı inşa ederken, soğuk havada üşüttü ve iki gün sonra zatürreden öldü. Muhteşem eseri kendisinden sonra tamamlanarak 1940 yılında açıldı.

Öğrenci sayısı düşmeli

İlk mezunların neredeyse hepsi Türkiye bilim hayatının öncüleridir. Halil İnalcık hoca mezuniyetinden iki yıl sonra ünlü doktora tezi Tanzimat ve Bulgar Meselesi’ni tamamladı ve kitap bugüne kadar eskimeyen bir eser olarak Balkan tarihçiliğinde yerini aldı. Muazzez hanım İstanbul Arkeoloji Müzeleri Çivi Yazısı Arşivi’nde görevlendirildi. Öbür gençler hepsi fakülte bünyesinde asistan, doçent ve zamanla profesör olarak görev gördüler.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni 1947 olayları sarstı; Landsberger, Walter Ruben, Wolfram Eberhard gibi Alman hocalar da Muzaffer Şerif, Pertev Naili Boratav ve Behice Boran ve Niyazi Berkes gibi uzaklaşmak zorunda kaldılar ama asıl tahribat “dışarıda kimse kalmasın” yavan zihniyetiyle mektebin öğrenci sayısının 200’den 500’e, sonra giderek 7 bine çıkarılması olmuştur. Zamanla binanın yapısı da gecekonduya dönüştürüldü.

Atatürk’ün büyük eserinin önce Taut’un orijinal planına göre restore edilmesi, ardından öğrenci sayısının azaltılması gerekiyor. Hiç değilse bu tarihi anıtımızı ve fakültemizi yeniden düzenleyelim.

Bursa Kütüğü nihayet yayımlandı

Kamil Kepecioğlu (1878-1952) imparatorluğun çocuğuydu. Girit’te doğdu, Bursa’da yaşadı ve İstanbul’da vefat etti. Subay, tarihçi, Osmanlı arşivlerinin büyük uzmanı. Muallim Cevdet, Layoş Fekete ile birlikte arşivimizi tasnif edenlerden. 1930 ve 1950 yılları arasında Bursa’da mevcut şeri’yye sicillerinden, Divan-ı Humayun yazışmalarından, Başbakanlık arşivindeki sicil-i ahvalden tamamlamalarla Bursa için bir ansiklopedi vücuda getirmiş. Bir şehri ve bir dünyayı sadece Bursa’da hüküm süren padişahlar, vezirler ve ulema değil; oradaki tüccarlar, gelip geçenler, hatta esnaf ve hatta işsizler, mücrimler, uygunsuz takımı da oluşturur.

Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi bu anlayışla ele alınmıştır, Kepeci’nin tarihçiliği de bu çizgiye yakındır. Buna sosyal tarih anlayışı içinde Annales mektebi denebilir. Türkiye aslında şehir tarihçiliğinde üniversite dışında çok erkenden önemli eserlerin verildiği bir ülkedir.

Daha önce Bursa merkez belediyesinin başkanı olan Recep Altepe, şehrin tarihi için yıkım ve onarımla işe başlamıştı. Şimdi ise Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Nitekim “Bursa Kütüğü”nü yani Kepecioğlu’nun dört ciltlik el yazmalarını basıp çıkarmak da onun bu döneminin işi oldu. Bursa gibi sadece Osmanlı medeniyetinin değil, bütün Balkan ve orta şark tarihinin önemli vesikalarının bu gibi tarihçiler tarafından ele alındığı malum. Çalışmaların devam etmesi gerekir.