Atatürk
Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk, hiç şüphesiz gelmiş-geçmiş en önemli Türk milliyetçisidir. O sadece kendi ırkına değil, pek çok yabancı esareti altında yaşayan halkın da istiklal savaşında bir timsal olmuştur.

Elbette ki onu anlatmak için bir makale yetmez. Bununla beraber herkes, hatta beynelmilelci solaklardan tutun, bölücülere ve günümüzde halâ selameti Amerika’da veya Avrupa Birliği’nde arayan mandacı zihniyetlere kadar olan gruplar onu kendisine göre kullanıyorlar. Mustafa Kemal’in fikirlerinin ve icraatlarının gerçek takipçisi olan Türk milliyetçileri ise, yine propaganda yapmadan, onun gösterdiği ülkülerin peşinden yürümeğe devam ediyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ü belki üç başlık altında tanımlamak mümkündür.

1- Askeri kişiliği, 2- Devlet adamlığı, 3- Milliyetçiliği.

Muhakkak ki insanların her açıdan mükemmel olmaları beklenemez. Ama büyük adamlar bir sürü üstün meziyeti kendi bünyelerinde barındırabilirler. Bu açıdan baktığımızda Mustafa Kemal’in de öne çıkan özelliklerinden birisi askerlik yönü ya da komutanlığıdır. Zaten Atatürk’ün hayatını incelediğimizde askerliği kendisine meslek olarak seçtiğini görürüz. İlkokulu bitirir-bitirmez, askeri mektebe kaydolan Mustafa Kemal, buradan başarılı bir öğrenci şeklinde mezun olduktan sonra, ordunun her kademesinde hizmette bulundu. Bütün rütbeleri safha safha ilerledi.

I. Dünya Harbinde ve özellikle de Çanakkale çarpışmalarında emrine verilen birliklerin sevk ve idaresinde göstermiş olduğu beceri, bütün herkesçe takdirle karşılanmaktadır. Osmanlı Devletinin yıkılışı sürecini yakından gören Mustafa Kemal, bunun en önemli sebeplerinden birisi olarak devletin her alanda, ilim ve teknik açıdan geri kaldığını tespit etmiştir. Bu yüzdendir ki Cumhuriyet rejimi kurulduktan sonra da, Türk ordusunun modernizasyonu, çağın ilim ve teknolojisiyle donanım, her şeyden önce kendi silahını kendisi üreten bir ülke durumuna gelmek için girişimlerde bulunulmuştur. Bugün dünyanın sayılı askeri kuvvetlerinden olan Türk ordusu, Mustafa Kemal’in attığı temeller üzerinde kendisini geliştirmektedir. O, Türk askerinin başında ülkesi ve milleti için her şeyi göze alabilecek akıllı ve korkusuz komutanlar olduğu müddetçe, her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğini biliyordu. Atatürk, Türk ordusuna vatanın milli birliği ve bütünlüğü ile bağımsızlığı hususunda sonuna kadar güvenmiştir. Zaten bugün de Türk milleti açısından değişen bir şey yoktur.

Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda her düşmana ve her orduya karşı ayrı bir strateji ile muharebe yaptı. Zamanı ve mekânı mümkün olduğunca faydalı kullanmıştır. Savaşı kazanmanın çaresi geri çekilmekse çekilmiş, saldırmaksa saldırmaktan korkmamıştır. Küçük bir bozgun halinde ümitsizliğe kapılıp her şeyi terk etmediği gibi, azıcık bir başarı ile de avunmamıştır. Komutan Mustafa Kemal kesin sonuca ulaşıncaya kadar her türlü imkânı ve vesaiti kullanmıştır. Dolayısıyla yokluk içindeki bir ülke ve orduyla kendisinden kat kat güçlü devletlere boyun eğdirmek her komutanın harcı değildir. Mustafa Kemal bunun üstesinden gelmiş bir askeri dehadır.

