Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a göre Cengiz Han – Yusuf Akçura

Bu yazı Akçuraoğlu Yusuf Bey tarafından Türk Derneği’nde verilmiş bir konferanstır.

Başlamadan Önce- Efendiler,Osmanlı Devletine pek çok zararı dokunmuş Napolyon’a, en ziyade şöhretini Osmanlı Türklerine galebeleri ile kazanmış Katerina’ya tarihlerimizde, hiç çekinmeden, hiç sıkılmadan ” Büyük ” diyoruz da, Timur’dan, Cengiz’den bahsedecek olunca, isimlerini tahkirci bir sıfatla çiftleştirmeden, bir türlü telaffuz edemiyoruz!… Cengiz’e Farsların taktığı fitne-engiz, Timur’a bilmem kimlerin uydurduğu pür-şur vasıfları, lisanımızda, o büyük isimlerin mütemmimi gibi gelir!… Cengiz’in kopardığı fitne, mesela İskender-i “Kebir”inkinden daha ziyade midir? Timur’un döktüğü kan, faraza “Büyük” Ramses’inkinden daha fazla mıdır? Öteden beri, büyük, kebir, mefharetli unvanlarını kazanan fatihlerin mümtaz seciyeleri geniş ülkeler zabtetmek ve bunun için de çok muharebeler edip çok kan dökmek olduğu halde, Cengiz ve Timur’a büyüklük isnat ettirmeyen, onları muttasıl kendi millettaşlarının hakaretlerine maruz kılan illet acaba nedir?…

Türk hanlarının hepsi, vahşi orduların korkunç başbuğlarından mı ibaret idiler? Türk ordularının geçtikleri yerlerde, fiil-vaki, ot bitmeyecek gibi harabeler mi kalırdı? Türk dimağlarında medeniyet hissinin, ümran arzusunun zerresi, Türklerin amellerinde insaniyet muhabbetinin, saadet-i beşeriyye emelinin nişanesi yok muydu? Hasılı Türk istilaları vahşi insan sellerinin tabii taşmasından mı ibaretti? Hayır, efendiler, bin defa hayır! Kendi büyüklerimizi mütemadiyen tahkir ve tel’in edegelmemizin sebebi, onların hakikaten tahkir ve tel’ine müstehak olmalarından değil, asla değil; ancak onları başkalarının gözüyle görmemizden, başkalarının beyniyle anlamamızdandır. Yakın zamanlara kadar, Türkleri, Türklerin Atilla (Fransızlardan Attila dediğimiz Atlı Han), Cengiz ve Timurlarını bize öğretenler, ekseriyetle orta şarkın Farsları veya Farslaşmışları olmuştur. Biz, Osmanlı Türkleri, bugün bile, o Fars veya Farslaşmış müverrihlerin izince giderek, büyük babalarımızı tahkirden lezzet alıyoruz! Namık Kemal merhumun, Abdurrahman Şeref Bey’in tarih veya tarihimsi kitaplarını hatıra getiriniz… Fars ve Arap medeniyetleri tesirine kapılmış Türkler, babalarının, kardeşlerinin ahvalini, ef’alini, yabancıların, düşmanların telkinatı altında muhakeme etmişler ve doğrudan doğruya o ahval ve ef’ali tetkik ederek, yabancıların telkinatını tenkide ve bu suretle hakayık-ı vekayii müşahedeye muvaffak olamamışlardır. İşte efendiler, Cengiz’e fitne-engiz, Timur’a pür-şür dedirten, Etrakı bi-idraklik, Tatar’ı hunharlık ile vasfettiren sebep budur…

Biz kendimize, kavmimize, ırkımıza, yabancıların gözümüze taktığı gözlükle bakıyoruz. Eğer Türkleri, Türklerin mazisini olduğu gibi görmek istersek, yabancıların taktığı gözlüğü kırıp atarak, vekayia, öz Türk gözümüzle bakmalıyız; yani babalarımızın bıraktığı eser ve vesikaları bizzat tetkik ile ona göre bir hüküm vermeye çalışmalıyız.

Ben, efendiler, bir gazeteciyim; şimdicek tavsiye ettiğim usülü, ancak bir müverrih takip edebilir. İki, üç konferansa sığıştırmak istediğim Cengiz Han tarihçesi, tavsiye ettiğim usul dairesinde te’lif edilmiş değildir. Ben, konferansımı hazırlamak için, yalnız iki me’haza müracaat ettim; ve me’hazlarımın ikisi de Türk değildir. Birincisi, artık ismi Osmanlılara iyiden iyiye tanılmış olan müverrih Leon Cahun’un Asya Tarihine Medhal nam eseri; ikincisi, Petersburg Darü’l-fününda muallimlerinden Profesör Barthold’un mezkur darül’-fünunda verdiği Cengiz Han İmparatorluğu Suret’i Teşekkülü unvanlı derstir. Me’hazlarımın böyle pek mahdut olmasından dolayıdır ki konferansıma “Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre” kaydını koymaya lüzum gördüm.

Efendiler, biliyorsunuz ki garp müverrihlerinin bir kısmı tarihi vak’aları yalnız hakikati arayıp bulmak maksadıyla tetkik ederler; siyasi, dini, milli, ictimai bir gayeye hizmet arzusuyla vekayii tahrife kalkışmazlar, eğer takdirimde yanılmıyorsam, Muallim Barthold, sırf hakikati arayan müverrihlerdendir. Mösyö Cahun’a gelince, onda Cengiz’e Türklere hissi bir taraftarlık hissolunabilir. Lakin Cahun’un Türklere muhabbeti, bugüne kadar dimağ ve hissimizi zehirleyen müverrihlerin Türk düşmanlığına karşı hiçtir. Bununla beraber, ben, Türk oğlu Türk, her türlü taraftarlık isnatlarından masun kalmak için, Mösyö Cahun’un vesaikle müeyyed olmayan iddia ve tasdiklerini kabul etmedim.

Barthold dersinde, Cahun kitabında, bir hayli me’haz gösteriyorlar. Barthold’un me’hazları şunlardır:

1-Mongol An’anat-ı Resmiyyesi. -Bu an’ane, Altun Depter denilen bir eserde Mongolca muharrerdi; Altun Depter maa’t-teessüf bugün meydende yoktur, fakat ondan alınarak, İran ve Çin’de olunmuş iki resmi Mongol tarihi vardır ki, bunların birincisi Raşidüddin’in Farisi “Mecmu’a-i Tevarih’i” ise Çince “Yuvan-Şi” yani Yuvan’ın “Eyyam-ı Saltanatı Tarihi”dir. Barthold, an’anat-ı resmiyyeyi bu iki eserden öğrenmiştir.

2- On üçüncü asr-ı miladiye ait Mongol hikayeleri. – Bu hikayeler Çin’de, 14 üncü asr-ı miladide, “Yuvan-Çav-Mi-Şi” (Min Sülalesinin Tarih-i Hafisi) unvanıyla neşrolunmuştur.

3- Cengiz Han’ın Çinli muasırı “Men-Hun”un hikayatı. -Bu eser Muallim Vasilyef tarafından Rusça’ya tercüme olunmuştur.

4- Cengiz Han’ın Müslüman muasırlarının rivayatı; ale’l-husus Fars müverrihlerinden Cüzcani’nin Tabakat-ı Nasıri’sinde cem ettiği rivayat ki Raverty tarafından İngilizce’ye tercüme olunmuştur.

Cahun’un kitabında Cengiz Nan’ın tarihine ait me’hazlar şunlardır:

1- Hive hanlarından Ebülgazi Bahadır Han’ın Türkçe yazılmış “Şecere-i Türki”si.
2- Barthold’un zikrettiği Çince “Yuvan-şi.” – Bu eser Bretschneider tarafından ihtisar olunarak, İngilizceye tercüme olunmuştur.
3- Mongolca yazılmış “Aysin-Goroni-Südürbiti.” – bu eser, Harle tarafından Fransız diline tercüme olunmuştur.
4- Müslüman müverrihlerinden Nisavi ve Cüveyni. (Cahun bu iki müverrihten bir çok iktibasatta bulunduğu halde, eserlerinin isimlerini vermiyor.)
5- Sanan – Setsen. – Cengiz sülalesine mensup prens Sanan – Setsen tarafından toplanmış milli an’anat mecmuasıdır.
6- Rodloff ve Thomsen’in Kültigin yazılarına müteallik eserleri. Barthold da bu eserlerden istifade etmiştir.
Efendiler, Cengiz Han’ın tarihi azıcık tafsil ile nakil ve hikaye etmek istenilirse, buna la-ekal, on, on iki saatlik bir sıra konferanslar tahsis olunmak lazım gelir. Ben ise, mebhasımı üç, nihayet dört saata sığdırmak mecburiyyetindeyim.

Binaenaleyh, Cengiz’in hayat ve faaliyetinden ancak birkaç safha göstermekle iktifa edeceğim. O sahfalar, tabir-i diğerle konferansımın programı işte şudur: 1- Timuçin’in zuhuru,2- Timuçin’in kabileleri birleştirmesi,3- Timuçin’in Cengiz Han oluşu,4- Cengiz Han’ın garba taarruzu,5- Dünyanın en büyük imparatorluğu,6- Teşkilat’ı mülkiyye, yasak ve töre,7- Teşkilat’ı askeriyye, cebe ve subutay,8- Cengiz’in vefatı, tabiatı, istibdadı,9- Cengiz İmparatorluğu’nun taksim ve inkiraz esbabı.

İşte efendiler, programımızı da söyledim, şimdi artık asıl mevzua geçebiliriz.

TİMUÇİN’İN ZUHURU

Efendiler, Büyük Asya’da, dağıldıkları saha gayet geniş, fakat geçirdikleri ömür pek kısa, dört imparatorluk kurulmuştur. Bunlardan birincisi, tarihte Hun diye ün bırakan Türkler, hicretten dokuz asır kadar evvel vücuda getirmişlerdir. İkincisi, hicretten bir asır önce te’essüs eden Türk imparatorluğudur. Üçüncüsü, yedinci karn-ı hicri ibtidalarında tahaddüs eden Mongol-Türk İmparatorluğudur. Nihayet dördüncüsü, Aksak Timur”un, dokuzuncu asr-ı hicri başında kurduğu, Timurlenk İmparatorluğudur. Bu imparatorluklardan iki evvelkisi, göçebe Türk kavimleri ile, ekseriya onların taarruzlarına uğramakta olan oturak cemiyetlerin birleşmelerinden tekevvün etmişti. Bu pek eski hakanlıkların hududunu, bugün sahih olarak tayin etme imkanı haricindedir. Yalnız, Türk imparatorluğunun pay-ı tahtı Orhan Nehri havzasında olduğu tahakkuk etmiştir. Mongol-Türk İmparatorluğu, ibtida Mongolistan’ın şimalinde yaşayan,Mongol, Türk, Tatar kavmi ve kabilelerini toplayıp birleştirmiş, sonra Asya’daki mütemeddin ülkelerin hepsini zapt ve istila etmiş, daha sonra Avrupaya’da geçerek, bu kıt’anın ortasına bugünkü Bohemya ve moravya’ya kadar yayılmıştır; Mongol-Türk Hakanlığı, tarihin kayt ve naklettiği en geniş bir imparatorluktur.

Efendiler, bu imparatorluğun banisi, sonradan Cengiz Hakan unvanını almış olan Timuçin’dir. İşte ben size bu Timuçin’in hayat ve ef’alini, yani dünyanın en büyük devletini nasıl te’sis ve bina ettiğini izah ve hikayeye çalışacağım.

Evvelen Timuçin kimdir? -Mongol rivayetlerine göre, Mongol kabilelerinden Tay Ciyut kabilesinin Kıyut kolundan Yezükey Batır (Bahadır)’ın oğludur. Annesinin adı Ulun-ike idi. Ulun-ike, Ak Tatarların Hungirat Kabilesi’ndendir. Timuçin Barthold’un tahkikatına göre 1155 sene-i miladiyyesinde, Cahun rivayetine nazaran 1162 sene-i miladiyyesinde, Onon Çayı kenarında doğdu. Timuçin ve kardeşleri, gençlik zamanlarını, av avlamak ve balık tutmakla geçirdiler. Timuçin’in babasının mevki-ı içtimaiyyesine dair naklonunan rivayetler birbirine uymaz: Çinli vakanüvistlerin yazdıklarına bakılırsa Yezükey Batır, Kıyutların adi onbaşısıydı; ama Mongol hikayeleri, Timuçin’in babasını: göçebe Mongol kabilelerinin hepsinin başı, sergerdesi gibi gösteriyorlar. Leon Cahun, Mongol rivayatını kabul ederek, Yezükey ailesinin Mongollar arasında gayet muteber olduğunu yazıyor. Lakin, hakikat, Borthold’un dediği gibi, Çin ve Mongol rivayetlerinin ortasında olsa gerektir: Yezükey Batır ne Bütün Mongalların reisi ve ne de Mongol kabile teşkilatında pek ehemmiyetsiz mansıb olan onbaşı idi; birkaç kabileyi idaresi, kumandası altına alabilmiş bir başbuğ idi, Yezükey’in kadını Ulun-ike’yi büyük Çin Seddi civarında yaşayan Ak Tatarlardan almış olması, Mongol hikayelerinde icrası kendisine isnat olunan uzun ve muvaffakiyetli seferlerin büsbütün asılsız olmadığını delildir.

