İmam Maturudi ve Hakkında Bilinenler

İmam Mâturîdî Türk Dünyasının yetiştirdiği abide şahsiyetlerden biridir. Kendinsin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihinin hicri 333, miladi 944 yılı olduğu kesin gibidir. Mâturîdî bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Semerkant şehrine yakın Maturid adlı bir kasaba veya köyde dünyaya geldi. Asıl adı Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansûr’dur. Mâturîdî’nin Türk olduğuna ilişkin kanaatler hemen hemen kesindir. Maturidiliğin Türkler arasında yayılması da onun Türk olduğuna dair önemli bir ipucu vermektedir.

Döneminin seçkin bilim adamlarından eğitim gördü. Onlardan fıkıh, kelam, dil, felsefe ve tefsir dersleri aldı. Çeşitli bilim dallarında çok önemli eserler bıraktı. Ancak bu eserler, çeşitli sebeplerle, maalesef günümüze kadar ulaşamadı. Bunlardan sadece iki eseri bugün elimizdedir. Bunlardan birisi onun inanç ve itikatla ilgili görüşlerini ihtiva eden Kitâbu’t-Tevhîd, diğeri ise Te’vilâtu’l-Ku’rân’dır. Mâturîdî, fıkıh, kelam, dil, tefsir, hadis vb. bilimlerdeki yüksek eğitimini, Semerkant’ta bulunan ve Dârü’l-Cüzcaniye diye bilinen meşhur bir medresede tamamladı. Burası aynı zamanda önemli bir araştırma merkeziydi. Hocaları arasında çok meşhur İslam bilginleri vardır. Örneğin Ebû Nasr el-İyâzî, Ebû Bekir Ahmet b. İshak b. Salih el- Cüzcanî, Nusaybin Yahya el-Belhi ve Muhammed b Mukatil el-Razî gibi. Daha sonra kendisi bu okulda dersler verdi ve çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Öğrencilerden pek azının adını bilmekteyiz. Örneğin bunlardan birisi, Ebû’l-Kasım İshak b. Muhammed b. İsmail’dir. Kısa adıyla Hakîm es-Semerkandî olarak bilinir. Ebû’l-Hasan Ali b. Said er-Rustuğfenî, Ebû Ahmed b. Ebû Nasr Ahmed b. Abbas el-İyazî ve meşhur bir Türk kelamcı Ebû’l-Yüsr el-Pezdevî’nin dedesi  Ebû Muhammed Abdulkerim b. Musa El Pezdevî de onun öğrencilerindendir. Bu isimler Mâturîdî’nin görüşlerini kendinden sonraki nesillere aktarmak gibi bir görev üstlenen önemli şahsiyetlerdir.

İmam Mâturîdî, kelamcı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir Türk fakihi ve bir müfessirdir. O, aynı zamanda bir din filozofudur. Çünkü eserlerinde, kendinden önce tartışılan pek çok sorunu, daha değişik sorunlar haline getirerek yeniden tartıştı. Ebû Hanife’nin görüşlerini takip etmiş olan birisi olmasına rağmen, bana göre, Ebû Hanife’yi bir çok konuda aştı. Fakat daha sonraki dönemlerde Ebû Hanife’nin önüne geçirilmesi endişesiyle hak ettiği mevkiye konulmadı. Bu sebepler İmam Mâturîdî, Ebû Hanife’nin görüşlerini tekrarlayan biri değildir. Onun görüşlerinden hareketle, yepyeni bir bilgi kuramı ve bir sistem oluşturmaya çalıştı. İslam Medeniyetinde, “Bilgi Kuramı” nı oluşturan ilk İslam bilgini olarak görmek yanlış olmayacaktır. Bu kadar güçlü bir bilgin olmasına rağmen hayatıyla ilgili çok bilgiye sahibiz. Allaha şükür ki son dönemde yayınlanan bazı eserler, onunla ilgili bazı  karanlık noktaları aydınlatmaya başladı .

 *Günümüze kadar iki eserinin ulaştığından bahsettiniz. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Günümüzde bu eserlerden ne kadar faydalanmaktayız?

