Mehmed Emin Resulzade – Saadettin Gömeç

“Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” cümlesiyle ebedileşmiş, Türk tarihindeki önemli mevkilerden birisine sahip, Azerbaycan’ın bu öz evladı için ne söylense azdır.

Azerbaycan Türk ilinin şimdiki başkenti Bakû’da 1884 yılında doğan Resulzade’nin, tahsilini babası tarafından açılan bir medresede gördüğünden bahsolunur. İlim ve fikir hayatıyla belki de ilk tanışması daha çocuk yaşlardayken, matbaalarda çalışmakla başlar. 1898’de teknik okulu bitiren Mehmet Emin Resulzade, 1902 senesinde Müslüman Gençlik Teşkilatının kurucuları arasında yer aldı. Bu sırada Rus imparatorluğunun hemen hemen tamamında Çarlık rejimine karşı hoşnutsuzluk peyda olmuş ve buna binaen Resulzade de siyasi ortamın içerisinde kendini bulmuştur. Buna bağlı olarak Türk kültür hayatında mühim bir yeri olan Füyûzat, İrşât, Terakki ve Hayat gibi dergilerde yazıları yayınlanmaya başladı. O bu neşir organlarındaki makalelerinde, milletin içinde bulunduğu zor durumu dile getirirken, Ruslara; “mademki aynı devletin vatandaşlarıyız, herkes kanunlar önünde eşit olmalıdır” diyordu.

Rus çarlığının temelini sarsan bu olaylar, Bolşevizm cereyanıyla daha da alevlenmiş; dolayısıyla Resulzade de Rusya’daki pek çok Türk ve Müslüman gibi ilk başlarda bu komünist faaliyetlerden etkilenmiştir. Hatta komünist ihtilalin önde gelen liderlerinden Stalin’le Bakû’daki yılları sırasında ortaklaşa bile hareket edecektir. Bu arada Azerbaycan’daki siyasi atmosferden de yararlanarak, partiler kuruluyordu ki, Mehmet Emin Resulzade bunlardan birisi olan Himmet’in çalışmalarına da katıldı. I. Bolşevik ihtilalinden Rusya halklarının yeterince faydalanamayacağı ortaya çıkınca; o, 1908 ile 1910 yıllarında güneydeki, yani İran tahakkümü altındaki kardeşlerinin teşkilatlanması için çaba harcamış ve buna bağlı olarak İran’daki meşruti hareketle ilgilenmiştir. Burada da parti çalışmaları ve gazete çıkarma işiyle bir müddet uğraştı.

Resulzade 1911’de Türkiye’ye geldi ve İstanbul’daki Türkçü fikir adamlarıyla tanışması ömrünün dönüm noktası oldu. Rusya’daki politik faaliyetlerinden dolayı Azerbaycan’a dönemeyen bu müthiş Türk, İstanbul’da, bilhassa I. Dünya Savaşının başlamasından birkaç yıl önce Türk Ocağı’nın ve onun yayın organı olan Türk Yurdu’nun çalışmalarına katıldı. İşte bu sıralarda Türkçülük ideolojisinin Türkler için tek çıkar yol olduğunu anladı. Ne Komünizm, ne Pan-islamizm, ne de Osmanlı Türkiyesi’nde gördüğü Osmanlıcılık ile körü-körüne kapılınan Batıcılık cereyanının Türkler için kurtuluş olamayacağını ta o zamanlarda kavramış ve buna binaen diğer sosyalist Türkçülerden farklı olarak tam bağımsız Azerbaycan için kollarını sıvamıştır.

Rusya’da siyasi af ilan edilince, o da 1913’te doğup, büyüdüğü Azerbaycan Türk yurduna geri döndü. Bu arada Mehmet Emin Resulzade Müsavat Partisi’nin başına geçip, Açık Söz adlı bir gazete neşrederek, Türkiye’de görmüş ve etkilenmiş olduğu Ziya Gökalp’in Türkçülük fikirlerini yayıyordu. Bu yüzden bağımsızlıktan sonra iktidara geçen Halk Cephesinin ilkeleri Resulzade’nin, dolayısıyla Ziya Gökalp’in ve Cumhurbaşkanı Elçibey’in takip etmiş olduğu siyaset de Nihal Atsız’ın aktif Türkçülüğünün tesirinde idi. Atsız Beğ, Türkçülüğü her şeyin üzerinde tutarak, bütün Türklerin ortak değer yargısı olmasını istiyordu. Vahşi kapitalizmin hakim olduğu bir dünyada, varlığımızın sürdürülebilmesi Türklüğümüze ve kendi değerlerimize sahip olmakla gerçekleşebilirdi. İşte Resulzade çıkarmış olduğu Açık Söz’de, Azerbaycan halkına “dünyanın siyasi haritasının değişeceğini ve değişmede Türklerin mühim bir rol oynayacağı” görüşünü de telkin ediyordu. Birlikten kuvvet doğar ilkesine inanan Resulzade, 1917’de Bakû’da toplanan Müslümanlar Kongresinde, Türk Ademi Merkeziyet Partisi ile birleşme kararı almış ve Türk Ademi Merkeziyet Müsavat Partisinin birinci kurultayında da genel başkanlığa seçilmişti. Ve zamanla bu parti Müsavat adıyla anıldı.