Atatürk’ün devlet adamlığı yönüne geldiğimizde de, şunları söyleyebiliriz: Bütün toprakları parçalanarak işgal edilmiş, elinde yeterli gücü bulunmayan bir ülke üzerinde Türk Devletinin yeniden şekillenmesini sağlayan bir önder olarak o, büyük bir devlet adamıdır. Çağında herkesin korktuğu İngiltere, Fransa ve onların yandaşları gibi ülkeleri karşısına alarak, tek güvendiği asil Türk milletiyle yola çıkan Mustafa Kemal, 1500 yıllık bu Türk vatanından Türkleri asla kimsenin kovamayacağını dünyaya göstermiş ve milletler cemiyeti içerisinde onurlu bir yere sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kök Türk Kağanlığından sonra milli bir devlet yapısı ile ayağa kalkmasını gerçekleştirmiştir.

Büyük bir siyasi zekâya sahip olan bu Türk milliyetçisi, devletin başında bulunduğu sürece, çok akıllı adımlar attı. Türk devletine ve milletine yönelik tehditlerde de hiçbir şeyden korkmadan ve taviz vermeden hareket etti. Buna bağlı olarak şu hadiseyi anlatmakta fayda var: Sovyet ihtilali sebebiyle kanlı terörist Stalin yaptığı bir konuşmada; Türk Boğazlarından ve Anadolu’nun doğusundan vazgeçmeyeceğini söylemesi üzerine, oldukça sinirlenen Atatürk, Sovyet elçiliğine gitmek için arabaların hazırlanmasını emreder. Yaverinin, bir devlet başkanı sıfatıyla protokolsüz gitmesinin uygun olmayacağı uyarılarına, “Stalin’in vatan topraklarına göz diktiği bir sırada protokol mü olurmuş” diyerek, yola çıkar. Zamanın Rus büyükelçisi Karakan, onu kapıda karşılar ve elçinin odasına geçilir. Atatürk elçiye; “sen benim şahsi dostumsun. Ajanstan gelen haberin doğruluğunu öğrenmeye geldim. Sendeki konuşmayı getir de gerçeği anlayalım” der. Metin getirilir, tercüme edilir ve haberin doğruluğu görülür. Atatürk yeniden elçiye dönerek; “Karakan, derhal Stalin’i ara, açıklamasından vazgeçip, geçmediğini sor. Stalin bu söylediklerini geri alacak. Almazsa ben yapacağımı bilirim. Cevap gelinceye kadar buradan ayrılmayacağım. Eğer cevap istediğim biçimde gelmezse, bil ki buradan doğruca Rus sınırına gideceğim!” diye notasını verir. Elçi, Moskova ile bağlantı kurar ve Moskova’dan gelen, “Stalin’in dili sürçmüştür. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir niyeti kesinlikle yoktur”, cevabı Atatürk’e verilir. Bunun üzerine Atatürk; “Karakan, seni geri çağırıp yaşatmazlar. Seni çok iyi tanıyorum. Moskova’ya dönme, bize sığın” teklifini yapsa da, büyükelçi; “teşekkür ederim. Sizi tanımak benim için yeterlidir. Başkentinizde görevim sona erdiği için yarın Moskova’ya dönüyorum” der. Büyükelçi Karakan, bu hadiseden 10 gün sonra fırında yakılarak öldürülür. Batı Trakya Meselesi konusunda, 1936’da Yunan başbakanı Metaksas ile konuşurken de; “biz Batı Trakya Türklüğünü Lozan’la kıymetli bir emanet olarak size bıraktık. Onların rahat ve huzuru Yunan hükümetinin garantisi altındadır. Bu itinanın gevşememesi için Türkiye’deki Rumların huzur ve rahatı gibi elimizde bir teminat vardır” diyerek, onlara gelecek en küçük bir zararı, Türkiye’deki Rumlardan çıkarabileceğini hatırlatıyordu. Bütün bunlar günümüz politikacılarına ibret olmalıdır. Mustafa Kemal, güney hudutlarımızın Musul, Süleymaniye ve Kerkük’ten geçtiğini belirterek bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin milli politikası olarak görmüştü. Ömrü vefa etseydi, Hatay gibi vatan toprağının bir parçası olan Musul ve Kerkük’ü de Türkiye’ye mutlaka katacaktı.