İmam Mâturîdî kendinden önce yapılan tefsir çalışmalarını farklı bir şekilde değerlendirir. Ondan önce daha çok rivayete dayalı tefsir çalışmaları vardı. Akla dayalı tefsir çalışmaları yeterince gelişmemişti. Kur’an ayetlerini, doğrudan doğruya vahyin indiği döneme giderek ayetin niçin indiğini, neyin kastedildiğini, Peygamber döneminde nasıl anlaşıldığına dair rivayetleri dikkate alarak açıklamaya Rivayet tefsiri denir. Rivayetlerden ziyade daha çok ayetleri akılla tevil etme şeklindeki  yorum biçimine ise, Dirayet tefsiri denir. Başka bir ifadeyle  daha çok akılla tefsir yapanlar Dirayet yöntemini, rivayetle tefsir yapanlar ise Rivayet yöntemini kullanmış oluyor. İmam Mâturîdî, Rivayet yöntemini değil Dirayet yöntemini, yani akılcı yöntemi benimsedi. Çünkü ayetleri yeniden anlamanın gerekliliğine inanıyordu. Mâturîdî, rivayetle tefsir yapmanın, sadece sahabilere ait olduğunu ileri sürdü. Çünkü onlar olaya bizzat tanık oldular. Ayetin niçin indiğini biliyorlardı. Fakat Mâturîdî, ayetten kastedilenin anlaşılması için akılla tevilin şart olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Te’vilâtu’l-Ku’rân adıyla bir tefsir yazdı. Daha sonraları eseri Te’vilâtu Ehli Sünnet olarak meşhur oldu. Mâturîdî burada kendinden önce yapılanlardan farklı olarak yeni bir yöntem geliştirdi. Bu sebeple o İslam düşüncesinde “yorumbilim” geleneğini ilk başlatanlardan sayılabilir. O, metne bağlı kalmakla beraber, metin merkezli olmaktan çok olgu merkezli düşünüp hayatın sorunlarına odaklanan ve olgudan metne gitme şeklindeki bir yöntemi geliştiren birisidir. Ama Rivayet tefsircileri, daha çok rivayetten hareketle sorunlara çözme yaklaşımını benimsedi. Bunun başka bir adı “metin merkezli” düşünce biçimidir. Mâturîdî’nin Te’vilâtu’l-Kur’ân’ı, Kur’an’ı başından sonuna kadar, yani ilk sureden son sureye kadar ayetleri tek tek yorumlayan bir tefsirdir. Türkiye’de, bu eser üzerine yoğun çalışmalar yapıldı. Ancak bu tefsirden bir çok sure, doktora tezi olarak çalışılmasına rağmen, bütünü tahkik edilip yayımlanamadı. Türkiye dışında Müslüman bilim adamları tarafından da tahkik edilmek istendi. Sadece Bakara suresinin belli ayetleriyle sınırlı kaldı. Bu tefsir, 2004 yılına kadar tam olarak yayınlanamadı. 2004 ve 2005 yıllarında Arap dünyasında iki ayrı baskısı yapıldı. Hemen akabinde Te’vilât’a büyük bir ilginin başladı. Suriyeli bir Hıyemî adında Hanımefendi Tevilat’ı baştan sona tahkik edip yayınladı. Türkiye’de ise, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu hocanın başkanlığında bir komisyonun çalışmalarını sürdürmektedir.  Tefsirin 10. cildi  çıktı. Muhtemelen toplam 16 veya 17 cilt olacak. Bu eserin tamamının Türk araştırmacılar tarafından yayımlanması sevindirici ve mutluluk verici bir hadisedir. Çünkü Mâturîdî’nin Kur’an’a bakışını, Kur’an üzerinden hayata bakışını, Kuran üzerinden din ve dünya görüşünü tespit etme imkanına kavuşacağız. Mâturîdî’nin tefsiri,  yorum geleneğinde dirayet tefsirlerinin ilki kabul edilir. O, kelamda olduğu gibi, fıkıhta ve diğer bilimlerde de aklı çok iyi kullanır. Tefsirinde kendi dönemindeki kelamî ve felsefî ekollerin görüş, iddia ve itirazlarına  cevap verir. Bu nedenle bir Kelamî Tefsir niteliği de taşır. Artık Mâturîdî’nin görüşlerini diğer eserleri ulaşmamasına rağmen, bize ulaşan Kitabu’t-Tevhîd’inin yanı sıra bu dev eserden öğrenme imkanımız vardır.