Bu faaliyetleri sırasında zaman zaman polis tarafından tutuklanan Resulzade 1917’de Moskova’da toplanan Rusya Müslümanları Kongresine de katıldı ve burada rejimin vaadlerine binaen cumhuriyetlerin bağımsız bir şekilde Sovyetler Birliğini oluşturmasını savundu.

Bolşevikler Petersburg’a hakim oldukları vakit, Kafkasya’nın o zamanki merkezi durumundaki Tiflis’te, Rus Devlet Duması’nın Kafkasya mebuslarından (Türk, Gürcü, Ermeni) oluşan “Hususi Maveray-i Kafkasya Komitesi” hüküm sürüyordu. Bundan başka “Bütün Kafkasya İşçi, Köylü ve Asker Şurası”nın bir komitesi de bulunuyordu ve Bolşeviklerle mücadele halindeydiler. Kafkasya süratle bağımsız bir devlet olma yoluna gidiyordu. 11 Kasım 1917, yani komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinden kısa bir süre sonra yukarıda da isimleri geçen Kafkasya teşekkülleri, “Maveray-ı Kafkasya Komiserliği” adı altında bir hükümet kurmaya karar verdiler. Bir siyasi teşkilat ortaya çıkınca Türkiye ile görüşmelere başladı. Aralık 1917’de Erzincan’da Türkiye ile andlaşma imzalanırken, Türkiye bu yeni hükümetle yakın ilişkiler kurmayı arzu ettiğini söylüyordu. Bu maksatla Türkiye bağımsız Kafkasya Devletinin baş şehrine bir heyet göndermeye hazır olduğunu bildirmiş, fakat cevap alamamasına rağmen Kafkasya’yı da Brest-Litovsk Barış Konferansına çağırmıştı. Bilindiği üzere daha sonra bu hükümet önce Almanya’nın desteğini alan Gürcülerin, arkasından Ermeni ve Azerbaycan Türklerinin milli hükümetlerini kurmalarıyla dağıldı.

Lenin ve Stalin imzasıyla 1917 ihtilalinden sonra yayınlanan Rusya Milletlerinin Hakları Beyannâmesinde, “Rusya halkları kendi mukadderatlarına bizzat kendileri hakim olacak ve istedikleri takdirde Rusya’dan tamamıyla ayrı bağımsız bir devlet kurabilecektir” hükmü, Azerbaycan ve Türkistan Türklerine umut ışığı yaktı. Bütün Türk illerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da siyasi faaliyetler hızlandı. Pek çok Türk komünisti safîyane bir şekilde onlara inanıyordu. Mesela Türkistan’ın önde gelen komünist Türkçülerinden olan Sultan Galiyev, Turar Rıskulov, Ekmel İkramov, İbrahim Galimcan, Neriman Nerimanov gibi kişiler İşçi Partisine kaydoluyorlardı. Onlar bağımsızlığın Bolşevizm’e bağlı olduğunu düşünürlerken; Mehmet Emin Resulzade ve onu takip edenler, tek kurtuluşun milli istiklalden geçtiğini savunuyorlardı. Bu sırada “Kafkasya Konfederasyonu” Tiflis’te toplanmıştı. Lenin bir taraftan her milletin kendi geleceğini bizzat kendisinin belirleyeceğini söylerken, diğer yandan da Stephan Şaumyan adlı bir Ermeni komünistini Kafkasya Fevkalade Komiserliğine getirdi. Şaumyan gizlice Tiflis’e girerek çalışmalara başladı. Amacı her ne pahasına olursa olsun Bakû petrollerinin bir an evvel komünist hükümetin eline geçmesini sağlamaktı. Artık, 20. asırda petrolün büyük bir güç kaynağı olacağının herkes farkındaydı. Katil Şaumyan, Bakû’ya geldikten sonra Ermeni Taşnak Partisi ile anlaşarak, 31 Mart 1918’de, Bakû’da Türklere karşı bir katliama girişti. Üç gün içerisinde 17.000 masum Türk öldürüldü. Bundan sonra Azerbaycan’ın yapacağı bir şey kalıyordu, o da bağımsızlık ilân etmek. Nitekim 28 Mayıs 1918’de Mehmet Emin Resulzade’nin başkanlığını yaptığı Azerbaycan Milli Şurası, Kuzey Azerbaycan’ın bundan böyle hür olduğunu haykırıyordu. Feth Ali Han Hoylu riyasetinde bir hükümet teşkil olundu. Hükümetin kurulup göreve başlamasından kısa bir süre sonra toplanan Milli Şura, hükümetin daha rahat çalışmasına fırsat vermek için bütün yetkilerini hükümete bırakarak, gerektiğinde tekrar toplanmak üzere kendini feshetti.