Bu büyük adam, devletin yeniden tesisi sırasında, herşeyle bizzat kendisi ilgilendi. Anayasanın hazırlanması, inkılâpların yerleşmesi, Dil ve Tarih Kurumlarının ikamesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin açılması işleri, bunun en bariz göstergeleridir. Esasında Cumhuriyet rejiminin ilanı meselesi bile başlı başına bir harikulâdeliktir. Kolay değil, binlerce yıldır tek ve merkezi bir idare ile yönetilmiş insanlara sistemin değiştiğini, bundan böyle onların seçtikleri temsilciler vasıtasıyla idare edileceklerini söylemek ve bunu yerleştirmek oldukça sancılı bir durum idi. Elinde pek çok imkan bulunmasına rağmen veyahut da halâ dünyada örneklerine rastladığımız mutlakiyetçi bir rejimi sürdürebileceği halde, böyle bir duruma asla yanaşmadı.

Her şeyi bilimin ve çağın şartlarına göre yapan Atatürk’ün başarılı olmasının temel noktası herhalde budur. O çok halklı bir yapıdan, milli bir devlet ortaya çıkardı. “Yurtta sulh, dünyada sulh” derken Türk Devletinin milli menfaatlerinden de asla geri durmadı. İyi, dürüst, ileriyi gören bir devlet adamı vasfına sahip Mustafa Kemal’e, Türk toplumunun da büyük bir kesimi destek vermiştir. Belki onun büyük ülküsü ve yapmak istediklerini kendinden sonra gelenlerin devam ettirememeleri onun suçu değil; şu veya bu şekilde Atatürk’ün mirasına konanların basiretsizliği, vurdum-duymazlığıdır. Yaradılışındaki üstünlüğü bile Türk olmasına bağlayan bu muhteşem kişinin ömrü, ne yazık ki yapacaklarını tamamlamaya yetmedi. Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir şansızlığıdır.

Olaylar karşısında çabuk netice alınabilecek kesin kararlar veren Mustafa Kemal, şimdiki politikacıların sergilediği gibi bunların sürüncemede bırakılmasını asla düşünmemiştir. Yani halkın deyimi ile bugünün işini yarına bırakmadı. Tabi ki bu özelliği kazanmasında asker kişiliğinin rolünü de unutmamak lazımdır. O, tıpkı 1300 yıl öncesinin Tunyukuk’u misali, milleti ve devleti için gece uyumamış, gündüz oturmamıştır. Devlet ve millet meseleleriyle yakından ilgilenen bu büyük devlet adamı kendisini halktan da soyutlamamış, her fırsatta onların arasına karışarak milletin nabzını tutmuştur. İlmi faaliyetlere olduğu kadar sosyal işlere de zaman ayırarak, uygar Türkiye’nin kurucusu sıfatıyla insanlarına öncülük etti. Onu büyük kılan işte bu, yani kişisel menfaatler peşinde koşan bir kişi değil, milleti ve devleti için iyi bir gelecek hazırlamaya çalışmasıdır.

Dünyada onun hakkında düşünülenler ve yazılanların hepsi bir yana, yüce Türk milletinin hafızasında silinmez izler bırakan Mustafa Kemal, aynı zamanda bir Türk milliyetçisiydi. Günümüzde onun bu özelliği, kasıtlı olarak Atatürkçü görünen Atatürk düşmanları tarafından gündeme getirilmek istenmediği gibi, sulandırılarak ona değişik kisveler giydiriliyorsa da, o yüzde yüz bir Türk ve Türkçü idi. Bunu inkâr etmeye kalkanların geçmişleri iyice araştırılmalıdır. Mustafa Kemal’in yaptıkları ve söyledikleri ortadadır. Şükür ki, bunların hepsinin belgeleri mevcuttur. Yoksa birtakım kişiler, onu şu anda olduğu gibi kendi vasfında ve özelliklerinde bulunmayan pek çok kalıba sokarlardı ve yukarıda da söylediğimiz üzere, nitekim sokmaktadırlar.