Efendiler, biliyorsunuz ki beşeriyetin hayatında büyük yer tutan adamlar, aileler, kavim ve kabileler, tarihin masal kısmı tarafından, gayr-ı tabii fakat pek güzel süslerle bezenir. Timuçin, Cengiz Han olduktan sonra, onun şahıs, kavim ve kabilesi hakkında da bir sürü efsaneler uyduruldu. Bütün bu efsanelerin hülasası şudur ki, Cengiz’in mensup olduğu Burciken kavmi, öyle adi bir adamın değil, tıpkı Meryem (ra.) gibi hem kocasız, hem günahsız doğuran Alang -Gava’ın üçüncü oğlu olan bud-intisar- Mung Han’dan neş’et etmişlerdir. “Mung Han’ın nesline mayası saf manasına olarak neyyirun denilirdi; zira Mongolların itikadına göre Mung Han ile iki kardeşi nurdan doğmuş idiler.”Çin vakanüvistleri, Alang-Gavaye nurun tecelli ettiği yeri de tasrih ve kaydetmişlerdi: “Muvize”, Selenga ve Tola nehirleri arasında, yani eski Türk imparatorluğunun payıtahtına yakın bir mahalde vukua gelmiştir… Selenga ve Tola civarı, eski Türler indinde mukaddes mevkilerdi; buradaki dağlara ziyaret için Türk kavim ve kabileleri toplanırdı. Elyevm, dağların isimleri, kudsiyetlerine delalet eder. Zaten en eski Türk dini olan Şamanilik, dağları, taşları, suları, ağaçları, hasılı göze görünen tabiatı mukaddes tanır: Bu havali dağlarından birisine “Kutluğ-Dağ”, diğerine “Karı-Dağ” derler.

Efendiler, bu masalları size söylemekten elbette bir maksat var:Müverrih Leon Cahun, bu masallardan istihraç ederek, Burcikenlerin kadın tarafından Mongol olmayıp halis Türk olduklarını iddia ediyor Cengiz Han’ın sonradan resmi şeceresi tertip olunmuştur. Bu şecerede dahi Cengiz’in nesebi,bütün Türklerin efsanevi birinci babaları olan “Börte-Çino”, yani “Kır Kurt”a isal olunmuştur. Demek resmi şecereye göre de, Mongollar, büyük Türk ırkının bir kolunu teşkil ediyorlar.

Timuçin’in doğuşu da masallarla müzeyyendir. Ebulgazi der ki: Timuçin avucu kapalı ve avucunun içi kanlı olarak doğdu. Bunun sebebini hiç kimse anlayamıyorken, Mongol ulularından birisi çıkıp şöyle izah etti.
Bu oğlan uluğ padişah bolur…
Yer yüzünün parçasın alur…
Köp illerini, vilayetlerini, katliam kılur…
“Tik boldı!” yani, fil-vaki, muteber Mongol’un dediği gibi oldu.

Yezükey Batır öldüğü zaman, kalan çocukları pek küçüktü: En büyüğü Timuçin henüz on üç yaşında, Türk-Mongol adetince yurt-ocak muhafızı olacak Ot-Çikin, yani en küçüğü ise altında toplanmış olan kabilelerin bu çoluk çocuk tarafından idaresi kabil değildi: Yezükey’in cenazesine gelmiş kabile reisleri, matem biter bitmez dağıldılar…

Şimdi, müsaadenizle biraz masal söyleyeyim: Bir zamanlar Yezükey-Batır’ın şanlı bayrağı altında bu kadar muzafferiyetler kazanmış olan Mongol uluğlarının böyle kendisini, çocuklarını bırakıp, dağılıp gitmeleri, Ulun-eke’yi ateşlendirdi; bu büyük kadın, harikulade erlik, gayret gösterdi: Kocasının atına bindi, sadık kalan atları etrafına topladı, eline Yezükey-Batır’ın gök bayrağını aldı, kaçanların arkasından koştu, sancağa sadakati unutmuş bu cenk erleri Ulun-ike’yi, matem elbiseyle, kocasının cenk atına binmiş, kocasının muzaffer sancağını eline tutmuş, aralarında görünce, Yezükey-Batır’ı görür gibi oldular, eski şerefli günleri hatırladılar, kalpleri taştı, ettiklerine pişman olarak ağladılar ve sancağın arkasına düşerek, Yezükey’in kabri yanına döndüler. Onon Suyu kenarında, “Diyelun-Buldak” tepesinde, ilin dokuz kuyruklu ak tuğu, Burcikenler hamisi ruhun dört kuyruklu kara tuğu dikilmişti. Yezükey Batır işte orada, tepenin üstünde, kuyruklu yelle sallanan tuğların altında, henüz kazılıp örtülmüş bir koruganın içinde, artık hiç kalkmamak üzere yatmış uyuyordu. Orduya kumanda edecek Timuçin, koruganın kenarında dolaşıyor, etrafa bakıyordu. Küçücük Ot-Çikin, aile ocağıyla baba kabri arasına oturmuş, düşünüyordu. Usullü, tedbirli, ihtiyatlı ve şanlı ana, Ulunike, burada ilin idaresini, çocukları namına kendi eline aldı…
Efendiler, bu masal, hakikate gelince hiç de böyle şairane ve al renkli olmadı: Yezükey ölünce ailesi pek güçlükle teayyüş edebildi; Timuçin, anası ve kardeşleri, kökler yiyerek, av arkasından koşarak, balıkçılık ederek yaşadılar. Lakin bu zor, zahmetli geçiniş, Timuçin’i terbiye etti, tabii istidadını yükseltti; ona hayatı, insanlar öğretti.

Timuçin, yavaş yavaş kendi kabilesinin ve civar kabailin akkemik (asil) gençlerinden bazılarını etrafına toplamaya muvaffak oldu. Timuçin’in istidad-ı zatisinden başka, babasının şanlı şanlı hatıratı da bu muvaffakiyete şüphesiz yardım etmiştir. Timuçin’in bu gençlik arkadaşları, sonradan Cengiz Han Ordusu’nun büyük ve daima galip kumandanları olacaklardır.

Efendiler, Timuçin daha çocukken, Timuçin henüz genç iken, Mongol kabileleri müteferrik ve bu tefrika neticesi iktidar ve kuvvetten mahrum idiler. Lakin pek uzak olmayan bir mazide bu kabileler ittihat ederek, Şimali Çin’e hükmeyleyen ve esasen Mançu Türk- Tatarlarından olan Tesin (Altun) sülalesini ürkütecek kadar iktisab-ı kuvvet etmişlerdi. Leon Cahun’un iddiasına göre ittihadı husule getirip Mongolları kuvvetlendiren Cengiz’in babası Yezükey Batır olmuştur.

Çin’in şimalindeki geniş sahralarda dolaşan bütün bu Türk, Tatar, Mongol kabileleri, resmen Çin imparatorluklarına… -imparatorluklarına diyorum, çünkü o zaman biri şimali, diğeri cenubi olmak üzre, iki Çin İmparatorluğu vardı. – tabi idiler. Çin hakanları, bu kabilelere, para, yiyecek gönderirse, onlar da bizi yediren, içiren babamız, anamız diyerek hakanlara sadakat gösterirler ve Çin’in şimal hududunu saklarlar idi; hakanlar, hediye göndermekte ihmal ve müsamaha ederlerse her iki imparatorluğa taarruzdan asla çekinmezlerdi, fakat Çin hükümdarları, bu kabilelerin taarruzlarından masun kalmak için onları birbirlerine düşürüp tutuşturmak siyasetini takip ederlerdi. Yezükey’in hayatında Mongol kabileleri birleşip, şimal imparatorluğuna bir tehlike teşkil ettikleri zaman, Tesin hakanları, bu Virnur Tatarlarını, Mongollar üzerine musallat etmişlerdi. Bu Virnurlar, Mongolları yendikten sonra; hizmetlerine mütenasip mükafata adem-i nailiyetten olsa gerek, Tesin İmparatorluğu’na taarruz eylediler. Bu sefer, Tesin hakanı, bu Virnurlar üzerine, Karayit Türklerini saldırdı. Karayit aşireti, Tola Nehri civarında sakindi. Dinleri Nasrani olup reislerinin ismi Tuğrul Han idi.

Karayitlerin bu Virnurlar aleyhindeki bu seferinde, Timuçin bir kaç arkadaşıyla beraber, Tuğrul Han maiyetine girerek, Tesin (altun) hakanlarına hizmet-i askeriyyede bulundu. Timuçin’in, tarihçe mukayyet ilk meydan-ı harbe duhülü, işte bu zaman, Tuğrul Hanla beraber bir maiyyet kumandanı sıfatıyla vukua gelmiştir. Karayitler, bu Virnurlar üzerine galebe çaldılar. Altun Hakan, Tuğrul Han’a, Çince kral manasına gelen “Van” unvanını ve Timuçin’e de diğer unvan-ı mefharet bahşetti. Tuğrul Han, Şimali Çin İmparatorluğu’nun bir “Van”ı olduktan sonra, artık Şarki Mongolistan’ın en mühim bir adamı demekti. Eger bu zat, istidad ve himmet sahibi olsa idi, Şarki Mongolistan’daki müteferrik kabileleri, kendi hüküm ve idaresi altında birleştirip, kavi bir heyet-i siyasiyye tesis edebilirdi; lakin yapamadı. Tuğrul’un beceremediği bu işe maiyetinde harp ederek epey nam ve şöhret kazanmış ve Çin imparatorundan da bir unvan-ı mefharet kapmış olan Timuçin teşebbüs etti. Timuçin’in Şarki Mongolistan’da türemesi, Tuğrul Han’ın menafiine asala muvafık olmamakla beraber, “Van”, Timuçin aleyhine müşkilat ve mevani ihdas etmedi; bir derecedeki Timuçin kendisini eski Mongol kaanlarının varisi ilan ettiği zaman bile sesini çıkarmadı.

Efendiler, Tuğrul Han ile Yezükey Batır’ın anda olduklarına dair bir rivayet vardır. Anda ne demek olduğunu biliyor musunuz? And içmek, anda olmak, en eski Türk adetlerindendir. İki genç bir yerlerini keserek çıkardıkları kanı kımıza (ekmiş kısrak sütü) karıştırıp içerler ve içerken birbirlerine sadık, kardeş olacaklarına yemin ederler; böylece sadakat yemini eden içen iki arkadaş, artık anda, yani kan kardeşidirler. Andalardan birisi ölürse, kalan anda ölenin çocuklarına bir nevi baba, veli olur. Tuğrul ile Yezükey’in anda oldukları kabul edilirse, Tuğrul’un Timuçin’e karşı pek yumuşak davranışı biraz anlaşılır.
Timuçin’in Kabileleri Birleştirmesi

Efendiler, Timuçin, Tuğrul Han maiyetinde, Çinliler hesabına harp edip, ün kazandığından beri, artık Moğol, Tatar ve Türk kabilelerini birleştirmek yolunu tutmuştu. Anası Ulun-ike’nin, Mongollar arasında ziyade itibar ve hürmet kazanmış bir “evliya”nın babasına kocaya varıp, Timuçin’in o “evliya” ile üveyi kardeşi olması, Timuçin’in maksadına çok hizmet etti; Timuçin, üveyi kardeşinin ve üveyi babasının nüfuz ve itibarından çok istifade eyledi.Ulun-ike’nin vardığı erin adı, ” Minlik ” idi, bu zat Mongollar arasında necip ve şerif sayılan Kong-Kamar neslinden geliyordu, bütün Mongollar ona ecike yani ata diyorlardı. Atanın bu mahalde istimali peder manasına değil, veli, evliya manasınadır. Minlik Ecike’nin bir oğlu vardı. Babasından ziyade evliyalıkla şöhret kazanan bu gencin adı Gökçü, lakabı Teb Tengri idi. Gökçü, gökle, sema ile alakası olan, işi gücü gök olan manasına olsa gerektir. Teb Tengri, Barthold’un tercümesine göre, göğe çıkan demektir. Şamaniler, evliyalarına şaman derler; Gökçü Teb Tengri, büyük maruf, muteber bir şamandı. Gökçü’nün bir çok kerametleri halk arasında söylenirdi. Bu şaman, her daim, en şiddetli soğuklarda bile, yalın ayak, başı açık, tek bir gömlekle gezerdi. Gökçü’nün, dilediği zaman bir ak ata, binip göğe aşarak, Tanrı ile konuştuğuna herkes inanırdı. Halk indinde bu kadar muteber bir aile ile münasebet peyda etmek, Timuçin için pek ehemmiyetli idi. Ecike’nin üvey oğlu Teb Tengiri’nin üveyi kardeşi olunca, Timuçin’in kadri halk gözünde pek yükseldi. “Timuçin kılıcına artık istediği gibi kullanabilirdi, çünkü anası ona ilin sancağını saklamış ve halkın mabedini de alıp vermişti.”

Efendiler, biraz evvel söylemiştim ki Timuçin’in ilk silah arkadaşları, asilzadeler idi. Gökçü Teb Tengri de, onun babası Minlik Ecike de, eski ve asil bir aileden idi. İşte bu asilzadelerdir ki Timuçin’i 1189 senesi, Gerulen Çayrı’nda bütün Mongol kabilelerinin kaanı ilan ettiler. Bu esnalarda Timuçin, Kendisinin eski Mongol kaanları evladından olduğunu babası Yezügey Batır, son kaan Hotula’nın kardeşi oğlu idüğünü ilan ediyordu. Yezügey’in Mongol kaanları sülalesinden olduğu şüphelidir; maamafih şu muhakkaktır ki Timuçin’i kaanlığa intihap eden asilzadeler arasında Hotula Kaan’ın oğlu Altan bizzat bulunmuş ve Timuçin’i tekzip etmemiştir.
Demek oluyor ki Timuçin’in riyasetini kabul edenler, Timuçin’i Mongollar kaanlığı derecesine terfi eylediler. Mongolların ak kemikleri (nacliti aristocratie) ile yine ak kemiklerden olan şamanları olmuştur. Daha sarih bir ifade ile, Timuçin asilzade ve ruhani sınıflarının adamı olarak meydana çıkmış ve naciliyet ile din esaslarına istinaden Mongol kabailini tevhide girişmiştir.

Kuvve-i ruhaniyyeye müstenid kır naciliyeti, Timuçin’i kendilerine kaan (imparator) ilan ederken, ahalinin ekseriyeti olan avam (democratie) da tek durmamış, Cancirat Kabilesi başı “Camuha”nın etrafında toplanmıştır.