Diğer önemli eser Kitab-ı Tevhîd’dir. Tevhîd adlı eser, önemli konularını açıklamaya ve ispat etmeye çalışır. Örneğin İslam inancının temel konuları olan Allah’ın varlığı, delilleri, zat ve sıfatları, nübüvvet sorunu, ahiret hayatı ve onunla ilgili deliller, iman nasıl gerçekleşir, imanla ameller arasında nasıl bir ilişki vardır gibi değişik kelami sorunları içerir. Bu eser sadece kelami bir eser olmaktan ziyade çağdaş dönemde din felsefesi bakımından çok önemli sorunları tartışması bakımından da önemlidir. Şu anda diyebilirim ki Mâturîdî çevrelerde Mâturîdî’nin bu eserini kelamî açıdan aşabilmiş bir eser yazılmış değildir. Ama bu eserin son kısımları eksik görünüyor. Çünkü bazı siyasi konuları içeren imamet konusu, bu eserde yer almamaktadır. Fakat bu konudaki Mâturîdî’nin görüşlerini diğer kaynaklardan telafi etmek mümkündür. Kitabu’t-Tevhîd’i Türk dini düşüncesi açısından değerlendirirsek, Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugati’t-Türk’ü nasıl bir öneme sahipse, dini bakımdan da Mâturîdî’nin bu eseri de bu denli önemlidir. Bu mukayeseyi değişik zamanlara yaptım. Çünkü böyle bir eser henüz aşılabilmiş değildir. Kitabu’t-Tevhîd’i, ilk defa 1970’li yıllarda, yanılmıyorsam, bir Arap Fethullah Huleyfi adında bir Arap araştırmacı yayınladı. Fakat bu tahkikte de, tek bir nüshadan yayınlanması dolayısıyla, bazı sorunlar var. Türk araştırmacılar, üzülerek belirtelim ki, bu iki eserle çok geç ilgilenmişlerdir.  Bekir Topaloğlu hoca, bu eseri hem yeniden tahkik etti, hem de Türkçe’ye çevirdi. Böylece Türk araştırmacıları, önemli bir sorumluluktan kurtardı. Ancak Kitabu’t-Tevhîd veTe’vilâtu’l-Kur’an, henüz yeterince analiz edilemedi. Hele hele Te’vilât yeni yayınlandığı için, üzerine onlarca doktora çalışması yapılabilecek devasa bir metin olarak araştırılmayı beklemektedir. Dolayısıyla bu metne, yeni araştırmacıların mutlaka yönelmesi gerekir.

İmam Mâturîdî’nin hayatından bahsederken, “Bilgi Kuramı”ndan söz ettiniz, “Bilgi Kuramı” hakkında neler söylemek istersiniz?