Hükümetin 9 Kasım 1918 tarihli oturumunda Azerbaycan Milli Şurası’nın, 16 Kasım 1918’de toplanmasına ve bu toplantıya azınlık temsilcileriyle, halkın çeşitli tabakalarından seçilecek kişilerin de katılmaları istendi. Bu karar üzerine 7 Aralık 1918’de bir araya gelen parlamentonun ilk celsesinde, ateşli bir konuşma yaparak, milletin istiklâline tercüman olan Mehmet Emin Resulzade konuşmasını; “bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” diye haykırarak tarihe mâl olan veciz cümlesiyle bitirdi. Parlamentonun açılışından hemen sonra Feth Ali Han istifa etti, fakat parlamento aynı gün yeniden hükümeti kurmakla onu görevlendirdi.

İdare merkezi başlangıçta Gence idi. Bu hükümet, Türkiye’den kendisinin tanınmasını ve askeri yardım gönderilmesini istedi. İstanbul Hükümeti bunu hemen kabul ederek, Gence’ye asker yolladı ve o zaman Azerbaycan’da bulunan Nuri Paşa’yı buradaki orduların komutanı olarak atadı. Ülkenin en önemli şehri olan Bakû halâ Rusların kontrolündeki Sovyet hükümetinin işgali altındaydı. Nuri Paşa ve Mürsel Paşa’nın komutasındaki, Kafkasya İslâm Ordusu Bakü’yü kuşattı. Osmanlı paşalarının komutası altında 400 subay ve 10.000 Mehmetçikten oluşan Türk birliği, Azerbaycanlı kardeşlerinin yardımına koştu. Bu olay, tarihte Türk’ün Türk’e yardım ettiği ender durumlardan biridir. Çarpışmalar sırasında Türkiye’den gelen 30 subay ve 1000 er Azerbaycan Türk toprağı için şehit düştü. Azerbaycanlı gönüllülerin yardımıyla bu Türk ordusu, Ermenilerin desteklediği Bolşevikleri yenerek, 15 Eylül 1918’de Bakû’yu kurtardı.

Ne yazık ki bu sırada Osmanlı Türkiyesi’nin mağlup edildiğini onaylayan, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesinin 11. maddesine göre, Türk ordusu Azerbaycan’ı boşaltmak mecburiyetinde kalmıştı. Böylece Azerbaycan tekrar savunmasız vaziyete düştü.

Nisan 1919’da, Gence’de yeni kurulan Azerbaycan ordusu ve Harp Okulu Bakû’ya yerleşti. Bu ordu 4000 kişi olduğu halde Mugan ve Lenkeran’a doğru yola çıktı ve buraları geri aldı. Bu durum, kendilerine yardıma gelen Osmanlı ordusundan sonra millî Azerbaycan ordusunun ilk zaferi idi. İkinci zafer Karabağ’da Ermenilere karşı kazanıldı. Aslında kısa bir süre içerisinde elde edilen bu başarılar, hiç de küçümsenemez.

Daha sonra Ali Merdan Topçubaşı reisliğinde bir heyet Avrupa’ya gönderildi. Doğuda, Kafkasya’da yeni bir Türk cumhuriyetinin kurulduğunu herkes öğrenmeliydi. Bu heyet, Avrupa’da gereken temaslarda bulundu. Nihayet Azerbaycan Müttefikler tarafından 12 Ocak 1920 tarihinde bağımsız bir devlet olarak tanındı.