Resmi Mongol ananelerinden Camuha kurnaz bir entrikacı olarak gösteriliyor; Camuha’nın işi gücü, Timuçin’in Mogolları, Tatarları, Türkleri birleştirmeğe masruf mesai-i hasenesine engeller ihdasından ibarettir. Leon Cahun bu ananeleri kısmen kabul ederek Camuha’nın entrikacılığına kail olmuş ve fakat Timuçin aleyhinde kurduğu dolaplarda bir emel-i müstahsin takip ettiğini de söyleyerek, Camuha’yı biraz tebrieye çalışmıştır. Leon Cahun’a göre Camuha kabilelerin kadim serbestleri, istiklalleri müdafiidir. Bugün de çok müstamel tabirleri kullanarak söylersek, Camuha, Timuçin’in ittihatçılığına karşı, kabailin muhtariyyet-i idaresini muhafaza etmek istiyor, uğraşıyor. Lakin Barthold, Mongol kahraman destanlarından çıkarıp ispat ediyor ki Camuha, asilzadeler aleyhine kopan avam hareketinin mümessilidir. Camuha, ak kemiklere, vahdet ve kuvvete dayanıp büyük ve geniş bir imparatorluk tesis etmek ve bu vasıta ile çok mal, çok şöhret kazanmak isteyenlere karşı, avamın, yani ekseriyyet-i ahalinin gündelik maişetini temin, basit saadeti istihsal için çalışır bir avam-perver (democrate)dir.

Camuha fikren demokrat ise de, neseben aristokrattır. Ananata göre, Timuçin ile Camuha eskiden pek iyi dost idiler, hatta ant edip kan kardeşi olmuşlardı. Böyle iyi dost iken, günün birinde Camuha Timuçin’e dedi ki: “Eğer biz dağların üstüne konarsak, otlayan otlar yurdlara gelir; eger çay kenarına konarsak, otlayan koyun ve kuzular, boğazlarına yiyecek bulur…” Timuçin, Camuha’nın ne demek istediğini anlayamadı, ama bu sözler üzerine, nedense, kan kardeşine emniyeti eksildi; Cumaha’nın dediklerini annesine söylediği zaman, Ulun-ike, oğluna Camuha’dan ayrılmayı nasihat etti…

Efendiler, Camuha’nın kinayeleri o kadar kapalı değildir. Atlar asilzadeler, ak kemikler demektir; yalnız boğazını düşünen koyun ve kuzular ise avamdır, kara halkıdır. Timuçin atlar, Camuha koyunlar tarafını tuttu;
Timuçin’i, ak kemikler, dağ üstünde kaan seçtiler, Timuçin yanına Mongolların başları, batırları (bahadırları), atları toplanmıştı. Camuha etrafına koyunları, kuzuları ve bir de Timuçin’e tabi olmak istemeyen bazı kabileleri yığdı; kendisine Gorhan unvanını verdirerek, Timuçin ile çarpıştı.

Bu demokrat hareketi, bir çok vekayiden sonra, en nihayet mağlup oldu; lakin Camuha naciliyete karşı çektiği kılıcı bu mağlubiyet üzerine de kınına koymadı, Timuçin’in yaranı asilzadeler arasında çıkan bir nifaktan bi’l-istifade Timuçin aleyhine dönmüş olan Hotula Kaan oğlu Altan, Van Han Tuğrul ve onun oğlu Saygun ile birleşip muharebelerinde devam etti. Bu muharebelerinde devam etti. Bu muharebeler hengamında, bir aralık, Timuçin gayet müşkil ve tehlikeli bir kalmıştı. Ancak metanet ve sebatı kendisine sadık kalan birkaç arkadaşının fedakarlığı sayesinde bu vartayı anlatabildi; ve akıbet Camuha’nın tesis ettiği bu korkunç heyet-i müttefikaya da galebe çaldı. Şu sıkıntılı günlerde Timuçin’e sadakatten ayrılmayan kimselere, balçejunet denilir.

Timuçin, balçejunetleri asla unutmadı, bunların kendileri de, evlat ve ahfadı da, bilahere, türlü imtiyazlara nail oldular. Balçejunetler arasında, Mongollarla beraber, halis Türkler, hatta Müslüman Türkler de vardı. Ezcümle içlerinde Hasan ve Cafer adlı iki Uygur Türkü’nün bulunduğu müteaddid vesaik ile müsbettir.

Efendiler, Hasan ve Cafer’in balçejunetler arasında bulunuşu, Türklerle Mongolların ta o zamanlarında bile, ne kadar muhtalit olduklarını izhara yarar.kıymetdar bir vakıadır.

Camuha, Altan, Van Han, Saygun ve rüfekasının teşkil ettikleri heyet-i müttefikanın mağlubiyeti üzerine, artık Şarki Mongolistan’da Timuçin’in karşısına çıkacak hiçbir kuvvet kalmamış demekti. Bununla beraber, Camuha’nın gayretine halel gelmedi; usanmak bilmeyen bu avam reis Garbi Mongolistan’a geçip, kendine müttefikler buldu; Timuçin aleyhine Garbi Mongolistan kabilelerinden bir müttefikin ordusu çıkardı. Fakat bu sefer de muvaffak olamayınca, açık meydan muharebelerinden vazgeçerek, eşkıya reisi oldu yani çete muharebeleriyle, Timuçin’in memlekette nizam ve asayiş tesis eylemesine, kesb-i iktidar ve nüfuz etmesine mani olmak için uğraştı, ama bu da uzun sürmedi; kendi adamlardan bazıları hiyanet ederek, rakibi Timuçin’e teslim ettiler. İki andanın, galip Timuçin ile esir Camuha’nın karşı karşıya gelmesi, Mongolların kahraman destanlarında müessir ve şairane tasvir olunmuştur.Zaten milli ananat, Mongol büyüklerinden hiçbir kimseyi hakir göstermek istemiyor.Bu ananelerde, Mongol rüesasının simalarını, velev hayali olsun, daima bir nur-ulviyet ihata eder. Camuha, Timuçin’le bir çok defalar muharebe ettiği halde, andını unutmamış, andasını birkaç kere ölüm tehlikesinden kurtarmış, Timuçin’in şahsı aleyhine kurulan pusuları, gizlice haber vermişti… Timuçin de mağlup ve esir kan kardeşine, ulv-i cenab ile muamele etti;öldürtmek istemedi, “Geçmişi unutalım, barışalım” diye yalvardı. Lakin affolunmak Camuha’nın haysiyet ve vakarına dokunur: Bundan böyle Timuçin’in samimi dostu olmayacağını, vücudu andasının daimi rahatsızlığına sebebiyet vereceğini söyleyerek sağ kalmaya rızı olmaz. Mutlaka öldürülmesin ister, ancak öldürürken kanının akıtılması için ricada bulunur… Çünkü kan ruhtur, Camuha’nın ruhu cisminde tam kalırsa öldükten sonra, Timuçin evladının ruh-ı hamisi olur… Camuha’nın bu son dileği makbul oldu: Keçeye sarılarak, boğduruldu. Ve Timuçin, kan kardeşini pek debdebeli bir cenaze alayı ile gömdürdü.

Efendiler, Camuha’nın cesedi, böyle debdebeli bir cenaze alayına layıktı: Camuha ortadan kalktıktan sonra, artık koca Mongalistan’da, Timuçin’in önüne çıkacak hiçbir kimse kalmamıştı. Artık, şarki ve garbi Mongalistan kavim ve kabilelerini, Timuçin hükmü altında ittihadı bir emri-i vaki idi; Timuçin, bütün bu kavim ve kabilelerin muta bir imparatoru olmuştu.

TİMUÇİN’İN CENGİZ HAN OLUŞU

Efendiler, Timuçin, ne zaman Cengiz Han unvanı aldı? Cengiz ne demektir? Cengiz kelimesi nereden gelir? Bu unvanı Timuçin’e kim verdi? Bu suallerin cevabını tarih, henüz, kati bir surette, veremiyor. Resmi ananata göre, Timuçin, 1206 tarih-i miladisinden, yani Camuha’dan kurtulup, şarki ve garbi Mongolistan’da oturan veya gezen Mongol, Tatar ve Türk kabilelerini birleştirip, kendisine tabi ve muti kılması akıbindedir ki Cengiz Han ilan olunmuştur. Kahraman destanlarına göre, 1189 senesi, Gerolen Çayırı’nda Mongollar kaanı intihap edildiği zaman Cengiz Han lakabını almıştır. Mongol müverrihi Satang-Satsan, Timuçin’in asilzade arkadaşları tarafından Mongollar kaanı seçilmesini naklederken şu masalı anlatıyor: “Timuçin’in kaan olarak kabul ve ilan gününden evvelki üç sabah, çalı kuşuna benzer beş renkli bir kuş gelip, dört köşeli bir taş üzerine konup, muttasıl: “Çin giz”diye öterdi… ve işte bu kuşun ötüşündendir ki Timuçin’in ismi, Cengiz Kaan diye aleme meşhur oldu… Üç gün sonra, kuşun konduğu dört köşeli taş yarılıp, içinden “Hasbur” denilen mühür çıktı. Bu mühür bir hurma ağacı kadar uzun ve geniş idi. Tam yazı yerinden bir kaplumbağa ve kaplumbağanın etrafında iki ejder resmi bulunuyordu. “Bu masala nazaran, Timuçin 1189 senesi, Cengiz Kaan unvanını almıştır.
Efendiler, eski Türk imparatorluğunun resmi mührü, iki ejder arasında bir kaplumbağayı musavverdi. Bu cihetle taş içinden kerametle çıkan hurma ağacı kadar azim mühür, eski büyük Türk imparatorluğunun mühr-i resmisidir ki “Cengiz!” diye öten mukaddes kuşun iraesiyle Timuçin’e geçiyor. Efsanenin meali vazıhtır: Timuçin arkadaşlarının intihabıyla Mongollar kaanı olduğu zaman, bir kuvve-i maneviye delaletiyle, eski büyük Türk imparatorlarının da halefi olmuştur.

Timuçin’in Cengiz Han ilan olunuşunu, Mösyö Cahun, ananat-ı resmiyeden alarak şöyle hikaye ediyor: 1206 senesi, Timuçin, ilin 9 beyaz kuyruklu tuğuyla ailesinin ruh-ı hamisine mahsus 4 kara kuyruklu tuğunu, eski Türk imparatorluğunun payitahtı olan Karakurum şehrine getirip diktirdi. Hanları, tarhanları, ak soyakları, bu eski uluğ şehirde Dilgun Buldak tepesinde kurultaya topladı. Pek eski zamanlardan beri il hanlarını, yani Türk imparatorlarını, kurultay, yani ilin uluğlarından, han, tarhan ve ak soyak ot ciginlerinden kurulma meclis intihap ederdi. İntihap merasimi, ilhan olacak kimseyi birgiz (keçe) üzerine koyup, dokuz defa kötermek (kaldırmak) idi. Kara Kurum’da kurulmuş kurultay, Timuçin’i han köterdi. Timuçin, çok kullanılmış ilhan unvanını almak istemedi, kendisine has olmak üzere Cengiz Han, yahut Cengiz Kaan unvanını aldı.
Efendiler, Cengiz kelimesinin manası henüz muhakkakan malum değildir. Leon Cahun, Mongolca eğilmez, bükülmez, mutlak manasınadır. diyor; Sonra eski Türk hanlarının kullandıkları Çin-yu, yani meşhur, parlak, kelimesinden gelişmiş olmaması da muhtemeldir, diye tereddütünü gösteriyor. Barthold’un tetkikatına göre, Cengiz Şamanilerin tapındıkları ruhlardan birisinin ismi olsa gerektir. Cüveynı Cengiz lakabının Timuçin’e Gökçöteb tanrı tarafından verildiğini hikaye ediyor ki bundan lakabın kudsiyetine intikal caizdir. Banzarof namında bir Rus müdekkiki, Mongol el yazma kitaplarını karıştırırken Hacir-Cengiz-tanrı adlı bir Şaman ruhuna rastgelmiştir. Biraz evvel. “Satang-Satsan”da naklen söylediğim kuş hikayesi de Cengiz lakabının ruhani ve mukaddes olmasına delalet eder.

Görüyorsunuz ki efendiler, Timuçin’in ne zaman ve nerede Cengiz Han ilan olduğunu ve Cengiz Han’ın ne manaya geldiği tamamen malum değildir. Ancak Timuçin’in bu unvan-ı mukaddesi Kara Kurum’da, bir kurultaydan almış olması muhtemeldir. Fakat ne olursa olsun, Timuçin’in, Cengiz han ilan olunuşu ile eski Türk imparatorlukları arasında bir rabıta vardır: Timuçin, Mongolistan kabilelerini, eli altında birleştirdikten sonra. Eski Türk ilhanlığını ihya ederek, bütün Türk, Tatar. Mongol kavimlerini tevhit eylemek istemiştir.