İmam Mâturîdî, bildiğimiz kadarıyla, önce bilgi kuramını kurup sonra bilgi üreten İslam bilginlerinin başında gelir. Bana göre İslam Medeniyetinin “Bilgi Kuramı” Mâturîdî tarafından düzenli hale getirildi. Şöyle ki önce bilginin yolları, bilginin değeri, bilginin kaynakları, bilginin türleri sorunu tartışarak kuramı oluşturdu, sonra bilgi üretti. Gerek kelamda, gerek felsefede, gerek tefsirde, gerek fıkıhta ürettiği bütün bilgileri kendi “bilgi kuramını” çalıştırarak üretti. Mâturîdî’nin bilgi kuramına göre bilginin doğru ve kesin olması son derece önemlidir. Örneğin bir kişi Allah’a inanıyorsa, bunu kesin olarak temellendirmesi gerekir. Taklitle iman etmişse bunun imanı geçersizdir. Onu “bilgi kuramı”,  akıl, haber ve duyular olmak üzere üç sacayağından oluşur. Bilginin birinci kaynağı akıldır. Akıl Allah’ın insana bir emanetidir. İnsana doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilmesi için verilmiş en önemli bir niteliktir. Bilgiye ulaşmanın ikinci yolu veya aracı ise, Allah’ın peygamberler yoluyla gönderdiği vahiydir.  Hz. Muhammed’e gönderilen vahiyler, Kur’an-ı Kerim’de toplanmıştır. Vahiy, bir çeşit haberdir.  Peygamberin Allah’tan verdiği bir haberdir. Bununla birlikte, Mâturîdî’ye göre, insan  vahyin doğru anlaşılması için aklını kullanmalıdır. Aslında Mâturîdî, dini anlamada, ayetleri yorumlamada aklı hakem tayin ediyor. Çünkü ayetten neyin kastedildiğini insan akılla anlayabilir. Bu yüzden diğer İslam kelamcıları gibi, Mâturîdî de, Ku’ran’ı aklî ve duyusal (hissî) bir mucize olarak görür. Kuran’ın getirdikleri ile akıl arasında mutlak bir uyumdan söz eder. Allah hiç kimseye akıl dışı bir şey emretmez. Allah, aklın ilkelerine göre insanlara vahyi bildirir. Allah bir şeyi yasaklamışsa mutlaka bunun bir sebebi vardır. Boşu boşuna bir şeyi emretmez. Bu nedenle Allah’ın haram ve helallerinde aklî bir temel araştırır. Mâturîdî, böylece, akıl ile din arasında sıkı bir ilişki kurar. Akılla iyinin kötünün tespit edilebileceğini, insana vahiy gelmese bile, akılla Allah’ın varlığını bulabileceğini söyler. Bu da gösteriyor ki insan; vahiy gelmese bile, aklıyla ahlakî davranışlar geliştirebilecek ve Allah’ın varlığı bilip ona göre davranabilecektir.

Bilgi kuramının ikinci kaynağı haberdir. Haber, hem “Allah’tan gelen vahiy”, hem “Peygamberden gelenler”, hem de “kuşaktan kuşağa veya insanların birbirinden aktardıkları” bilgilerden oluşur. Mâturîdî’inin vahyi bir tür haber kabul etmesinin sebebi, vahyi bilginin kaynağı haline getirmektir. Ona göre, Allah’tan gelen vahyin kendisi bir haberdir. Allah’tan geldiği için vahiy, mutlak doğrudur. Çünkü her şeyi bilen Yüce Allah’tan güvenilir bir Peygamber haber vermiştir. Bu tür bir  haber, ilahî, mutlak bilgiyi ifade eder. Din konusun da buna dayalı bilgi üretilmelidir. Bunun dışında yapılan yorumlar, dinin yerine ikame edilemez. Yani mutlaklık iddiasında bulunamaz ve Ku’ran değerinde kabul edilemez. Olsa olsa Ku’ran’ın yorumu olur. Bu yolla yapılan yorumlar nedeniyle hiç kimse yorumundan dolayı din dışına çıkarılamaz. Dolayısıyla bilgi kaynaklarından birisi, özellikle dini bilgi üretme araçlarından  birisi Kuran’dır. Mâturîdî Kur’an’a “Peygamber’in haberi” der. Yani Hz. Muhammed’in Allah’tan verdiği haber ve bilgi kaynağı demektir. Bir diğer haber türü ise, “Peygamber’den gelen” haberlerdir. Burada Mâturîdî’nin ayrımı son derece önemlidir. Çünkü Peygamber’in haberi farklıdır, Peygamber’den gelen haber farklıdır. Peygamber’in  haberi bizzat Kur’an-ı Kerim’dir, Peygamber’den gelen haber ise, Peygamber’in sözlerini içerir. Bu sözleri, tek kişiden de gelebilir, çok kişinin habireyle de gelebilir. Mâturîdî, Ku’ran’ın dışındaki haberlere, ister çok kişiden, ister tek kişiden gelsin, mutlak bilgi olarak kabul etmez. Dolayısıyla “yalan söylemesi mümkün olmüyün çok sayıda kişiden gelen haberi ( mütevatir haber)” İslam geleneğindekinden farklı tanımlar. Diğer İslam bilginleri,  mütevatir haberi, üzerinde yalan söylemesi mümkün olmayan çok sayıda kişinin ittifakla verdiği  haber olarak tanımlarken, Mâturîdî, yalan söylemesi muhtemel çok sayıda kişinin ittifakla verdiği haberleri Mütevatir olarak niteler.  Maturidi’nin bu konuda farklı tanım ileri sürmesi, bizzat haberin kendisini farklı tanımasıyla ilişkilidir. Ona göre, “haber, yalan veya doğru olması muhtemel söz” demektir. Haberi nakleden kişilerin, dini hayatları ve ahlakî durumlarını kesin olarak bilmediğimiz için, onlardan gelen haberin yalan yada doğru olması konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. Bu nedenle önemli olan haberin doğruya muhtemel olmasıdır. Haber tek kişiden de çok kişiden de gelse, doğru da olabilir, yanlış ta olabilir. Peygamber’den gelen haber, yani Ku’ran, kesin ve mutlak doğrudur. Vahyin bir bilgi kaynağı yapılabilmesi için, Maturidi haber problemini çok ayrıntılı bir şekilde analiz etmiştir. Kuran’ı haber türlerinden biri olarak ele almış ve mutlak bilgi kaynağı olarak bakmıştır. Mâturîdî, hadisleri Kur’an değerinde görmemiştir. Bu haberlerin mutlak doğruluğunu tespit edebilmenin yolunun akıl olduğunu savunmuştur.