Maalesef Azerbaycan’ın bu mutlu günleri fazla uzun sürmedi. 27 Nisan 1920’de bu vatan toprakları komünist emperyalistler tarafından, Çarlık Rusya’sı sırasında gördükleri zulmün bin kat fazlasına maruz kaldılar. Rusya Azerbaycan’ı ele geçirmek için komünizm sempatizanlarını kandırıp, kullanmaktan başka, Azerbaycan’ın içinde bulunduğu kötü şartları da bahane etmiş ve memnuniyetsizliği artırma yolunda propaganda yapmıştır. Komünist ideolojinin her zaman izlediği yolların başında, ülkedeki güven ortamının yıpratılması gelmektedir. Komünizm girdiği her yere önce tedhiş ve terörü götürmüş; bundan bıkan halkı kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. 1993’te de Azerbaycan’ın Rus hâkimiyetine sokulmasında, yine benzer yollara başvurulduğunu gördük. Azerbaycan’da gerekli zeminin oluştuğuna inanan Sovyet Rusya Hükümeti; Çiçerin’in ağzından Azerbaycan’a Sovyetlerle görüşme notası verdi. Bu sırada Ermenilerin de Karabağ’a girmesini sağlayan Rusya, Azerbaycan’ın Karabağ’ın imdadına koşmasını fırsat bilerek, yerli komünistlerle işbirliği yaptı. Kurulan geçici ihtilal komitesinin başındaki düşüncesiz Neriman Nerimanof ve diğerleri yönetimin kendilerine bırakılmasını istediler. Aksi takdirde parlamentoyu basacaklarını söylediler. Böylece Nisan 1920’de yönetim komünistlerin eline geçti. Gerçekten onlar ülkelerine hizmet ettiklerini sanıyorlardı. Hâlbuki Rus emperyalizminin amacı ne çarlık sırasında ne de bolşevizm zamanında farklı değildi. Rusya’nın tek hedefi, her devirde Avrupa’nın karşısında yeni sömürgeler ve tabî kaynaklar ele geçirerek, daha güçlü olmaktan ibaret idi.

Azerbaycan’ı işgal eden Kızıl Ordu’nun ilk işi komünist bir Azerbaycan kukla hükümeti kurmak oldu ve bağımsız Azerbaycan’ın banisi Mehmet Emin Resulzade tutuklandı. Bu durum Anadolu’da yeni yeni güçlenmekte olan hükümeti de ilgilendiriyordu. Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’a kadar indikten sonra sıranın Türkiye ve İran’a da geleceğini elbette ki dahi insan Mustafa Kemal biliyordu. Bu yüzden, Azerbaycan’ın işgalinden sonra Mustafa Kemal, ağustos ayında Kazım Karabekir’e gönderdiği direktifte; “…Kafkas meselesinin sınır, ulaşım vs. gibi bakış açılarından çözümünün Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’nın menfaatlerinin göz önünde bulundurularak halledilmesine itina gösterilmesine, 10 Ağustos 1920’de Ruslar ve Ermeniler arasında aktolunan mütarekede Azerbaycan’a zarar veren maddelerin kaldırılmasına ve her milletin mukadderatına hakim olması düsturuna binaen, Karabağ vs. gibi Türk ekseriyetiyle meskun yerlerin Azerbaycan’a bağlı bulunmasının teminine çalışılmasına gayret edilmesini…” hassasiyetle belirtiyordu. Mustafa Kemal ve dolayısıyla Anadolu hükümeti Azerbaycan’da iktidar değiştikten sonra da irtibatını kesmedi. 1 Eylül 1920’de, Bakû’da toplanan Doğu Halkları Kurultayına temsilciler gönderildi. Bakû toplantısı Türk milletinin komünizmin nasıl bir tehlike olduğunu anlaması bakımından da çok faydalı geçti. Çünkü söylenenler ile yapılanların birbirini tutmadığı ortadaydı. Bu yüzden Anadolu’da kurulmaya çalışılan düzenin bozulmaması için Mustafa Kemal Atatürk, tedbirlerini aldı.

Mehmet Emin Resulzade, Bakû’da bulunduğu yıllarda Stalin’e yardım ettiğinden dolayı bir süre göz hapsinde tutuldu. Moskova’daki Şark Enstitüsünde öğretmenlik yaptığı sırada Abbas Kasımzade ile bir yolunu bulup Leningrad’a, oradan da Finlandiya’ya kaçan Resulzade, Almanya üzerinden Türkiye’ye geldi.

O, Türkiye’deki hayatı esnasında yayın yolu ile davasını ve Türkiye dışında da bir Türk dünyasının olduğunu Türklere ve herkese duyurmaya çalıştı. Uzun yıllar çeşitli dergilerde makalelerini neşrettiği gibi, Ankara’da kurulan ve halâ faaliyetlerini sürdüren Azerbaycan Kültür Derneği’nin de başkanlığını yaptı.

Türk milletinin bu vefakâr evladı ne yazık ki 5 Mart 1955’te aramızdan ayrıldı ve Ankara’daki Asri Mezarlığa defnedildi.

Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