Cengiz Han’ın Garba Taarruzu

Efendiler, Cengiz’in edvar-ı hayatiyesinden, şark islamı tarih ve edebiyatında en çok mevzu-ı bahs olan devir, cihangirin, payitahtına nispetle garbı, yani alem-i İslamı istila zamanıdır. Bugüne kadar aramızda Cengiz’i nefret ve teline müstahak hun-rız bir canavar gibi telakki ettiren, ismine en ağır lakabları Türkler arasında bile taktıran, onun memalik-i İslamiye’ye taarruzu, yani garp seferi olmuştur. Ben size, Cengiz Han’ın garp seferini söylemeden evvel, şarkın en medeni, en müterakki ülkesi, şark İslamiyetinin ikinci asr-ı hicriden itibaren, hükümran fikri ve hissi adeta dimağ ve kalbi olan İran’da köklenmiş bir ananeyi hatırlamak isterim. O anane, efendiler, ezeli İran-turan kavgasıdır. Biliyorsunuz ki Firdevsı’nin Şehname’sinde, bu kavganın en eski, esatiri devirleri, Feridun ve Afrasyab’ın kahramanane ve şairane cenkleri tasvir olunmuştur. Turan ile İran, kavgalarına tarihten daha evvel başlamışlarıdır. Bu bitmez tükenmez muharebelerde maddi kuvvet Turanilerde olmakla beraber, manevi galebe -itiraf ekmeliyiz- Farslar cihetinde kalmıştır. Turaniler, muharebelerde galebe çalmışlar; iran’ı baştan başa zabt ve istila etmişler; iran üzerine hakimiyet-i maddiyelerini tesis eylemişler; şah, padişah, kumandan, zabit, memur, mülkdar olmuşlar… Fakat arası çok geçmemiş İran his ve fikri, İran ulum ve edebiyatı, İran sanayi ve hırfeti, hasılı İran medeniyeti bunları yemiş, Farslaştırmıştır… Kuvve-i maddiyeye karşı, kuvve-i maneviye, kılıca karşı kalem galebe çalmış, son söz hep medeniyetçe yüksekte duranın olmuştur… Biz Türklerce mucib-i iftihar olmayan bu hakikat-i tarihiyyenin en göze batan misallerinden birisi, Türk hanının, Sebük Tegin oğlunun, İran medeniyetine boyun eğerek, o medeniyetin, Fars milleti fikrinin muhallid bir abidesi olan Şehname’yi yazdırmış olmasıdır. Fars şairi, Türk hanını, İran namına exploitler etmiştir. Turani Sultan Mahmud, iran’a en büyük hizmet etmiş şahlardandır. İkinci bir misal daha söyleyeyim: Cengiz kaan’a karşı İran’ı İran medeniyetini müdafaa eden babalı oğullu Alaaddin ve Celaleddin Harezmşahlar oldu. Biliyorsunuz ki bunların her ikisi Türk idi. Lakin İran medeniyeti bu iki Türk oğlunu o kadar Farslaştırmış ki, alaaddin ile Celaleddin, ve alehusus Celaleddin, Cengiz Kaan’ın küçük sancağı altında kopup gelen Turan’a karşı, İran’ı temsil, ve teşhis eylediler, Turan aleyhine İran’ın efsanevi kahramanı kesildiler: Cengiz, Afrasyab, Celaleddin Rüstem-i Zal oldu… Ve bu Rüstem rolündedir ki İran’ın şair, edip ve müverrihleri Celal’i yükselttiler; Cengiz’i batırdılar. Türklük İran’ın şimalini fethedip geçtikten, Bilad-ı Rum’a dahil olup İran’ın garp tarafını da kuşattıktan sonra, yine İran medeniyeti Türkler üzerindeki nüfuz ve hakimiyetini kaybetmemiştir: Rum Selçukları hanlarına eski İran şahlarının isimlerini takacak kadar, Hatta Osmanlı Türkleri bile, İlk devre-i hükümetlerinde, evrak-ı resmiyeyi Farisi yazacak kadar İranileşmiş idiler!…
Efendiler, kemal-ı teessür ve teessüfle görüyorum ki Türk his ve fikri, İran medeniyeti esaretinden bugün bile tamamen azat olamamıştır. Bu esaret değil midir ki Namık Kemal’i Turan’a karşı İran müdafii kılmıştır? İran şairi Firdevsi, Türk hanını meclüb etmişti; İran kahramanı Celal de, Türk şairini müsahhar eylemiştir…
Bütün bu tafsilat ile şunu ihsas etmek istedim: Cengiz Han ve Harezmşah muharebeleri, birçok asırlar devam eden İran-Turan çarpışmasının bir safhasından ibarettir.

Efendiler, müsaadenizle bir noktaya daha nazar-ı dikkatinizi celbedeceğim. Alaaddin ve Celaleddin Müslüman idiler; Cengiz Şamani idi. İran-Turan nizaında, Müslümanların çoğu İran tarafında bulunuyordu Pek uyanık, pek mütebassır İran medeniyeti, bu vaziyetten istifadede asla gecikmedi; Turan-İran kavgasına küffar ile ehl-i İslam, hatta küfür ile İslam nizaı şeklini verebildi: Medeniyet-i İraniyye, din-i İslamı da maksadı uğrunda kullandı. Biz, Türkler hala bu tefsirin taht-ı tesirindeyiz. Cengiz’e karşı Kemal ve ma’kablarına o beliğ fakat haksız sözleri püskürttüren bir mühim saik de, hiç şüphesiz, heyecan-ı diniyyedir.

Bu izahattan sonra, Cengiz’in garp seferini tetkikte İran müelliflerinden ve onlara takılmış muahhar muharrirlerdin, ne kadar ihtiyat ve adem-i emniyetle istifade olunabileceğini ihtar, fazladır, sanırım.
Şimdi, efendiler, asıl mevzua, yani Cengiz’in garp seferine geçelim: Bu sefer neden neş’et etti? Bu sefere sebep nedir? Cengiz Han’ın şark-ı İslamiyi istiladan maksadı ne idi?

Elimizde dolaşan tarihlerimizde bu azim sefere ciddi bir sebep gösterilemez; artık klişe haline gelmiş, ehemmiyetsiz bir vesile ile iktifa olunur: Bu zalimi (yani büyük Cengiz’i) memalik-i İslamiye üzerine taslite bilmeyerek sebep olan Sultan Muhammed Alaeddin Harzemşahtır. Şöyle ki sultan-ı müşarünileyh ile Cengiz arasında hüsn/i muaşeret ve muhadenet cari ve bir ticaret muahedesi dahimünakid iken Harezmşah memleketine gelen birkaç Moğol tüccarını casusluk töhmetiyle katlettirdiğinden, Cengiz’e nakz-ı ahd ile ilan-ı harbe vesile vermiş ve şu üç dört kişinin kanı, alemin harabına bais olmuştur.” (Abdurrahman Şeref -Tarih-i Devlet-i Osmaniyye, cild 1, sahife 56) O kadar büyük bir hareketin, böyle küçük bir vesileden neşet etmesi hiç akla uyar mı? Tenkit ve Tetebbua cüz’ice alışkın bir dimağ bu sözlerle, asla kanaatlenmez; Cengiz’in garbı istilasının, daha derin, daha esaslı sebeplerini aramak ister. Ecdadınının en şanlı vekayiini öğrenmek için araştıran, soruşturan bu dimağa, ancak müverrih Leon Cahun’un izahatı bir cevap olabilir.

Mösyö Cahun, Cengiz’in garp seferini nakletmeden evvel, Çin, yani şark seferini anlatıyor. Şark seferi, 1207’den 1216’ya kadar sürmüş ve şimali Çin’in, Cengiz Kaan’a itaat-ı katiyyesiyle hitama ermiştir. Çin seferinin mukaddematını Cahun şöyle hikaye ediyor: “Timuçin’i Cengiz Han ilan eden kurultay, ki 19 Türk ve Tonguz kabilesi ile 27 Mongol kabilesinden toplanmıştı, bir heyet-i müttefika-i kabailin değil, mütecanis bir milletin meclis-i mebusanı idi; kabailin istiklali artık kalmamıştı. Vakıa kabileler, nesillerini büsbütün unutmamışlardı; fakat bir araya toplandıkları zaman artık ayrı ayrı kabile isimleri kalmıyordu; bunlar ne Tekerin, ne Ormangot, ne Oyrat, ne Tayciyot, ne Tatar, ne merket, ne nayman ne Karayit, ne Barlas, ne Barın, ne arlad, ne Celayir değildiler; ancak Mongol idiler. Cengiz Han, Deligün Buldak tepesinde, mukaddes sancaklarla muhat olarak, gökten inmiş Gökçü yanında, kurultay karşısında ant içerken kabilelere bunu ilan etmişti: “Bu kavim…ki -demişti- herkese ve herşeye karşı, zahmetler ve tehlikelere düçar olduğum zamanlar bile benden ayrılmadı, bu kavim ki sevinç ve elemlere katlanarak sağlam düşünceme bu uluğ vücudu verdi.. Kaya billuru gibi saf olan bu kavim ki her türlü muhatarat içinde, dilediğim oluncaya değin, bana sadakatte daim oldu, ben bu kavmin dünya yüzünde gelip geçenlerin kaffesinin üstünde büyümesini, yücelmesini isterim.” (Sanang-setsen) Eski Türk hakanlarının mirasını sağlam bir elle yakaladığı ilin iradesiyle takdis olunduğu bu muhteşem günde, Cengiz Kaan’ın söylediği sözleri, Mongol hikayesinin aynen zabtedememiş olması muhtemeldir; fakat Cengiz’in hayatındaki her işi, ahfadından Sanang-Setsen’in kendisine söylettirdiği bu sözlere uygundur; hakikaten bugünden itibaren Mongol milleti mevcuttur, hem müstakil ve yekvücut olarak mevcuttur; ve Cengiz’in idaresi altında büyüyecek, kaffe-i mevcudatın fevkine yükselecektir.” Efsanevi olan bu hutbe, Cengiz Han’ın sözlerini tekrar etmiyorsa bile muhakkakan fikrini tercüme ediyor…

Demek oluyor ki, Timuçin’in Cengiz Kaan olduğu zaman, çizdiği program bütün Mongolların birleşmesinden fazla, kaffe-i mevcudatın fevkine yükselip büyümesidir.

Efendiler, Ebulgazi Bahadır Han, Cengiz’in Şimali Çin imparatorları aleyhine harp açması esbabını beyan ederken şöyle diyor: “Sonra, Mongol ayanını bir mahalle toplayıp dedi ki Çin fağfurları, yani altın hakanları, benim atalarıma, benim kardeş-üruğuma pek çok zarar değdirdiler. Şimdi, Tanrı teala bana nusret veriyor; Bu Çin ülkesinde atalarımın, kardeş-üruğumun haklarını dava kılmak üzere bana fırsat ve kuvvet veriyor”: Ebulgazi’nin bu fıkrasını Müverrih Leon Cahun izah ve tefsir ediyor: Cengiz’in atalarım, kardeş-üruğum dediği bütün Türk milleti idi; Oğuz Han’ın, Kırkurt’un (Börteçinö’nün) evladı olup, Hyung-nu İmparatorluğu’nu tesis etmiş olan büyük Türk milleti idi. Cengiz Han, Türklerin milli düşmanı olan Şimali Çin İmparatorluğu’ndan; milli intikam alacaktı. Bu cihetle cihetle Cengiz’in Çin aleyhine hareketinde, henüz zikrettiğimiz nutukta mündemiç programın tatbik edilişi görülür: Çin seferinin saik-i fikrisi, birleşmiş Mongolların akvam-ı saireye tefevvükünü temin ve Mongollara revabıt-ı ırkiyesi muhakkak olan ve Mongolların reisi Timuçin’in Karakurum’da han köterilmesi ile resmen mirası alınan Hyung-nu Türk İmparatorluğu’nun intikam-ı tarihisini almaktır. Mösyö Cahun, “Asya Tarihine Medhal”inde Çin seferinin sebebi olmak üzere gösterdiği bu hissiyat-ı milliyeyi, diğer bir mahalde, daha ziyade tasrih ve tamim ederek, Cengiz Kaan’ın bütün işlerini, siyasi ve harbi harekatını, Türk-Tatar-Mongol kavimlerini birleştirmek fikir ve arzusuyla tefsir etmektedir. Cahun’un zannına göre, yalnız Cengiz’de değil, o zamanın bütün Türklerinde, Tatarlarında, Mongollarında, bir büyük Türklük fikri, şimdiki Pan-Cermanizm, Pan-İslavizm fikirleri gibi, megalo-idealar gibi, bir pan-Türkizm fikri vardı: Mongollar, Türkler, “maksad-ı ittihat ile delirmiş bu çılgın vatanperverler, fikr-i vatanla müteassıp bu kızgın dal-kılınçlar, Türk bulacaklarını tahmin ettikleri memaliki ta nihayetinde kadar zabt ve istila etmek istiyorlardı; İşte bu saik iledir ki o zamanın malum dünyasını baştan başa fethettiler, hiç olmazsa atlarına çiğnettile; Zira onlar nazarında “Türk, dünyanın her tarafında mevcut idi.”

Efendiler, Türk, Mongol ve Tatarların hepsini, tekmil Turanileri birleştirmek böylece pek büyük, gelip geçmiş Türk ilhanlıklarından, daha büyük bir hakanlık yapmak… Bu tasavvur, bu plan her halde, Cengiz gibi büyük bir dehayı harp ve siyasete daha layık muazzam bir tasavvur ve plandır: Cengiz, merkezi ve garbi Asya’ya, iki üç casusu katlolunduğu için değil, bu büyük fikrin, bu büyük fikrin, bu büyük idealin kuvveden fiili ihracı için saldırdı… Cengiz’in bütün o kanlı muharebatı, milli, mukaddes planının tatbiki uğrunda olacak, mağlubiyetler makhuriyetler, musibet ve felaketler, ona karşı gelen, Çinli, İranlı, ve İranlılaşmış Türkler üzerine çökecektir…

Cengiz Kaan, Altun Hanı mağlup edip, ikmal-i fütuhatı, namdar muavinlerinden Uslu Moğoli’ye bırakıp, 1216 senesi, payitahtı Karakurum’a dönmüştü. Bu sırada büyük hakanın büyük başı, garba ait büyük emellerle dolu idi. Türk kavim ve kabilelerinin hepsini, Gök Mongollarla karıştırıp, yerleştirip Asya’nın yegane hakimi kılmak emeline, vücut vermek için, geceli gündüzlü uğraşmaya başladı. Ülkesinin gün batı tarafı, karanlıklar içinde kaybolan pek uzak yerlere kadar Türklerle meskundu: En önde, Cengizle birkaç defa çarpışmış Gor Han damadı Güçlük (güçlü-kuvvetli) ile ordusu bulunuyordu. Onun arkası sıra, bütün Garbi Asya’yı tutmuş Türkler geliyordu: Alaaddin Harezmşah ordusundaki Kanıklı ve Kalaç Türkleri, şimal ve garba yayılmış hudutları belirsiz, hesapları bilinmez Kıpçaklar, sonra da Ordu, Ordu Kırgız ve Kazaklar… Bunların arkasında ve daha uzaklarda, isimleri bile ancak hayal, meyal işitilmiş Başkırdılar.. bazı kimseler, bunlara Macarlar da diyorlardı… Daha sonra Bulgarlar.. Ama Bulgar’ın bir şehir mi yahut bir kabile mi olduğu iyice kestirilemiyordu… Daha sonra Tatsin, Tazı, Tacik, Tokmak diye birbirlerine karıştırılan bir çok kavim ve kabile isimleri .. Nihayet Tuna suyu, Huang-hu (Sarısu)dan daha geniş, daha uzun Tuna suyu… Buralarını vaktiyle Kırkurd, yahut Oğuz Han zamanesinde, Türkler baştan başa fethetmişlerdi… Onun içindir ki ta Tuna’ya kadar Türkçe konuşan kavim kabileler yerleşmişlerdi. Şimdi de bütün bu kavim ve kabilelerin Tanrıkut Cengiz Kaan’a tabi ve muti’ olmaları, 9 kuyruklu tuğ önünde baş eğmeleri lazımda… Tekmil Türklerin bir buyruk altında toplanmasına karşı koyacak Türk düşmanların ise, yenilip sürülmesi, kırılıp atılması labüddü. Türklerin birleşmesine ilk önce mani olmaya kalkışan güçlüğün gücü çarçabuk sindirilip, vücudu ortadan kaldırıldı. Sonra, sıra Harezm Türklerine ve İranlılaşmış hanlara, Harezmşahlara geldi.