Bilgi kuramının üçüncü kaynağı ise insanların sahip olduğu beş duyusudur. Birincisi “Akl-ı Selim” (Sağlam ve sağlıklı akıl), ikincisi Haber-i Sadık (Doğru haber), üçüncüsü Havas-ı Selime (Sağlam duyular).  Bunlardan akılla üretilene bilgilere Akliyyât, haber yoluyla üretilene Sem’iyyat, duyularla üretilene iseHissiyyât diyor. Bu üçü dini konularda delildir. Ancak bunlardan her birinin kendi alanında delil olması esastır. Duyularla bilinebilecek olan alanlarda, sağlam duyular; aklın otorite olduğu durumlarda sağlam akıl; işitmekle bilinebilecek durumlarda ise doğru haber esastır. Bunların doğruluğunu bilebilme konusunda yetkili olan, akıldır. Ancak aklın da bilebileceği şeyler sınırlıdır. Her şeyi bilemez.

İnsan özgürlüğü ve cüzzi irade hakkında Mâturîdî’nin görüşü nedir?

Mâturîdî’nin siteminde, insan iradesi çok önemlidir. Ona göre insan Allah’ın en güzel şekilde yarattığı ve akıl yetisi verdiği özgür bir varlıktır. İnsanın sorumlu olmasının kaynağı akıl sahibi olmasındandır. Akıl verilen insan, özgürdür, çünkü cüz-i irade sahibidir. Vahiy gelmese dahi insan aklıyla Allah’ı bulmak zorundadır. Dolayısıyla; Mâturîdî alimlere göre, cüz-i irade yaratılmamıştır. Allah insana eylemlerini yapması için bir güç vermiştir. Eylemler Allah’a ait değildir. Eserinde bu konuyu, “insanın filleri/eylemleri” (Ef’âlü’l-İbâd) başlığı altında tartışır. Yani kul tarafından işlenen iyi veya kötü fiillere, insanın eylemleri der. Kul fiilinin veya eyleminin sahibidir. İnsanın özgür davranışta bulunabileceğini kabul eder ve bundan dolayı insanı sorumlu tutar. Yapamayacağı bir işi Allah’ın insana yüklemesi mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın emir ve buyrukları insanın yapabileceği türdendir. Bu bakımdan Mâturîdilik, diğer bazı mezheplerden ayrılır. Çünkü Mâturîdî akla ve özgürlüğe daha fazla vurgu yapar. İnsan cüz-i iradesini kullanır ve sonuçlarına katlanır. Yalnız bu insanın sonsuz özgürlüğü anlamına gelmez. Sorumluluk ve cüz-i iradeyi birbiriyle ilişkilendirip, insanın yapıp ettiklerine dikkat etmesi gerektiği ve sorumlu bir varlık olarak davranması gerektiği şeklinde anlamak gerekir.

