Ne Zaman Savaşılır? (Hüseyin Nihal ATSIZ)

“Biz, bize saldırılmadıkça savaşmayız” cümlesini siyasiler çok kullanır. Fakat bu cümlenin pek “sudan” olduğunu anlamak için ufak bir dikkate bile lüzum yoktur. Çünkü kendisine saldıran bir millet ister istemez savaşacak, aşırı bir barışçı olsa bile yaşamak için bu uğraşı göze alacaktır.

Tarihin başlangıcından beri yapılan savaşların hemen hepsinde, dikkatle bakılırsa, bir savunma unsuru vardır. İlk saldıran tarafta bile kendini koruma içgüdüsü az veya çok bellidir. Dünyaya yayılmaya çalışmak, dünyadan silinmek korkusunun tepkisidir.

İnsanlık tarihinde, milletlerarası ilişkilerin ana ilkesi “vurmayan vurulur” olmuştur. Barış, savaşın başka metodlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.

Tekniğin gelişmesiyle savaşların çok yıpratıcı ve çok ölümlü olmasından doğan ürküntü, görünürde milletleri barışa doğru iter gibi olmuşsa da bunun ne kadar aldatıcı olduğu meydandadır. İkinci Cihan Savaşı 1945′te fiilen bitti. Ondan sonra, günümüze kadar insanlık bir bütün olarak iki üç yıllık rahat yüzü gördü mü? Kore’deki savaş, Vietnam Savaşı, Araplarla Yahudiler’in üç defa kapışması, Güney Amerika ve Afrika savaşları dünyada tam bir barış yılının olmadığını gösteriyor.

İki millet arasındaki gerginlik ikisi arasında kalmıyorsa bunun sebebi, o ikisi arasındaki savaş sonunda doğacak durumun şu veya bu milletleri de başka açılardan ilgilendirecek nitelik taşımasıdır.

Herkes barıştan söz ettiği halde herkes savaşıyor. Çünkü herkes kendi yarınını, öbür gününü, daha uzak geleceğini emniyete almak istiyor. Çünkü kimse kimseye güvenmiyor. Çünkü herkes birbirinden korkuyor.

Çinde komünist rejim kurulduktan sonra bu devlet ilk iş olarak Tibet’i zaptetti. Tibet, ortalama 5000 metre yüksekliğinde verimsiz, değersiz bir toprak parçasıdır ve dünyanın garip bir milletini barındırmaktadır. Raka’dan Hindistan’a saldırıp ondan birkaç hektarlık bir toprak parçası kopardı. Sonra kuzeye yöneldi. Ruslar’a eski tarihi haklardan bahsetti. Fakat karşısındakini kendisinden güçlü görünce durdu. Daima duracak mı? Çocuk musunuz? Durursa kendi kendine mahvolur. Ya Hindistan’a, ya Rusya’ya taşacak. Taşmaya mecburdur. Çekirdek silahlarım geliştirmek, teknikte biraz daha ilerlemek için bekliyor.

Rusya’nın geniş toprakları bugünkü 240 milyon nüfusunun beş katını barındırıp besleyecek, otarşik bir hayat sürdürecek kadar verimli ve her bakımdan zengindir. Fakat kendisini emniyette hissetmiyor. Kırımlılar’ın ve Napoleon’un Moskova’ya girişlerini, Alman ordularından ancak korkunç kış ve Amerikan yardımı sayesinde kurtulduğunu unutamıyor. Bunun için Varşova Paktı’ndaki uydu devletleri Batı tehlikesine karşı tampon gibi kullanıyor. Çekoslovakya’nın işgali aslında Rusya’nın uzaktan savunmasıdır. Yoksa Kremlin’in iddia ettiği gibi Çekoslovakya’yı Batı Almanya istilâ edecek değildi. Çekoslovakya komünizmden sıyrılıp tam bir Batı demokrasisi olacak ve bunu önce uydular, sonra artık iyice uyanmış bulunan Ukraynalılar, Türkler ve öteki iç milletler takip edecekti. Ruslar bu uzak tehlikeyi önlemek için büyük prestij kaybı pahasına o istilayı yaptılar.

Amerika’nın Asya macerasını da kuru bir emperyalizm kelimesiyle açıklamaya kalkmak çok sathi bir görüştür. Araya bazı fabrikaların çıkarı karışmış olsa bile bu savaşlar, Asya’ya ve oradan Afrika’ya sıçrayıp yayılacak komünizmin daha sonra Amerikan anavatanını tehdit eder hale gelmesi ihtimaline karşıdır.

İki Cihan Savaşı arasında bir “önleyici savaş” deyimi çıkmıştı. Hitler’in silahlanmaya başlayarak Almanya’dan intikam seslerinin yükseldiği sıralarda Fransa’da, Almanya kuvvetlenmeden açılacak bir savaşla onu büyük tehlike olmaktan çıkarmak düşüncesi uyanmıştı. Bunu yapsalardı Almanya tekrar yenilerek büyük tehlike olmaktan çıkacak, ikinci Cihan Savaşı olmayacaktı. Fransızlar buna kıyışamadılar. Bunu tavsiye eden ileri görüşlü devlet adamlarına ve generallerine aldırmadılar ve bunun cezasını çok acıklı şekilde çektiler.

Aynı önleyici savaşı Habeşler de İtalyanlara karşı yapabilir, Mussolini Habeşistan’ı istila fikriyle Süveyş Kanalı’ndan yavaş yavaş askeri birlikler geçirerek Eritre ve Somali’ye yığarken, iptidaî silahla, fakat kalabalık ordularıyla saldırarak İtalyan yığınağını bozabilirlerdi. O zamanki araçlarla haftada ancak birkaç bin asker taşıyan İtalyanlar bunun üstesinden gelemezler, Habeşistan kurtulurdu. Fakat Habeş İmparatoru korktu. Askerî müşaviri olan Vehip Paşa’nın fikirlerine iltifat etmedi. Hatta İtalyanlar’ı tahrik ediyor gözükmemek için askerlerini sınırdan geri çekti. Sonu malûm…

Şimdi Irak Devleti Başkan Yardımcısı General Ammâş Türkiye’ye gelirken yukarıdaki örnekleri, ki bunlar daha da çoğaltılabilir, hatırlamakta fayda vardır.

Irak, Osmanlı İmparatorluğunun Musul, Bağdat ve Basra Vilâyetleri üzerinde kurulmuştur. Musul “Milli Mîsak”ın içinde olduğu halde sırf Kerkük petrolleri yüzünden İngilizler direnmişler, bu yüzden Şeyh Said isyanını çıkarmışlar; Balkan , Cihan ve Kurtuluş Savaşları’ndan bitkin ve yıkık bir halde çıkan Türkiye yeni bir savaşa girecek güçte olmadığı için nihayet Kerkük Türkleri ile birlikte Musul’u da feda etmek zorunda kalmıştı.

Bu eski Musul vilâyetimizin güney bölümlerinde “Türkmen” denilen Irak Türkleri yaşamaktadır. Sayıları 750.000 kadar olan bu Türkler millî şuur bakımından örnek seviyede bir topluluktur. Bu topluluktan Irak Hükümeti bunlara gereğince bir azınlık hakkı tanımamıştır. Aksine, kendisine isyan eden ve dağlık bölgelerde tutunup Rus, Amerikan, İngiliz ve Acem yardımı gören Kürtler’e haklar ve tavizler verirken Türklerin varlığını bile unutmuş gibi gözükmüştür. Türkiye’ye gelen bu General Ammâş, bir süre önce bir Türk gazetecisiyle yaptığı konuşmada “Bu meseleyi fazla kurcalamayın. Hem Türkler ancak 150.000 kişidir” demek suretiyle bir devlet adamına yakışmayan bîr ağız kullanmıştır.

Ammâş, milletlerin değer ve ehemmiyetinin nüfus sayısıyla ölçülemeyeceğini unutmuş gözüküyor. Irak Türkleri 150.000 kişi de olsa Türk ve büyük bir tarihî mirasın neticesi oldukları için bir buçuk milyon Kürt’ten daha mühimdir. Ehemmiyet sayı ile orantılı olsaydı 100 milyon Arap iki buçuk milyon Yahudi’ye yenilmezdi.

Irak Devleti de hemen bütün Arap devletleri gibi istikrarsız bir devlettir ve varlığının emniyete alınması şartlarının başında Türkiye ile iyi geçinmek gelir.

Bugün Kuzey Irak’ta Barzânî’ye muhtariyet vermek, Irak kabinesine birkaç Kürt almak , onların her türlü azınlık haklarını tanımak ve “Irak Devleti Arap ve Kürtler’den mürekkep bir devlettir” diyerek Türkler’i kaale almamak Irak’ın akıbeti bakımından hiç de hayırlı değildir.

Burada Türk Devleti’ne düşen görev de mühimdir. Büyük bir geçmişin hâtıraları olarak şurda burda kalan Türk topluluklarını ihmal edemeyiz. Türkiye sadece taviz mi verecek? Siyasî sınırlar dışında kalan Türkler’in hakkı aranmayacak mı? Aciz Irak Devleti yarın Barzânî’nin Türkiye’deki Kızıl Kürtleri kışkırtarak başımıza yeni gaileler açmasına kadar bekleyecek miyiz?

Bir Kürt devleti, Türkiye için hiçbir zaman bir tehlike olamaz. Fakat bir Kürt devleti, hele kızıl bir Kürt devleti dışarı düşman kuvvetlerin üssü haline gelirse, ki böyle olacağı muhakkaktır, Türkiye’nin zayıf bir anında buhranlar doğurabilir.

Türkiye, Kıbrıs Türkleri’nin haklarını korumak istediği zaman karşısında basiretsiz Amerika’yı bulmuştu. Bulgaristan Türkleri’nin hakkını korumak isterse karşısında basiretli Rusya’yı bulur. Fakat Irak Türkleri’nin hakkını korumak için bir hareket yaparsa karşısında hiç kimseyi bulmaz.

Beş on günde bitirilecek olan böyle bir hareket milli ahlâk, milli siyaset, yarınki emniyet bakımından bir zaruret değil mi? Türkiye’nin uyuşuk değil, dinamik ve çetin olduğunu göstermesi bakımından da terbiyevi bir tesiri yok mu?

Ötüken, 1971