Efendiler vaktin darlığından ötürü, Cengiz’in garbi Asya’yı istilası hengamında, şark-ı İslamınin hayat ve ahvalini gösterir basit bir kroki olsun çizemeyeceğim. Bu noksanı, siz bitaraf yazılmış medeniyet-i İslamiye tarihlerini okuyarak, hiç olmazsa, Cahun’un Türkçe’ye tercüme olunmuş Gök Sancağı’na göz gezdirecek ikmal edebilirsiniz. Ben yalnız vekayi-i siyasiyenin ana hattını takip ile iktifa ediyorum.

Cengiz’in devr-i istilasında, şark-ı İslaminin en sahib-i şevket ve kudret hükümdarı, Muhammed Alaaddin Harezmşah’dı. Alaadin’in asıl Türkçe ismi Tekeş’tir. (Tekeden gelse gerek, Cahun kavgacı manasınadır diyor.) Tekeş’in babası İl Arslan, onun babası Adsız idi. Görülüyor ki bütün o tantanlı Arapça ve Acemce isim ve sıfatlarına rağmen Alaaddin halis muhlis bir Türktür. Sultan Alaaddin Tekeş, Maveraünnehir, Horasan, Faristan, Irak, Harezm, Herat ve Gazne’nin sahip ve hükümdarı idi. Havza-i hükümetinin tevsiinden beri, kendisine İskender-i Sani dedirtiyordu! Alaaddin’in tabiatını, Cahun şu birkaç kelime ile hülasa eder: Mahdut fikirli, ayyaş, çabuk kızar, inatçı bir adamdı; Türk ırkına has kusurların çoğunu malik olduğu halde, o ırkın fezail-i mahsusasından olan ciddiyet-i hareketten, umür-ı siyasiye ve askeriyede kavrayışlı nazar (Coup d’oeill)den ve akl-ı selimden mahrum idi. Bahusus Gur Han’a galebe çalıp da İskender-i Sani lakabını aldığından beri, artık önüne hiç kimse duramaz zannedecek kadar gurur getirmişti. Hatta sanisi olduğu İskender’e tamamen benzemek için Hindistan’ın fethine bile kalkıştı… Fakat Müslüman-Türk hanlarından ilk evvel Hind’in fethine muvaffak olmuş Sultan Mahmud Gaznevi’nin nokta-i hareketi olan Gazne şehri Alaaddin Harezmşah’ın Hind seferinde son merhalesi oldu; çünkü bu sefer Harezmşahla Bağdat halifesinin arasını açmıştır.

Efendiler, biliyorsunuz ki hilafet-i İslamiye’nin teessüsünden beri bütün memalik-i İslamiye, bir halife-i Resülullahın manevi ve maddi hükmü altındadır. Darülislam’da yalnız bir halife-i resul bulunabiliyor. Ümera-yı Müsliminin cümlesi, şer’an, yani hukuk-ı İslamiye nazariyatınca, o halifeye tabidir. Binaenaleyh, Bağdat halifesi, Harezmşahların da, diğer müstakil veya nim-müstakil Müslüman selatin ve ümerasının da, metbuu idi. Alaaddin Harezmşah’ın hodbehod Hind seferine kıyamı, makam-ı hilafetten müsaade almaksızın diğer ümera-yı İslam yed-i idaresinde bulunan memaliki zabta kalkışması, ve hatta Selçuk sultanlarının yerine kaim olarak hami-i hilafet sıfatını iddiaya girişmesi ve daha bazı sebepler, halife ile hüsn-i münasebetini bozdu. Bunun üzerine Tekeş, halifenin bazı teşebbüsatını, kendi aleyhine kurulmuş dolaplar diye iddia ederek Hind’den sarf-ı nazarla askerini darül-hilafe-i Bağdat üzerine yürütecek oldu.

Az düşüncel, çok hiddetli ve pek mağrur Alaaddin Tekeş’in halife-i İslam ile bozuşması mütedeyyin tebeasına fena tesir etmişti; o aralık Tekeş’in ikinci bir hata-yı siyasisi, Buhara’nın muteber meşayıhından Mecdeddin Bağdadi’yi katlettirmesi, tebeasını kendisinden büsbütün soğuttu. Buhara-yı Şerif uleması galeyana geldi; şehrin üçyüz camiinde pek şedit vaazlar söylenilip, Alaaddin aleyhine ateşler püskürüldü… Galeyandan ürken Alaaddin, mazınna-i kiramdan Türk Şeyh Necmeddin Kübra’ya bir tabak dolusu altın ve mücevherat gönderip günahı için tevbe ve istiğfar olunmasını rica ve niyaz ettiyse de, şeyh hazretleri hediyeleri reddederek “böyle altın ve mücevherat, kefaret-i zennubumuz olmaz, günahımızı, şahın, benim ve binlerce ehl-i İslam’ın başı ancak ödeyebilecektir..” diye pek korkunç bir haber gönderdi. Cengiz Han alem-i İslam’da olup geçen bütün vekayii, hemen günü gününe bilip duruyordu; çünkü Müslüman memleketlerinin her tarafında, bir çok hafi memurları vardı. Cengiz, Harezmşahla halifenin bozuştuğunu, Harezmşah’ın tebeası tarafından sevilmediğini, Necmeddin Kübra’nın şaha gönderdiği peyam-ı muhibi hep haber almıştı. Hatta müverrih Reşidüddin rivayetine göre Cengiz Han, bizzat halife-i İslam ile münasebettar idi: Harezmşah’ın serkeşliğinden, darül-halife üzerine yürümek tasavvurundan ürken halife en- Nasırüddinullah Ahmed 1217 sene-i miladiyesinde Cengiz Kaan’a sefirler gönderecek, Alaaddin aleyhine ittifak akdi teklifinde bulunmuştu; Lakin ande vefası taassup derecesini bulan büyük Cengiz, Harezmşahla beynlerinde mün’akit ahidnamelerin ahkamı şah tarafından bozulmadıkça, aleyhine hiçbir kimse ile akd-i ittifak etmeyeceğini halifeye cevaben bildirtti (Ebul-Gazi Bahadır Han) zaten Kaan Harezmşahla hoş geçinmek taraftarı gibi görünüy- ordu. Alaaddin Tekeş ile ötedenberi sulh ve salah üzere bulunduktan başka az evvel bir ticaret muahedesi de imzalamıştı. Bu muahade mucebince, Çin’den gelip, Rum ve Irak’a giden kervanların Türkistan’dan taaruzza uğramaksızın sağ ve salim geçip gitmeleri, Harezmşah tarafından temin olunuyordu. O zamanlar İpek yolu dedikleri, Çin-Irak-Rum şahrah-ı azim ticareti, -ki bir müddet şark-ı mütevassıtın bitmez tükenmez kargaşalıkları yüzünden kapalı kalmıştı- Cengiz Kaan sayesinde umur-ı iktisadiyeye verdiği ehemmiyeti gösterir.Efendiler, Alaaddin Harezmşah’ın makam-ı hilafet aleyhindeki hareketi Cengiz ile aralarında bu muahedeyi akdettikten sonra vukua gelmişti. Harezmşah hudud-ı şarkiyesini böylece temin ettikten sonradır ki garba doğru seferde mahzur ve tehlike görmemiştir. Harezmşah, Bağdat Seferi’nde muvaffak olamadı. Halife-i İslam, Alaaddin isminin hutbelerde zikrini menetti. Artık Harezmşah’tan tebeasını sıdk ve muhabbeti tamamen sayrılmıştı. Bu ahval ve vekayi, Cengiz’in Asya-yı garbi hakkındaki muazzam amalini teshil ve ta’cil ediyordu. İşte tam bu sıradadır ki mahut vesile-i harp zuhur etti. Az evvel zikrettiğim ticaret muahedesi ile can ve malları temin edilmiş olan Çin kervanı tacirleri, Harezmşah’ın bir memuru tarafından katl ve malları yağma olundu. Efendiler dikkat ediniz ki bazıları tarafından, daima kana susamış bir canavar gibi tasvir olunan Cengiz, bu pek vahim vakıa üzerine derhal silaha sarılıp memalik-i İslamiye’ye taarruz etmedi; sabır ve temkinini asla elinden kaçırmaksızın, Harezmşah’a üç elçi göndererek, maktullerin diyeti verilmesini, yağmadan mütehassıl zarar ve ziyanın tazmin edilmesini, taleple iktifa eyledi… Fakat pek hiddetli, çok kibirli ve az düşünceli Alaaddin Şah, Cengiz Kaan’ın elçilerinden bir Müslümanını katl, diğer iki gayr-i müslimini kemal-i hakaretle önünden tardetti. Bu tahkir üzerine artık harbe girişmekten başka bir çare kalmamıştı: Cengiz Kaan, 1219 senesi, ordusuna Harezm hududunu geçmek emrini vererek, memalik-i İslamiyeye, daha doğrusu garbi Asya’ya taarruza başladı…

Efendiler, ben size Cengiz’in garp seferini, yani İslam memleketlerini istilasını, Alaaddin Harezmşah’ın yenilmesini, sonra kahraman Celaleddin’in istila edilmiş vatanında, büyük bir himmet ve gayretle kuvvet toplayıp, müstevlilere dilirane müdafaatta bulunmasını ve nihayet onun da mağlup olmasını nakil ve hikaye edecek değilim; bunu, sakın, benim Cengiz’e muhabbetimden, yani onun harekat-ı şedidesini açıp göstermek istememekliğimdendir, sanmayınız: Hayır, vekayi-i harbiyeyi anlatmaktan vazgeçişim, sırf vaktin darlığından. Zaten muharebelerde tarafeyn birbirine hiç acımaz; “Muharebeye aşure dağıtmak için gidilmez.” Kurun-ı Ula ve kurun-ı vusta muharebeleri ise, alelumum, pek hunrızanedir: Üsera, kılıçtan geçirilir, vire ile teslim olmayan şehirler, katliam olunur, Cengiz de zamanının kavaid ve adab-ı harbiyesine tabiiyyet etmiştir. Ondan fazla bir şey yapmamıştır. Sanki karşısındakiler başka türlü mü hareket ederdi; asla: Celaleddin Harzemşah’ın dostu, silah arkadaşı ve meddahı müverrih Nessavi, Celal’in galebe çaldığı Pervane muharebesini anlatırken diyor ki: “İranlı at uşakları, Mongol esirlerinin ızdıraplarını arttırmak için kulaklarına kazık sokuyorlardı ve Celaleddin Harezmşah da bu manzarayı inbisat ile seyrediyordu… Ancak Cengiz Han’ın fütuhatı daha çok, zabtettiği ülkeler daha geniş olduğu için, Cengiz muharebatında dökülen kan bittabi ziyade olmuştur; İşte o kadar.

Abdurrahman Şeref Bey’in Tarih-i Devlet-i Osmaniye medhaline, ihtimal Namık Kemal Bey merhumdan alıp yazdığı şu: “Akvam-ı İslam’ın ummuna bir derece yılgınlık gelmiş idi ki Moğol Merv’i zabtettiği zaman her Tatar’ın idam eylediği adam dört yüze baliğ olmuştu. Meraga’da bir Tatar karısı bir saray halkını alelumum katletmiş ve hiç birinde mukavemet değil tahlis-i can için bir hareket-i mezbuhane bile görmemişti.” Sözleri, o zamanın yakın şarkında şecaat, mertlik gibi ahlak-ı hasenenin ne kadar aşağı bir derece düşmüş olduğunu göstermekten başka bir şey ispat etmez…

Efendiler,Cengiz Kaan ordusunun garbı istilası yirmi beş sene sürdü; lakin bizzat Kaan,ordusuna yalnız altı sene kumanda etti. Cengiz’in orduları, bu yirmi beş sene zarfında bütün alem-i İslam-ı ve alem-i Nasraniyet’in bir kısmını zabt ve istila ettiler, hüküm ve nüfusları altına aldılar. Leon Cahun’un dediği gibi, pek iptidai bir din sahibi olan bu halk, iki en büyük dinin müdafiilerini ta Ürgenç’teki Kübravi dervişlerinden papanın Tampliye şövalyelerine kadar cümlesini yendiler…