Mâturîdî’nin Türk dini düşünce tarihindeki yeri nedir?

Mâturîdî, aslında Türk düşünce tarihinde başkasıyla kıyaslanamayacak kadar önemli bir şahsiyettir. Özellikle dini düşüncede. Çünkü Mâturîdî, kendi döneminde ortaya koyduğu fikirleri ile kendinden sonraki bin yılı etkileyen ve etkilemeye devam eden bir şahsiyettir. Bazı konularda halen aşılmış değildir. Bununla birlikte Mâturîdî aşılmaz birisi de değildir. Bugün çıkaracağımız yeni Mâturîdîler, Maturidi’yi aşabilir. Mâturîdî kendi dönemine göre, İmam Ebu Hanife’nin fikirlerini geliştirerek onu aşmıştır. Onları yeniden ifade ederek, kendinden sonraki bin yılı etkileyen bir şahsiyet haline gelmiştir. Fakat İmam Mâturîdî, Türk düşünce tarihinde maalesef hak ettiği yeri bulamamıştır.  Yani çok önemli bir şahsiyet olmasına rağmen, fikirleri, kendinden sonra, benimsenme ve geliştirilme konusunda o kadar şanslı olmamıştır. Hatta bazen de kasıtlı olarak ihmal edilmiştir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, Mâturîdî’nin döneminde yükselişe geçen ve İslam’ın temel bazı hususlarında çelişkili, kontrol edilemez bir tasavvufi anlayışın İslam coğrafyasında yaygınlaşması ve Mâturîdî’nin akla önem vermeyen bu tür çıkışlara karşı duruşudur. Sufiliğe uzak bir mesafede durması ve ehl-i sünnetin sufilikle yakın bir ilişkiye girmesi, Mâturîdî’nin sistemin içine alınmamasına neden olmuştur. Bir başka sebep ise Mâturîdî’nin siyasi kanaatlerinin yaşadığı dönemdeki hükümdarların işine gelmemesidir. O zamana kadar üzerinde durulmayan bir sorunu çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Bu da din ve siyaset ayrımıdır. Din farklı bir yerdedir, siyaset farklı bir yerdedir.  Kendi dönemindeki siyasiler hutbelerde imamlardan, kendilerinden adil yöneticiler olarak bahsetmelerini istemişlerdir. Mâturîdî ise buna karşı çıkmıştır. Ona göre, şah, şehinşah gibi  Allah’a ait olan bazı sıfatlar, devlet başkanlarına verilemez. Aslında bu da Mâturîdî’nin bilgi kuramının bir sonucudur. Mâturîdî’ye göre iyi ve kötü akılla bilinir. Siyasetçi de iyi yapıyorsa  bunu insan takdir eder, kötü yapıyorsa da eleştirir. Dolayısıyla, Mâturîdî siyaseti ve siyasetçileri eleştirebilmenin yolunu açmıştır. Dönemin hükümdarları bu eleştiriye tahammül edemedikleri için, Mâturîdî’yi o dönemde kasıtlı olarak ikinci plana itmişlerdir. Selçuklular döneminde, Eşarilik, insan iyi ve kötüyü aklılla bilemez dediği için, büyük itibar görmüştür.  Muhtemelen; Eşariliğin bu konuda aklı kusurlu görmesi, mantık aramaması, siyasete eleştirinin önünü kapatmıştır. Bu açıdan Mâturîdilerle, İmam Maturidi’yi de birbirinden ayırmak gerekir. Sonraki Mâturîdiler, İmam Mâturîdî’nin görüşlerini geliştirememiştir. Mâturîdî, ancak Nesefi ile birlikte, keşfedilmiştir. Nesefi, Mâturîdî’nin fikirlerine yer vererek yeni eserler yazmıştır. Alaattin Semerkandî de, Mâturîdî’yi tanıtmak istemiştir. Selçuklular,  yükselen Fatımiliğe karşı mücadele vermek için, Eşariliği tercih