Bugün Atatürk’ün Türkçülüğü ve diğer önemli tarafları görmemezlikten geliniyor. Varsa-yoksa laiklik gündeme getirilerek, sanki Atatürk’ün sadece laiklikten başka bir düşüncesi yokmuş gibi bir hava estiriliyor. “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü dillendiren bir insan, herhalde Türk milliyetçisinden başka bir şey olamaz. Aynı zamanda o, “ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün gerçekleşeceğine inanıyorum. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum. Yarının tarihi fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır”, diyor.

İşte Atatürk budur: Türk milliyetçisi, Turancıdır. Ama onun milliyetçiliği ne bir Alman, ne bir Rus şovenistliği değildir. O Türkçülüğü, Türk milletinin büyümesi ve kuvvetlenmesi, dünya milletlerinin huzuru için istemektedir. Çünkü dünyanın idaresinden Türkler uzaklaştırıldığından beridir, insanların gözyaşlarının dinmediğini biliyordu. Cihanı yönetmeye Türk’ten başka hiçbir millet layık değildir. Türk milletinin sevgisini yüreğinin derinliklerinde hissetmiş, Türk milletinin yerinin burası olmadığını görerek, hem kendine gelmesi, hem de çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkması için ne gerekiyorsa yapmıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal sadece sözde değil, uygulamada da milliyetçidir. Türk milletinin gerçekleştirmesi gereken ülkülerini belirlemiştir. Bunlar somut ve toplum yararına olan şeylerdir. Milli ülkümüz ya da Kızıl Elma’mız çağdaş medeniyetlerin de üzerinde olmak, sonra Türk birliğini gerçekleştirmek ve bir zamanlar tarihte olduğu gibi, dünyaya yeniden düzen vermektir.

Mustafa Kemal, milli birlik ve beraberliğimizi bozan ne olursa-olsun üzerine en şiddetli bir şekilde gitmekten geri durmadı. Tavizlerle bir ülkenin ve devletin yönetilemeyeceğinin bilincinde olan Atatürk, Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehditleri anında susturmasını bilmiştir. Bugün ise vatan ve bayrak düşmanlarına dış dünyaya hoş görüneceğiz diye ses çıkarılmıyor. Ama bu gidişin sonu hiç de iyi değil.

Onun milliyetçiliği yukarıda da söylediğimiz üzere, kendi haricindeki insanları aşağılayan, hor gören, yok sayan bir anlayış olmamıştır. Herkesi seveceğiz ama, önce kendi milletimizi her şeyin üstünde tutacağız. Zaten Kurtuluş Savaşını kazanan düşüncenin temelinde de bu vardır. Üstünlük duygusu, Türk milletinin kimsenin kölesi olmayacağı anlayışıdır. O, Türk toplumunun dünyanın en onurlu halkı olduğu ve bu yüzden de her şeyin en iyisine layık bulunduğunu belirtiyordu. Bunları kazanmanın yolunun da, herkesten çok milli bütünlük içerisinde çalışmaktan geçtiğine inanmaktadır.

Milletini ve devletini çok seven bu büyük insan maalesef uzun yaşamadı. Onun yerine gelenler de, Türk milletinin yeryüzündeki mevcudiyetinin asıl sebebini anlayamadıklarından dolayı ülkeyi ve devleti onun bıraktığı yerden daha ileri götürmek için fazlaca bir gayret göstermedi. Mustafa Kemal’in ömrü biraz daha yetseydi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bulunduğu yerden çok daha yükseklerde olurdu. Yine de bugün onun temellerini attığı devlet dimdik ayakta, insanlık camiasının içerisinde, onurlu bir biçimde yaşamaktadır. Türk milleti ve devleti gerçekten çok büyük ve güçlüdür, yeter ki onu idare eden kişiler bunun farkında olsun!

Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

“Türk Tarihinin Kahramanları: 60- Atatürk”, Orkun, Sayı 124, İstanbul 2008