Efendiler, Cengiz’in bu sefer-i azimi, büyüklüğüyle korkunç bu sevkülceyş hareketi, askerlik nokta-i nazarından fevkalade mühimdir. Zannediyorum ki, Cengiz’den evvel ve sonra, hiçbir kumandan Cengiz’in garb seferi kadar büyük bir hareket-i askeriye icra etmemiştir. Bazı kimseler, Cengiz ordularının garba yürüyüşünü, nim-vahşi kavim ve kabilelerin bir nevi muhaceret-i tabiiyesi gibi tasavvur ve tasvir ederler. Lakin bu nokta-i nazarın doğru olmadığında, her iki me’hazım müttefiktir. Barthold bu meseleye dair şöyle diyor: “Elyevm kati bir surette ispat edilmiş addolunabilir ki Mongol fütuhatı, vahşi adam kümelerinin intizamsız taarruzlarından ibaret değildi; Mongol fırkaları, tamamen muayyen sevkülceyş planlarıyla pek muntazam sevk ve idare olunuyorlardı. Bunlar, hasımlarını yalnız kesretle yenmediler; bilakis, medeni akvamın kendilerinden daha kesırü’l-aded fırkalarını intizam ve maharetle mağlup ettiler”: Leon Cahun da tamamen bu fikirdedir: “Mongolların Sir-i Derya Seferi”(1220-1229), kendilerinin sevkülceyş ve tabye usullerinin mükemmeliyetini pek vazıh göstermektedir. Cebe ve Sübutay’ın 25000 atlı ile Semerkant’tan ta Don’a kadar yaptıkları o harikulade reyd (1220-1223) ve yine Sübutay Batır’ın o parlak Lehistan, Moravya ve Macaristan seferi(1241), Mongol fütuhatını, bıhesap ve vahşi orduların garba akıntısı, muhaceret-i umumiyesi, insan denizinin, idraksiz, adeta tabii bir telatümle taşması kabilinden addetmekte ki yanlışlığı ispat eden en katı delillerdir. Evet Cengiz ordusunu terkip eden akvamın, Çinlilerden, İranlılardan, Çinlileşmiş veya İranlılaşmış Türklerden, irfan ve medeniyetçe aşağıda bulunmuş olmaları muhtemeldir; bu akvamın harp ederken pek şiddetli davrandıkları muhakkaktır; ancak gerek sanat-ı harpte, gerekse sanat-ı idarede, evvelen mağlup edip, sonra kemal-i intizam ve asayiş ile idare eyledikleri kavimlerden aşağı bulundukları zannı yanlıştır. On üçüncü asr-ı miladıde sanat-ı harbin üstadları Cengiz Kaan ile muavinleri ve ordularıdır… Bu ordular generallerinin deha-yı harbi, zabitlerinin tecrübe-dıdeliği, askerlerinin zabt u rabtı (disiplini) sayesindedir ki karşılarına çıkan bilcümle orduları darmadağan ettiler; bu mütevali galebeler adedin kesretiyle kazanılmadı. Cengiz’in 1219 seferi, Napolyon’un 1805 seferi kadar muntazam ve idarelidir…”

Efendiler, Cengiz’in hareket-i askeriyesine dair ben size pek muhtasar ve pek umumi birkaç mütalaa arzıyla iktifa ettim. İskender’i, Sezar’ı, Frederich ve Napolyon’u tetkik eden müstait ve mukaddem zabitlerimizin yakın bir istikbalde büyük Cengiz ve kahraman Sübutay’ın harekat-ı askeriyelerini de gereği gibi tetebbu’ ederek Türkleri müstefid eylemlerini ümit ve temenni ederim.

Efendiler, İran menafiini müdafaa ederek Turan aleyhine aramadan, düşünmeden çala kalem yazı yazan bizim müverrihlerimize inanmak lazım gelirse, Cengiz Han Asya-yı Garbideki muharebatı esnasında, mahv ve tahripten katl ü garetten gayrı hiçbir maksat takip etmemiştir: “Şayan-ı taaccüptür ki Cengiz’in ve avanesinin neşr ve i’la-yı din ve tevsi-i hükümet ve ihrazı-ı şan gibi saika-i hükümeti olmayıp, mahza ifna ve tahrip için bu kadar mezalim-i vahşiyaneyi irtikab etmişlerdir.” Bu sözü doğru diye kabul etmek için, Cengiz ve müşavirlerinin cümlesinin cinnet-i tahrip ile malü olduklarını teslim etmek iktiza eyler… Cengiz’in garba seferinin saiki, öyle mahza ifna ve tahrip değil, Mongol-Türk Tatar kavimlerini birleştirip diğer akvam ve kabailin üstüne çıkararak, büsbütün Asya’ya hakim kılmak olduğunu az evvel izah etmiştim; şimdi sefer hengamında da “ifna ve tahrip”, “irtikab-ı mezalim-i vahşiyane” gaye-i emel olmadığını gösterir bir vakıa-i tarihiyye zikredeyim: Cengiz askeri Semerkant’a kısmen muharebe ederek, kısmen de vire ile dahil olmuşlardı. Cengiz ordusuna karşı harp etmiş olan Harezm askerinin İnanç Han kumandasında şehirden çıkıp kaçabilenlerinden gayrisi, Cengiziler tarafından katlolundu; lakin şehrin asker olmayan ahalisi, iki yüz bin altın ve otuz bin ehl-i sanat ve hırfet tazminat vererek kurtuldu. Cengiz bu sanat ve hırfet erbabını, payıtahtı Karakurum’a ve imparatorluğuna tabi diğer büyücek şehirlere naklettirdi; bu adamlar, oralarda Gök Mongollar için çalışacaklardı. Asker toplar gibi, sanat ehlini düşürmek usulü, Cengiz tarafından, sonra diğer medeni merkezlerde de tatbik olunarak, Mongol sanayii terakki ettirilmiştir. Sanatkarları almak, Mongolların tekalif-i harbiyesinden ma’düd idi. Zaten Cengiz Kaan memalik-i vesiasında sanatın terakkisini, ticarettin tezayüdünü, hasılı faaliyet-i iktisadiyenin inkişafını ister ve bunlara çalışırdı. Biraz evvel Asya’nın büyük İpek Yolu’nu açıp, o yolda emniyeti tesis eden Cengiz Han olduğunu söylemiştim. Garp seferi esnasında dahi Cengiz umür-ı iktisadiyeyi asla gözden uzak tutmuyordu. “Çin Sanayii” unvanlı kitabın müellifi Mösyö Paleolog, bu muteber kitabında diyor ki: “Mongollar Çin ile diğer memalik-i mütemeddinenin ticaret ve sanayi cihetinden tezyid-i münasebat etmelerine çok çalıştılar. O zamanın bütün memalik-i mütemeddinesinin mübadele tariklerini açan, o vakte kadar birbirinden habersiz yaşayan milletleri, yekdiğeriyle tanıştıran Cengiz Han’ın orduları oldu…”. Tahakkuk etmiş şu vekayi-i tarihiyye meydanda durup dururken, ciddi bir müverrihin “Cengiz mahzan ifna ve tahrip için bu kadar mezalim-i vahşiyaneyi irtikab ette” demesidir ki asıl şayan-ı taaccüptür…
Efendiler, Cengiz ordusunda teessüs etmiş intizam-ı idareye ve zaman-ı harbin pek müsait olduğu usulsüz yağma ve çapulun önüne almak için ittihaz edilmiş tedabire misal olarak da, Cengiz’in en değerli fakat en bı -aman düşmanı Celaleddin Harezmşah’ın muhib ve meddahı müverrih Nessavi’den bir fıkra nakledeyim: “Cengiz ordusunun pişdar kumandanı Cebe, Alaaddin Tekeş’in validesi Turhan Hatun’un hazinesini ele geçirdiği zaman, hazine dolu sandıkları, Cengiz’e göndermeden evvel pişdar fırkası hazinedarını getirtip şühut huzurunda mühürletti ve sonra hakana irsal eyledi.”…

DÜNYANIN EN BÜYÜK İMPARATORLUĞU

Efendiler, Cengiz Kaan, 1225 sene-i miladiyesinde, Asya’yı garbiden payıtahtı Karakurum’a avdet etti. Artık Asya, şark ve garbında, sükun ve intizam kesbetmişti. “Koca Asya Cengiz’in bu korkunç muharebeleri hengamında olduğundan ziyade hiçbir zaman “intizam ve asayiş yüzü görmemişti”. “Yılan yılından İt yılına kadar, 19 yıl içinde, hakan, büyük iline nizam ve kanun koydu. Hakanlığı sağlam temeller üstüne kurdu. Her kişinin el ve ayağına iş buldu. İle rahat ve kuvvet kazandırdı. Büyük hakanın ili kadar müsterih ve kuvvetli bir halk başka ülkelerde yok idi.” Asya kıtası Çin ve Japon denizlerinden Bahr-i Hazer ve Kuh-ı Kaf’a kadar, yani bir baştan öbür başa, Cengiz Hakan’ın buyruğu altında geçmiş, Hitaylar Hitaylaşmış Türkler, İranlılar, İranlılaşmış Türkler, cümlesi, Mongol-Türk hakimiyetine boyun sınmış idi. Asya’nın dört büyük Türk imparatorluğunun üçüncüsü olan, Tanrıkut Cengiz Kaan’ın bu Mongol-Türk İmparatorluğu öbürlerinden daha geniş, daha kuvvetli, daha şevketli, daha mehabetli idi.

Efendiler, bu pek vasi ülkenin hudutlarını bugün sahih olarak çizip göstermek imkan haricindedir, sanırım. Maamafih, size şöyle bir kroki arzına cesaret ediyorum; Pek doğru olduğunu iddia edemem. Unutmayınız ki bu evvelki sonraları, daha ziyade genişlenecektir; Sübutay Batır, 1241’de Avrupa’nın ta göbeğine kadar gidecek, Hülagu Han da 1252’de Darü’l-hilafe-i Bağdat’ı zabteyleyecektir.

Efendiler, Cengiz Hakanlığı’nın mülki teşkilatı hakkında bir fikr-i mücmel verebilmek için alelumum Mongol ve Türk kavimlerinde meri olagelmiş örf ve adata, ve Asya’da müesses Türk heyet-i siyasiyelerinin nizamatına ait toplayabildiğim malumatı hülasaten arzetmek mevburiyetindeyim; çünkü sırf Cengiz İmparatorluğu’nun teşkilat ve nizamatına müteallik malumat-ı kafiye bulamadım.

Türk ve Mongol kavimleri, kadim bir mazide, örf ve adetten, yani yazılmamış nizamlardan gayri kanun bilmezlerdi. Türklerin eski dinleri, din-i millileri olan Şaman dininin kitabı yoktu. Bir Çin vakanüvisi Türklerin teşkilat-ı adliyesinden bahsederken diyor ki: “Türklerin yazılmış kanunları da, muntazam usul-ı muhakemeleri de yoktur; adetlerine göre, keyfi olarak, icra-yı kaza ederler.” Yazıya pek ehemmiyet veren Çinli, yazılmamış kanunları, yani örf ve adeti kanundan saymıyor ve bunun için kazayı, verilen hükmü, keyfi sanıyor.

Türklerin, Mongolların, Tatarların iki nevi adet [ve] kanunları vardı: Yasak, töre. Leon Cahun’un tetkikatına nazaran yasak yahut yasa nizam-ı askeri, tenbihat-ı askeriye makamındadır, töre ise örf ve adet demektir. İmdi, yasanın evamir ve nevahisi nelerden ibarettir? Töre neleri ihtiva eder? Maatteessüf itirafa mecburum ki, malumat-ı mevcudem, bu suallerin sarih ve kat’i cevaplarını verebilmeme kifayet etmiyor. Ancak Türklerin hayat-ı maziye ve haliyesinden müstenbit bazı ahval ve vekayi, yasak ve törenin bazı muhteviyatını bir derece gösterebilir. Ben işte onları arzediyorum:

Göçebe Türklerde aile teşkilatı pateryar hal idi; yani aile, emvali müşterek ve bir atanın hükmüne tabi bir cemaat halinde idi. Atalık hüküm ve nüfuzu, aile içinde, en karttan en karta, tabir-i marufu ile, ekberü’l-evlada intikal ederdi; yani ata kendine yardım edecek ve kendisi öldüğü zaman yerine geçecek veliahdı kardeşleri arasından seçer ve böylece ailede hakimlik atadan oğula değil, alelekser kardeşten kardeşe geçerdi.
Veraset hakkında diğer bir usulün daha mevcudiyeti muhakkaktır. Bu usule göre, müteveffanın malı ikiye taksim olunur: yurt, yer en küçüğe ot cigine kalır; mal, yani emval-i menkule -ki, hayvan sürülerinden ibarettir- büyük kardeşler arasında bulunur. Bu tarz-ı veraset, muahharan, yani artık emvalin ailede müşterek olması şekli bozulmaya başladığı zamanlardan itibaren mer’iyete girmiş olsa gerektir. Evvelleri otciglin aile yurt yerinin sahibi değil hıfz ve idaresi nispeten kolay yurt-yerine aile namına muhafız ve müdürü olmuştur,zannındayım. Ailenin bütün efradını, tekmil mal-ı müşterekini idare etmek en ziyade ekber evlada yakışır.

Efendiler, ekser kavim ve milletlerde olduğu gibi Türklerde de teşkilat-ı siyasiyenin masdarı aile olmuştur. Aile, devletin örneğidir. Aile hakimiyetinin tevarüsünde mer’i, ekber evlat esas, devlete de geçmiştir. Bugün Osmanlı Hakanlığı’nın Kanun-ı Esasisinde, “Saltanat-ı seniyye-i Osmaniye, sülale-i al-i Osman’dan usul-i kadimesi vechile ekber evlada aittir.” Deniliyor. Osmanlı müverrihleri, bu usul-i kadimenin pek eski bir zamandan, tacdar-ı esatirileri Oğuz Han zamanesinden kalma olduğunu hikaye ederler. Ailede emval han veya hakan ailesinin mülk-i müştereki addolunur. Bu ailenin ekber evladı han veya hakan unvanıyla memlekete hükmeder; fakat memleket kendisinin değil, bütün ailesinindir.

Türklerin heyet-i siyasiyeleri teşkilatı da, aile teşkilatı gibi, pateryar haldır. Heyet-i siyasiyeyi bir hükümdar idare eder, yani Türk heyet-i siyasiyeleri birer monarşidir; Türk hükumdarı, yasak ve törenin evamir ve nevahisine, yani adet ve kanunlarına itaat şartıyla müstakilü’r-re’ydir. Demek oluyor ki, Türklerde hükümet, bazı kuyudat altında bir hükümet-i müstakilledir.

Türklerin hükümdarına han denilir. Hanlık hem ırsi hem de müntehibdir. Hanlık, müteveffa hanın kardeşlerinden veya çocuklarından birisine ırsen intikal ederse de yeni han, bu unvanın vereceği hakk-ı hakimiyeti, hanlığın ahalisiyle intihap olunmak tarzında, bir mukavele akdetmeden, bilfiil haiz olmaz. Hanın suret-i intihabı şöyledir: Hanı bir keçe üzerine koyup, dokuz defa yukarı kaldırırlar, sonra yasa ve töreye sadık olacağına dair yemin ettirirler. Bu merasime han kötermek, kaldırmak derler ki, han intihap ve ilan eylemek demektir.