etmişlerdir. Çünkü o dönemde Eşariliğin, Fatımıliği eleştiren ciddi bir edebiyatı oluşmuştu. Bu tercih sebebi olabilir, ama Mâturîdiğilin buna karşı bir şey yazmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü Mâturîdî’nin Fatımiliğe karşı çok ciddi eserleri vardı. Osmanlı döneminin başlangıcında, siyasetin dışındaki, halk arasında Mâturîdilikle Hanefilik etle tırnak gibiydi. Halkın kültür hevzası Maturidi-Hanefi anlayıştan oluşmaktaydı. Fakat nizamiye medreseleri ile beraber Eşarilik resmi eğitimde etkili olmaya başladı. Kanuni dönemine kadar bunun etkilerini görmek mümkündür. Kanuni döneminde Ebussuud Efendinin yayınladığı bir Maruzat vardır, bu Maruzat’ta bütün Osmanlı topraklarında hukukî işlemlerin Hanefî fıkıh geleneğine göre yapılması emredilmiştir. Başka mezheplere göre, hüküm vermeleri Şeyhülislam’dan izin almak şartına bağlanmıştı. Artık İbn-i Kemal Paşa’dan itibaren Mâturîdilik ve Hanefiliğe yeni bir ilginin ve Eşariliğin teorilerine eleştirilerin başladığını görmekteyiz. Safevi Devleti’nin kurulmasıyla beraber Türk dünyası önemli bir sorunla karşı karşıya kalmıştır. Türk Dünyasında dini bakımdan bir bölünme yaşanmaya başlanmıştır. Fakat İbn-i Kemal Paşa’ya kadar yaşanan dönemde Şiileşmenin önüne geçebilmenin yollarından biri olarak Gazalî tasavvufu ve Razî felsefesi kullanılmıştır. Tarihe bakıldığında Eşariliğin zayıfladığı yerlerde Şiiliğin geliştiğini görmekteyiz. Muhtemelen Osmanlı Batıniliğe karşı Gazalî sufiliği ve Razî felsefesi ile cevap verilemeyeceğini anladı. Bu durumda, Şiiliğe karşı daha güçlü eleştirileri olan Mâturîdiliği yeniden keşfetti. Bir başka keşifte; Cumhuriyeti kuran iradenin, Mâturîdî’nin ulus devlete yeni bir dini kimlik oluşturma da öneminin farkına varmasıyla gerçekleşti. Bu konuda önemli rol oynayanlardan birisi Yusuf Ziya Yörükân’dır. Yörükân, Mâturîdî hakkında Atatürk’e önemli bilgiler verdi. Hatta Türklerin dinî tarihi ile ilgili iki ayrı eser yazdı. Birincisi İslam Öncesi Türklerin Dini Tarihi diğeri ise İslam Sonrası Türklerin Dini Tarihi ile ilgilidir. İkinci eserde İmam Mâturîdî ve Mâturîdiliği de inceledi. Atatürk’e önemli bilgileri veren kişi Yusuf Ziya Yörükân’dır. Mâturîdî,  Cumhuriyetin ilk  yıllarında çok ilgi toplamasına rağmen yeterince tanıtılamadı. Daha sonra 2005 yılında tefsirinin yayınlanması Kitabu’t-Tevhîd’in  günümüz Türkçesine çevrilmesi, bu konuyla ilgili incelemelere yeni bir ivme kazandırdı. Mâturîdî, bu yeni dönemde dördüncü kez keşfedilmiş oldu. Mâturîdî’nin bugünkü sorunların çözümünü kolaylaştıracak önemli görüşleri vardır. Din şeriat-ayrımı, diyanet-siyaset ayrımı, amel -iman ayrımı ile ilgili görüşleri bunların başında gelir. Mâturîdî, İslam düşüncesinde yeni kavramlar üretme, kavramları yeniden tanımlama konusuna büyük önem verir. Bilgiyi kavramsallaştırarak ve sınıflandırarak analiz etmeye çalışmıştır. Kavram  üretip, tanımlamayı çok az alim yapabilmiştir.

Prof. Dr. Sönmez Kutlu – SonmezKutlu.Net