Türk cemiyeti bir sınıftan ibaret değildir. Evvelce de bilmünasebe söylediğim vechile, pek eski zamanlardan beri asilzade ve avam sınıfları ayrılmıştır. Heyet-i ictimaiyenin üst tabakasında, eski nesillerden gelme asilzadeler (naciliyet:aristokrasi) bulunur. Asilzadeler, hana hizmet etmek veya vergi vermekle mükellef değildir. Hizmet-i devlete girerse mutlaka amir, kumandan olur. Asilzadelerin alamet-i naciliyetleri, tamgaları vardır.

Kültigin Abideleri’nde isimleri zikrolunan Türk hanları avam taraftarı idiler; Cengiz Han ise, gördük ki, naciliyete dayanarak, avamın mümessili olan Camuha’yı yenerek, hakanlığı tesise muvaffak olmuştur. Eski Türk hakanları, intizamdan, askeri şan ve fütuhattan, memleketin tevsiinden ziyade, avamın menafiine hizmet etmek, ekseriyet-i ahalinin maişet ve saadetini temine çalışmakla müftehir idiler. Orhun Yazıları’nda birkaç defa tekrar olunur ki, kaan umur-ı idareyi eline aldığı zaman. İlin yiyeceği, giyeceği, yok iken, kaanın sa’y ve himmetiyle fakir halk zengin oldu, az halk çok oldu.. Halbuki Cengiz Han hükümdar oluncaya değin, memlekette tertip ve nizam yok idi. Küçük büyüğe, memur amire riayet etmez, amirler de vazifelerini hüsn-i ifa eylemezlerdi. Cengiz han, tahta çıktığıyla her şeyi mükemmelen tanzim etti ve herkese yerini gösterdi.

CENGİZ HAN

Türk küçük devletleri, yani hanlıkları (krallıkları), bazen kuvvetli ve nüfuz sahibi bir şahsın taht-ı hükmünde büyük devletler, ilhanlıklar (imparatorluklar) tesis etmişlerdir. İlhan, kavim ve kabileler padişahı demektir. Buradan Türk imparatorluklarının, bir heyet-i müttehide (konfederasyon) halinde bulunduğu istihrac edilebilir. Türk ilhanlıkları, bir takım hanlıkların birleşmesinden tekevvün ediyordu. Bu tarz-ı tekevvün, Türk imparatorluklarının uzun müddet bekasını temin edecek bir mahiyette değildir. Aynı irktan olmakla beraber, bir çok cihetlerle yekdiğerlerinden farklı bulunan şahsiyetin meydandan kaybolması üzerine alelekser dağılırlardı. İl hanlıklarının hayatı uzun sürmezdi.

İl hanlarına, hanların hanı ve şehinşah manasına hakan, kağan veya kaan denilir. Bu unvandan da anlaşılır ki, kağanın hükmü altında hanlar vardır. Tabir-i diğerle hakanlık heyet-i müttehidesini vücuda getiren kabailin teşkilat-ı hususiyeleri, muhtariyet-i siyasiyeleri kaybolmazdı.

Cengiz Kaan, bu il hanlarından, hakanlardan birisidir. Ancak, Cahun’a istinaden şimdiye değin söylediklerimizden anlaşılıyor ki, Cengiz Kaan, ilhanlığa dahil olmuş olan kavim ve kabileleri sımsıkı birleştirip mezc ederek bir millet, ilhanlığı heyet-i müttefikasını merkeziyetle idare olunur bir devlet haline getirmek istemiş ve buna çalışmıştır. Eğer Cahun’un iddiası doğru ise, yani Cengiz cidden bu vahdeti istemiş ise vefatından pek az zaman sonra geniş imparatorluğunun parçalanması, Türk kavim ve kabilelerinin şahsiyet-i hususiyelerini muhafaza etmeleri gösteriyor ki, Cengiz Kaan büyük gaye-i hayaline doğru pek çok ilerleyememiştir.

İlhanlık da esasen intihabidir. Hanların, tarhanların meclis-i umumisi kurultay huzurunda, herkesin hukukunu muhafaza edeceğine, yasak ve töreyi, yani kanunları halelden masun bulunduracağına ve cümleden evvel kendisinin bu kavanine rieyet ve itaat eyleyeceğine yemin eder; böyle muhteşem bir yeminden sonra, artık kaan, ilini keyfi idare edemez. Timuçin’in, Cengiz Kaan ilan olunduğunu zaman, kurultay huzurunda yemin ettiğini, evvelce söylemiştim.

Efendiler, Türk hakanının icraat-ı hükümranesi yasak ve törenin evamir ve nevahisiyle tehdit edilmiş olmakla beraber, müşarün-ileyhin mevki-i refii itibar ve nüfuzu, şan ve şerefi fevkalade yüksektir. Hakana, Türkçe Tanrıkut (Semanın ruhu), Mongolca Sotu-boğdu (Gök’ün oğlu) derler. Cengiz Han bu unvanları almıştı: Demek oluyor ki, hakanda bir nevi kuvve-i kudsiyenin tecellisi farz ve kabul olunur. Türklerde en ziyade kökleşmiş adattan birisi başlarına, han ve hakanlarına diyanetkarane sadakat, hürmet ve itaattir. Han herşeyden evvel bir ordu kumandanıdır. Türkün seciye-i asliyesi askerliktir. Askerde kumandana sadakat, itaat ve hürmet zaruri ve labüddür. Yasak ve törenin en şiddetli emrettiği iş amire itaat ve hürmet etmek, en şiddetle men kanunlarınca eşedd-i ukubatı istilzam eden cürm adem-i itaat ve isyandır. Hazar Türklerinin ordularında bizzat dolaşıp hakan ile tebeasının münasebatını yakından görmüş olan bir Rus vakanüvisi şöyle yazıyor: “Hakan, tebeasının fevkalade hürmet ve riayetine mazhardı. Eğer tebeasının bir adama, “Kalk! Kendi kendini öldür!” diye emir verirse o tebea derhal ve bila-tereddüt intihar ederdi. Ölmüş hakanın mezarı yanından geçen herkes attan inip mezara savde eylerdi.”

Efendiler, demincek de söyledim, Türk heyet-i ictimaiyelerinin teşkilat-ı mülkiyesiyle karışmıştır. Yine o yasak ve töredir ki, ordunun umur-ı askeriyesini tanzim ve tensik eyler. Hakanın ordudaki gayet yüksek mevkii, hakana itaat-ı mutlakanın vücubu, isyanın eşedd-i cezayı istilzamı, Türk teşkilat-ı mülkiyesinin mülki olmaktan ziyade askeri olduğunu irae ve ispat eder.

Hanlık bir ordu, hakanlık bir büyük ordudur. Cengiz Hakan’ın büyük ordusunu gören bir Rus vakanüvisi o büyük ordunun teşkilatına dair şu malumatı veriyor: “Her on adamın başında bir amir, bir on başı vardı. On onbaşıya bir yüzbaşı, on yüzbaşıya bir binbaşı emrederdi. On binbaşının kumandanı bir onbin başı idi. Muhafız müfrezelere karaol deniliyordu. Kaçan asker idam olunurdu. Muharebede kafi şecaatle döğüşmeyen, esir düşmüş arkadaşını kurtarmayan asker de kezalik idam olunurdu.”

Leon Cahun, Cengiz’in bir muharebesinde, süvarisinin teşkilatını şöyle tarif ediyor:”Timuçin, atlılarını, beheri bin kişilik, 13 müfrezeye ayırmıştı. Yukarı Asya’da böyle biner kişilik süvari alayları teşkil etmek, o zaman için bir teceddüt, bir inkılab-ı tabyevi demekti. Çünkü o zamanlar süvari cüzü tamı 50 kişilik idi ve bu 5 sıraya dizilir yani cephede 10 atlı bulundurulur idi. İki ön sıra zırh giyerdi. Milli silah olan eğri kılınç ve ok-yaydan fazla süngü de taşırdı. Süngüler alelekser kancalı süngü idi. Bunların atları da zırhla örtülürdü. Kalan üç sıra zırhsız ve hafif atlara binmiş kösele zırhlı süvariler idi ki, ellerinde süngü yerine harbi tutarlardı. Bu hafif sıralardan öne, sağa, sola keşf atlıları çıkarılırdı. Muharebeye tutuşulacağı zaman üç arka sıradan, mütebaki kalanlar da öne çıkar ve dağınık nizamda, yani avcı halinde hücumu hazırlarlardı. Yani düşmana ok ve harbe yağdırırlardı. Böylece ok ve harbe tesiriyle düşman gereği gibi sarsıldıktan sonra bu hafif süvariler takım arasından geri çekilip önündeki iki ağır sıranın süngü davran ve kılınç kaldır vaziyetinde kat’i hücumu için meydanı açık bırakırlardı. İşbu 50 kişilik süvari takımlarından, 500 kişilik bölükler ve 5000 kişilik kollar teşekkül ediyordu. Cengiz Han ve varisleri bu nizamı, asakir-i muavene için ibka ettiler. Lakin asıl Cengiz’in milli, nizamiye kolordusu beş bin kişilik olmayıp on bin kişiliktir. Bu süvari kolordusu on adet biner kişilik bölüklere ve her bölük de on adet yüzer kişilik takımlara ayrılır. Cengiz Han, milli ordusunda beş sırayı ibka ette. Binaenaleyh bölüğün cephesini taz’if etmiş demekti.”

Görüyorsunuz ki, Cahun’un Aysin-Goron’dan naklen söyledikleri ile Rus vakanüvisinin ifadatı aynıdır. Bu cihetle, Cengiz’in ordu teşkilatına müteallik bu muhtasar malumata sahih nazarıyla bakabiliriz.

Efendiler! Cengiz ordularının sevkül-ceyş ve tabyece pek muntazam sevk ve idare edilmiş olduğunu az evvel arz etmiştim. Hatta. Mösyö Cahun’dan alarak: “Cengiz’in 1219 seferi, Napolyon’un klasik 1805 seferi kadar muntazam sevk ve idare mecburum ki, Cengiz ordusunun kullandığı sevkül-ceyş ve tabye usullerini tavzih edebilecek malumat toplayamadım Bunları toplamak, sonra Türklere öğretmek, tekrar ediyorum, zabitlerimizin, askeri muharrirlerimizin şerefli bir vazifelerdir…

Büyük ordu, Cengiz muharebeleri hengamında, birkaç deha-yı harp yetiştirmiştir. Bunların arasından en meşhurları yirmi beş bin atlı ile üç sene zarfında, dünya kurulalı hiçbir süvari kumandanın yapmadığı, o azim ve parlak Reyid’i kemal-i muvaffakiyetle icra eden Cebe ve Subutay’dır.

Cebe, bir pişdar kumandanlığıyla Cengiz ordusunda parladığı zaman henuz 25 yaşında bir genç idi. Subutay ise Cebe’nin muavini sıfatıyla alnı pişdarda yararlık gösterirken henüz 17 yaşına basmış adeta bir çocuk idi!.. Cebe ve Subutay’ın yaptıkları askerlikçe cidden bir şaheser olan o büyük Reyid’i Canun şu sözlerle icmal ediyor: “Ben, tarih-i harpte bu yirmi beş binin Semerkand’dan Don’a at koşturmalarına mukis hiçbir hareket bilmiyorum. Bu, hiçbir harpte görünmeyen bir cinnet, alimane bir delilik, inceden inceye hesapla yürütülmüş bir masal, akıllı bir akılsızlıktır. Feth-i azimin konakçı müfrezesi olan bu süvariler, büyük ordu tarafından 15 sene zarfında kat’ olunacak yolun konak mevkiilerini işaret edip geçtiler. Farslar, Azerbeycanlılar, Ermeniler, Gürcüler, Çerkesler, Kıpçaklar; Kırım Venediklileri, Ruslar, Bulgarlar, Başkırtlar daima galip, daima muzaffer Cengiz tuğunun müthiş bir toz duman kasırgası içinde geçip gittiğini veleh ve haşyetle görüp kaldılar… Bundan sonra, artık hiçbir ferd bu şanlı ve korkunç sancak önünde baş eğmeye cesaret edemeyecekti…”

Cengiz Hakan’ın büyük generalleri içinde, Şen Cebe ve Subutay Batır kadar müteşebbis ve cevval değilse de, daha intizamperver, daha müdebbir, daha usulu bir harp adamı vardır ki, o da Uslu Muhuli’dir. Cengiz, kendi yerine kaymakam olarak daima Muhuli’yi bırakırdı. Muhuli, asker olduğu kadar, belki askerliğinden ziyade siyaset ve idare adamı idi. Çin fütuhatını ikmal eden ve Cengiz Hakan garp seferiyle meşgul olarak garpta bulunduğu müddetçe, onun yokluğunu şarkta sezdirmeyen muşarunileyh Uslu Muhuli olmuştur.

Cengiz’in Vefatı, Tabiatı, İstibdadı

Efendiler, Cengiz’in garb seferini hikaye edip bitirdikten sonra demiştim ki, miladın 1225 senesi artık, Asya-yı Şarki’de, Asya-yı Garbi’de, hakanın hükm ü idaresi altına geçmiş, büyük Asya’nın her tarafını o zamana kadar görülmedik bir intizam ve asayiş kaplamıştı. Tam o sıralarda, Cengiz’in Asya-yı Şarki’de, Çin’de kaymakamı bulunan Uslu Muhuli vefat etmiş olduğundan, hakan, geniş ülkesinin her tarafını gözü önünde, eli altında bulundurabilmek için, memalikinin ortasında kain payitahtı Karakurum’a döndü. Payitahta avdetinden biraz sonra Çin akvamından Hiyaların isyanı vukua gelmekle, hemen oraya sefer etti. Hiya isyanını kemal-i sürat ve şiddetle söndürdükten sonra, Şimali Çin’deki memalikini teftiş seyahatine çıktı. İşte bu seyahat esnasındadır ki, Cengiz Han vefat etti. Barthold’un tahkikine göre hakan, 1227 senesi Ağustos-ı Rumimin 18.günü, Hoang-ho havzasında, Şan-si eyaletinin küçük bir karyesinde ölmüştür.

Efendiler! Cengiz Kaan, dünyanın en büyük fatihlerinden biri ve belki de birincisidir. Cengiz’in, mecmuu birkaç düzineyi geçmeyen duhat-ı beşerden biri olduğuna hiç kimse itiraz edemez. Böyle bir hakanın mizaç ve tabiatını, istidat ve dehasını, hissiyat ve ihtirasatını, hasılı ruhunu tahlil edip size göstermek daire-i iktidarımın tamamen haricindedir. Vekayi-i hariciyeyi, öteden beriden öğrenip bir araya toplayarak hikaye etmek bi’n-nisbe kolay ise de, ruha nüfuz, vekayi-i hariciyeden, -bahusus nakıs bilinen vekay-i hariciyeden-ruha nüfuz edip o ruhu görmek, sonra da gördüğü gibi başkalarına göstermek pek zordur: Me’hazlarımdan Barthold, Cengiz’in şahsiyetini asla tetkik etmiyor; Cahun ise tetkik etmek istediği halde, zannımca, muvaffak olamıyor. Muhallil ve müverrih-i ruh olmak için bir ilmi ruh olmak lazımdır. Cengiz Hakan’ın büyük ruhu, daha müverrihini bekliyor. Ona da Sezer ve Kromvel’i teşrih eden büyük kalemler ister. İranilerin ve onlara giftine takılarak bazı Türk muharrirlerinin yazdıkları şetum, Cengiz’in hüviyet-i sahihiyesini asla göstermez. İtari bundan sonra ümid edelim ki, ruh-ı Cengiz’in uliyet ve azametine layık bir Türk kalemi çıksın da, maz-i millimizin o en yüksek simasını bize tanıtsın..

Bence efendiler, Cengiz kalp değil dimağdır, sırf dimağdır. Maksad-ı muayyenine erişmek için hiçbir mania önünde eğilmez, irkilmez; maksad uğrunda, en yakın en nafi’, en muazzez şeyleri fedadan çekinmez. Timuçin’in Cengiz olmasına pek çok yardımı dokunan Gökçeteb Tanrı bile maksada zararlı gibi görünür görünmez, derhal ortadan kalktı. Fakat maksad şahsi değil, millidir, umumidir.

Soğukkanlık, tahamül, sabr, sebat ve fikr-i takip Cengiz’de fevkalade tenemmüv etmiştir. En müşkil zamanlarda bile asla kendini kaybetmez, istikbalinden muvaffakiyetinden ümüdini hiç kesmez, başladığı bir işin arkasını kat’iyen bırakmaz.

Cengiz, Türklerin en güzide bir sıfatı olan tab’-ı selime, kavrayışlı nazara kemalen maliktir.

Cengiz, adamları pek iyi tanır; kendi nefsini, istidatların da mükemmelen tayin etmiştir. En çok yer istila ve zabt eden bir cihangir olduğu halde, muharebelerde emr-i kumandaya pek az karışmıştır; Zira kendisinin pek müstaid bir tabyeci olmadığını bilir; tabye işlerini, maiyyet kumandanlarına bırakır.

Cengiz, insanların ruhuna tab’an hakimdir ve maiyetinin ruhuna tesir edecek zamanları hatasız tayin eder. Ordunun kuvve-i maneviyesini kullanacak zaman geldi mi, dakika geçirmez, derhal meydan-ı vegaya atılır ve hiç korkmadan en tehlikeli yerlerde, ölümün karşısında ve askerin önünde bulunur: Çin seferine Bamyan şehri, “şehir-i mel’un” teslim olmamakta muannidane sebat ediyordu. Müdafiler Cengiz askerinin iki pek şedit hücumunu def’e muvaffak olmuşlardı. Hakanın hafidi maktul düşmüştü. Ordunun kuvve-i maneviyesi sarsılmaya başlamıştı… Ruhları elektrikleyecek vakit gelmiş demekti: Cengiz Kaan, demir miğferini başından attı ve kale bedenine tırmandı. İmparatorun, yalın baş, bereşe çıktığını gören asker çaldırmıştı. Arkasını bırakmadılar ve Bamyan zapt olundu…

Zannederim ki, Cengiz’in en büyük kuvveti, insanların ruhuna hükmedebilmek iktidar-ı fıtrisidir. Cengiz Kaan’ın seciye-i mümtazesi, hakimliktir: Cengiz amir ve hakim olarak doğmuştur. Bu kuvve-i fıtrıyyeye, intizam perverlik ve fikr-i takip munzam olarak Asya’nın en büyük sima-yı siyasi ve idarisi tekevvün eder.

Efendiler! Sakın zannetmeyin ki, Cengiz Hakan, ruhlara hükmetmek iktidarını, sü-i istimal etmiştir.. Asla! O daima nizamperverlik kuvvetini, kanuna riayetin menafiini, hudutsuz akl-ı selimi ile takdir etmiş ve bütün ef’alini ona uydurmuştur. Düşmanları tarafından, hun-riz, zalim denilen, tebeası tarafından Tanrı-kut diye tapınılan Cengiz, dünyanın bu en zi-iktidar ve sahib-i şevket hükümdarı, bütün hayatında yasak ve törenin kaffe-i evamirini harfi harfine icra eder bir bendesi olup kalmıştır!.. Cengiz’in en şedit icraatı, kavanin-i milliyenin tamami-i tatbikinden başka bir şey değildi..Cengiz’in nazar-ı dikkati calib-i harekat-ı hükümdaranesinden birisi de, umür-ı mezhebiyedeki müsaadekarlığı, hürriyetperverliğidir. Zaten muhafaza-i intizam cidden şedit olan yasak ve töre, dini işlerde pek müsaadekardı. Türk-Tatar-Mongol kavanini, insanları ulühiyete ibadet tarzında tamamen serbest bırakıldı. Rusya’nın Türk-Tatar hüküm ve idaresi altında bulunduğu zamanlardan bahseden bir Rus müverrihi diyor ki: “Bu putperest Tatarlar, serbesti-i edyan taraftarı olmakla mümtaz idiler” Mongol Türk-Tatar hanlarından birisi Katolik Minorit rahiplerden Rober Kuisa şöyle demişti: “Biz Tatarlar, bir tanrıya iman ediyoruz. Onunla yaşayıp onunla ölüyoruz. Tanrı ele beş parmak verdiği gibi, insanlara da günahtan kurtulmak için türlü yollar göstermiş. Size kitap vermiş, ama siz o kitabın buyurduğunu tutmuyorsunuz. Bize şamanlar, büyücüler vermiş, biz onların dediklerini yapıyoruz ve rahat yaşıyoruz.” Aynı Rus müverrihi diğer bir mahalde diyor ki: “Türk-Tatar hanları, Rusya’ya hakim bulundukları müddetçe, mezahib-i muhtelifeye riayetkarlıkları ile iyi nam bıraktılar. Ruhanilerden, manastırlardan vergi almadılar. “Cengiz Hakan garba doğru harekete başladığı zaman, ordusunun önünden gönderdiği memurlar serbesti-i edyana riayet edeceğini ilan eyliyordu. Pişdar kumandanı Cebe, neşrettiği beyannamesinde diyordu ki, Cengiz Hakan’ın himayesi altında girildikten sonra artık din namına asla tazyikat yapılmayacak, tekmil din ve mezheplere hürriyet olacak, mollalar, rahipler, lamalar vergiden muaf tutulacaktır…Cengiz’in memurlarından İsmail adlı bir Müslüman-Türk, Müslümanlardan, Nasturi Hristiyanlardan, yine bir Cengiz memuru Manihai ve Nasranilerden asker devşiriyordu. Cebe’nin pişdar ordusunda Budistler, Şamaniler zaten mevcut idi. Cengiz Han ordusunun garba hareketinde ilk çarpıştığı güçlük, evvelce türlü mezahib erbabına tazyikat icra etmiş olduğundan, Cengiz’in dokuz tuğlu bayrağı altına toplanmış muhtelifü’l-mezahib Türk, Tatar ve Mongollar, Tanrı, Hazret-i Muhammed, Hazret-i İsa, Mani ve Buda namına mumaileyhden intikam almak istiyorlardı.

İzahatımdan anlaşılmıştır ki, Cengiz’in tesis ettiği devlet, o yanda hürriyet-perver, fikr-i milliyet üzerine müstenit, bir devlet-i cismaniye idi. Lakin bu cismani devlette hükümdar, milleti temsil ettiğinden, pek ziyade tevkir ve tebcil olunur, adeta mukaddes tanınırdı. Hükümdara Tanrı kut, sutu boğdu denilir, onda bir kuvve-i kudsiyenin vücuduna iman edilirdi. Türklerdeki bu nazarla Japonların vatan ve millet-i muşahhas üzere Mikado’ya tapınmalarından ibaret Çetoism arasında bazı revabıtın bulunduğunu zan ve tahmin ediyorum.
İşte efendiler, Cengiz Kaan ile tesis ettiği devlet hakkında söyleyeceklerim burada bitti. Şimdi sözümü kesmeden evvel, bu pek geniş hakanlığı esbab-ı inkıraz ve inkısamı hakkında dahi bir iki mütalaa arz ve beyan etmekliğime müsaadenizi rica ederim.

Cengiz İmparatorluğu’nun Taksim ve İnkırazı Esbabı

Efendiler!

Cengiz Han İmparotorluğu’nun inkıraz ve inkısamına sebep olarak Muallim Barthold şunları gösteriyor:”Evvelden, bu pek vasi imparatorlukta yaşayan akvam ve kabaili, ale’l-husus bedevi olmayanlarını hüsn-i idare edebilmek için erbab-ı vukuf ve malümattan, türlü lisan ve lehçelere aşina, okur-yazar memurlara ihtiyaç var idi. Mongollar arasında bu şeraiti haiz adamlar az olduğundan Çinli, Uygur ve İranlı memurlar kullanmaya lüzum görüldü. Ardı arası kesilmeksizin devam eden muharebat ile muaddelat-ı umur-ı hükümet, bizzat Cengiz Hakan’ı çok iştigal ettiğinden dolayı, muşarunileyh bittabi malümat-ı tahsil etmeye vakit bulamadı. Muhakkaktır ki, Cengiz Han ölünceye kadar, Molgolcadan gayri hiçbir lisan bilmiyordu. Halefleri de böyle yabancı memurlara mahküm kalmasınlar diye kendini, evlad ve ahfadını ve Mongol-Tatar-Türk eşrafının çocuklarını talim ve terbiye ettirmek istedi. Bu çocuklar tahsil-i maarife başladılar. Hatta daha Cengiz hayatta iken, bazı genç zadegan komşu medeniyetlerin bazı zevahirini tamamen istiare ederek birkaç lisanla konuşmaya kesb-i iktidar eylemişlerdi. Cengiz daha muhtelif medeniyetlerin tesiratı şüban-ı milleti tefrik gibi bir zararı müeddi olacağını pek çabuk hissederek komşu medeniyetlerden birisinin tercihi lüzumunu anlamış ve esasen Türk medeniyeti olduğu için en kabil-i kabul gördüğü Uygur Medeniyetini tercih eylemişti. Lakin canişinleri bu dakikaya layık olduğu derecede ehemmiyet vermediler, hiçbir intizam ve usul takip etmeksizin hanzade ve asilzadelere gelişigüzel talim ve terbiye verdiler. Hatta ikinci hakan Ögeday zamanında, bizzat hakanın çocuklarından bazıları Hristiyan-Uygur, bazıları Müslüman-Uygur terbiyesi almıştı. Asilzadeler arasında Çin terbiyesiyle büyütülenler de vardı. Bu hal tabiatiyle teferruk ve imkısamı müeddi olmadı. İmparatorluğun büyük müessisinin tesir, nüfuz ve şanı zail oluncaya değin ve alelhusus onun intihab ve tayin ettiği Subutay gibi fevkalade adamlar sahne-i faaliyetten çekilinceye değin, tahallül amilinin asar ve netayici pek belli olmadıysa da, Cengiz Hakan’ın tesir-i şahsisi eksilip onun zamanı adamları da ortadan kalkıp umur-ı hükumet birbirine muhalif terbiye ile büyütülmüş gençler eline geçince, geniş hakanlık pek çabuk parçalandı.
Saniyen, bu inkısam, aile teşkilatının bozulmasıyla alakadardır. Ailelerde mevcut müşterek mülk esas-ı devlete de intikal etmişti. Bütün devlet, hakan ailesinin mal-ı müştereki sayılıyordu. Alilelerin fazla servet kazanması, aileleri dağıttığı gibi, hakanlığın da pek genişlemesi, çok zenginlemesi, hakanlığı dağıttı. Artık aile-i hakanı azasından beheri, başlı başına bir hakan olmak istiyorlardı. Bu hakanzadelerin hepsini toplayıp emir ve iradesi altına alabilecek gibi kavi bir şahsiyet de bir daha zuhur etmedi. Böylece, dünyanın en geniş ve en büyük imparatorluğu parçalandı.”

Barthold’un gösterdiği şu iki sebebe, bir sebeb de kendiliğimizden ilave edebiliriz: Tulü Asya’nın bir başından diğer başına kadar imtidat eden bu pek geniş ülkenin bir merkezden bir hakan emriyle idare olunabilmesi, hele o hakan Cengiz gibi bir harika olmadığı halde, turuk-ı muvasalanın, vesait-i muhaberenin o pek ibtidai zamanlarında, hemen hemen gayr-i mümkündü. Bu azim cüssenin bölünmesi, parçalanması zaruri idi.
Efendiler, her hangi sebeple olursa olsun. Tanrıkut Cengiz Hakan’ın, dünyada bir misli daha görülemeyen büyük hakanlığı taksim etti. Fakat unutmayınız ki, o hakanlığı kuran, onu bir müddet devam ettiren Türk-Tatar-Mongol milleti elyevm mevcuttur ve bu millet o zamandan beri asla eksilmemiş, bilakis artmıştır…

Türk Yurdu Dergisi, Sayı: 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10 ve 11. sayılar
Akçuraoğlu Yusuf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu