Osmanlı padişahı (1687-1691).

15 Muharrem 1052’de (15 Nisan 1642, bazı kaynaklarda 14 Muharrem, bir belgede 16 Muharrem) İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İbrâhim, annesi Sâliha Dilâşûb Sultan’dır. Sünnet töreni o sırada tahta çıkmış olan ağabeyi IV. Mehmed ile birlikte yapıldı (14 Şevval 1059 / 21 Ekim 1649). IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında büyük vâlide Kösem Sultan ile küçük vâlide Hatice Turhan Sultan arasındaki nüfuz mücadelesi sırasında adının taht için geçmesi üzerine kardeşleriyle birlikte sarayın Şimşirlik denilen özel bölümüne kapatıldı ve daha sıkı kontrol altında tutuldu. Sık sık IV. Mehmed’in çıktığı seferlere ve av partilerine götürüldü, zaman zaman da Edirne Sarayı’na nakledildi. 1683 Viyana Kuşatması ve ardından gelen bozgunla uğranılan büyük toprak kayıplarının yol açtığı memnuniyetsizlik yüzünden ordunun, ulemâ ve devlet ricâlinin isteğiyle IV. Mehmed’in yerine tahta çıkarılması kararlaştırıldı. Kaynaklarda, yaklaşık kırk yıldır Şimşirlik’te tutulan Şehzade Süleyman’ın öldürüleceğini düşünerek, “İzâlemiz emrolunduysa söyle, iki rek‘at namaz kılayım. Kırk yıldır her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir” sözlerini söylediği ve yerinden ayrılmak istemediği ifade edilir. Sonunda kardeşi Ahmed’in de (II.) yardımıyla güçlükle ikna edilerek önce havuz başındaki tahta oturtuldu, ardından kuşluk vaktinde “kāide-i Osmânî üzere” Bâbüssaâde önündeki saltanat tahtına çıkarıldı. Bu sırada kendisine orada hazır bulunan nakîbüleşraf, İstanbul kaymakamı, nişancı, kazaskerler, şeyhülislâm, yüksek rütbeli ulemâ ile ordudan gelen ocak ileri gelenleri tarafından biat edildi (2 Muharrem 1099 / 8 Kasım 1687).

II. Süleyman’ın tahta çıktıktan sonra karşı karşıya kaldığı ilk mesele askere dağıtılacak cülûs bahşişi konusu oluşturdu. Bu arada, yirmi yıl önce teşkil edilen şâtırlar ve rikâb solakları kaldırılarak bazıları tasfiye edilirken bir kısmı da peyk yapıldı. Saray işleri kapı ağasına sipariş edildi. XVI. yüzyıldan beri değişmiş olan iç oğlanları ve zülüflü baltacıların kıyafetleri eski şekline getirildi. Yedi yıldır boş kalan has odabaşılık akağaların ortancalarından Mısırlı Hacı Mustafa Ağa’ya verildi. Ayrıca Sadâret Kaymakamı Köprülüzâde Mustafa Paşa’nın aracılığıyla Süleymaniye Camii vâizi Arapzâde Abdülvehhâb Efendi padişahın hocalığına getirildi ve her gün huzurda ders vermesi sağlandı. Ocak ileri gelenlerinin baskısıyla İstanbul’a gelerek sancak-ı şerifi yeni padişaha teslim eden Köprülü Damadı Siyavuş Paşa sadâret makamında bırakıldı ve eşkıyayı dağıtmakla görevlendirildi. Zira o sırada Fetvacı Ahmed Çavuş ve Küçük Mehmed adlı liderlerinin teşvikiyle âsiler çarşı pazarı yağmalamaya başlamıştı. Atmeydanı’nda toplanan sipahiler gecikmiş ulûfelerinin hemen ödenmesini istiyordu. Ancak vaad edilen meblağ için yeterli nakit bulunmadığından sadrazamın emriyle Enderun Hazinesi ve ıstabl-ı âmiredeki gümüş ve altın kap kacak, kılıç vb. ile bazı eşyalar darphaneye gönderilip para kestirildi. Fakat bu da kâfi gelmeyince varlıklı kimselerden imdâdiyye adı altında vergi alınması kararlaştırıldı. Yeni padişah, 21 Muharrem 1099’da (27 Kasım 1687) Şeyhülislâm Debbağzâde Mehmed Efendi ile Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa’nın elinden Eyüp Sultan Türbesi’nde kılıç kuşandı, ertesi gün de ilk cuma selâmlığına çıktı. Bu arada ulûfe ve bahşiş meselesi yüzünden kapıkulunun ayaklanması yeniden alevlendi. Zira Mısır’dan gönderilen meblağla imdâdiyye kâfi gelmemişti. Sonunda ödemeler güçlükle tamamlanınca sadrazamın emriyle zorbalar dağıldı ve 16 Safer’de (22 Aralık) normal bir divan toplantısı yapılabildi.

Bütün bunlar olurken bir taraftan da sefer hazırlıkları yapılıyordu. II. Süleyman ocaklıya hitaben çıkardığı hatt-ı hümâyunda artık halka zulümden vazgeçmelerini, gönül birliğiyle hizmet edip kendisinin hayır duasını almalarını istiyordu. 18 Rebîülevvel 1099’da (22 Ocak 1688) sefer için sadrazam tuğları dikildiği esnada yeni bir kargaşa ortaya çıktı. Yeniçeri Ağası Harputlu Süleyman Ağa’nın sadrazama rağmen zorba başıları cezalandırmaya kalkışması ve Fetvacı Ahmed Çavuş’u öldürtmesi üzerine Hacı Ali Ağa’nın kışkırtmasıyla ayaklanan zorbalar yeniçeri ağasını öldürdükten sonra sadrazamdan mührü istediler. Fakat Siyavuş Paşa mührü bizzat padişaha vereceğini söyleyerek konağına kapandı ve savunma vaziyeti aldı; sadâret mührünü de Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi’ye teslim etti. Nihayet zorbalar padişaha giderek Siyavuş Paşa’yı azlettirdiler ve ertesi gün konağını basıp kendisini öldürdüler ve eşyasını yağmaladılar.

İstanbul halkı bu gelişmelerden bıkmış durumdaydı. 1 Mart günü ortalığı sakin gören esnaf dükkânlarını açmıştı. Ancak bazı eşkıyanın Yağlıkçılar Çarşısı’nı yağmalamaya kalkışması yüzünden dükkânlar kapatıldı ve Yağlıkçı Emîr adlı birinin çağrısıyla esnaf toplanmaya başladı. Halkın da katılımıyla oluşan kalabalık saraya yürüdü ve padişahtan eşkıyanın bertaraf edilmesi için sancak-ı şerifi çıkarmasını talep etti. Revan Köşkü’nde yapılan meşveretten sonra sancak-ı şerif Bâbüsselâm’ın iki kulesi arasına asıldı. Çıkarılan fermanda müslüman olanın sancak altında toplanması istendi. Sancak vak‘ası olarak bilinen bu hadise üzerine yeniçeri ileri gelenleri padişaha itaat ederken ne yapacaklarını şaşıran âsi liderleri önce önemli görevleri aralarında paylaştılar, ardından padişahı tahttan indirip yerine kardeşi Ahmed’i veya yeğeni Mustafa’yı (II) tahta çıkarmayı planladılar. Hatta bazıları bütün hânedan mensuplarını ortadan kaldırıp devletin başına Kırım hanını getirme teklifinde bile bulunmuştu. Halkın da baskısıyla sadrazamlığa Sadâret Kaymakamı Nişancı İsmâil Paşa’yı, şeyhülislâmlığa Debbağzâde’yi getiren II. Süleyman bazı zorba ileri gelenlerini taşra görevlerine tayin etti ve hemen görev yerlerine gitmelerini emretti. Yanlarındaki eşkıyanın dağılmasıyla zorbabaşılar yalnız kalmıştı. Bu arada mührü getirip teslim eden eski şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi, IV. Mehmed yanlısı olma ithamıyla memleketi Erzurum’a gönderildi. Halkın temsilcisi Atpazarî Osman Fazlı Efendi’nin telkiniyle Has Oda’dan müezzin Bosnalı Hasan Ağa’nın yeniçeri ağalığına getirilmesi herkes tarafından kabul görünce kısmen sükûnet sağlandı. Ertesi gün saray ve civarını dolduran halk bölükbaşıların da değiştirilmesini istedi. Sonunda zorba bölükbaşılar ve yandaşlarının öldürüleceği yolunda çıkan fetva ve ferman üzerine bunlar dağıldı. Böylece II. Süleyman’ın tahta çıkışından itibaren dört ay süren karışıklıklar sona ermiş oldu.

İstanbul’da bu hadiseler cereyan ederken sınır boylarından kalelerin düştüğü haberleri geliyordu. Çevreyle bağlantısı kesilen Kuzey Macaristan’daki Eğri, İstolni Belgrad, Lipova, İlok, Varad ve Lugoş; Kuzey Karpatlar’da bulunan Munkacs ile Sava nehrinin güney ve kuzeyinde bulunan Derbend, Gradişka, Seddülislâm ile Eski ve Yeni Obraca kaleleri Avusturyalılar’ın, Yunanistan’daki İstefe ile Bosna’daki Knin ve civardaki kaleler ise Venedikliler’in eline geçmişti. Öte yandan serçeşmelikten paşalığa yükseltilen Türkmen kökenli ünlü şakî Yeğen Osman Paşa İstanbul’a girmeyip, bir süredir kalabalık maiyetiyle Dâvud Paşa Sahrası’nda bekliyordu. Uzaklaştırılması için kendisine önce Rumeli beylerbeyiliğiyle Belgrad muhafızlığı verildi, ardından Macaristan serdarlığına tayin edildi. Bu tayinde yeni sadrazamın sefere gitmek istemeyişinin büyük rolü olmuştu. Ancak gittiği yerlerde halkı haraca bağlayan, reâyâya zulmeden Osman Paşa kendisine sancak-ı şerif ve sadâret mührünün gönderilmesini, kethüdâsına Karaman beylerbeyiliğinin tevcihini istiyor, ayrıca Anadolu’dan yeni levendler talep ediyordu. Seraskerlikten alınan Yeğen Osman Paşa’nın yakalanması için “nefîr-i âm” toplanması emredildi ve seraskerliğe Hazinedar Hasan Paşa getirildi. Sadrazam Nişancı İsmâil Paşa, Anadolu’daki eşkıyanın da ortadan kaldırılması tâlimatını verdi; zorbaların maiyetinde bulunan sarıca ve sekbanların katledilmesi hakkında fetva ve fermanlar gönderildi. Ancak başta şeyhülislâm olmak üzere padişah hocası ve dârüssaâde ağasının telkiniyle ve haksız yere kan döktüğü gerekçesiyle II. Süleyman tarafından görevinden alınan İsmâil Paşa’nın yerine Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa getirildi (1 Receb 1099 / 2 Mayıs 1688). Yeni sadrazam zamanında nefîr-i âm askerinin dağılması için ferman çıkarıldı. Eşkıya liderlerinden Gedik Bölükbaşı Sivas valiliğine gönderilirken diğerlerine bazı sancaklar tevcih edildi. Yeğen Osman Paşa’nın da suçu bağışlandı ve Bosna’ya gitmesi istendi. Fakat Osman Paşa görev yerine gitmeyip Belgrad muhafızı Hasan Paşa’nın üzerine yürüyerek kendisini Macaristan seraskeri ilân edince (9 Temmuz 1688) merkezî idare de onu serdar olarak tanımak zorunda kaldı.

Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa’nın sadâreti döneminde Avusturya ve müttefikleriyle barış yapılması söz konusu olmuştu. Divan baştercümanı İskerletzâde Aleksandr Mavrokordato bulunduğu halde eski rûz-nâmçe-i evvel Zülfikar Efendi’nin elçi sıfatıyla Viyana’ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Elçiye destek olmak üzere padişah da Edirne’ye hareket etti ve sefer tuğları Bâb-ı Hümâyun önüne dikildi (26 Ramazan 1099 / 25 Temmuz 1688). Fakat sefer için hazinede para bulunmadığı gibi başta Mora yarımadası olmak üzere Avusturya karşısındaki büyük toprak kayıpları devleti mukātaat, cizye, avârız ve nüzül gibi vergilerden de mahrum bıraktı; bu arada Anadolu’daki karışıklıklar sebebiyle buradan da vergi sağlanamaz oldu. Para temini için Defterdar Fındık Mehmed Paşa’nın çabalarıyla çeşitli adlar altında yeni vergiler konuldu. Ancak bu uygulamalar ve yapılan baskılar halkı zor durumda bıraktı. Daha vahim bir uygulama ise bir süre sonra bakırdan “mangır” adı altında para kesilerek paranın değerinin düşürülmesiydi. Fakat mangırı beğenmeyen üreticilerin İstanbul’a mal sevkiyatını durdurması fiyat artışına ve kıtlığa sebep oldu. Malî sıkıntıyı gidermek amacıyla başvurulan diğer çareler vergi almak için meyhanelerin tekrar açılmasına izin verilmesi, daha önce Fâzıl Ahmed Paşa zamanında yasaklanan hamr eminliğinin yeniden ihdası ve tütüne gümrük vergisi konulması gibi uygulamalardı.

Bu sırada Yeğen Osman Paşa gönderdiği mektupta Öziçe ve Yenipazar taraflarında yapılan savaşlarda Avusturya kuvvetlerinin Sava nehrini geçtiğini, kendisinin Niş’e çekildiğini bildiriyor, takviye kuvvet ve para talebinde bulunuyordu. Mora tarafından ise Eğriboz’un Venedikli kuşatması altında bulunduğu ve kısa sürede yardım ulaşmazsa Belgrad’ın düşeceği haberleri geldi. Halk Tuna gemileriyle şehri terkederek Fethülislâm (Gladova) taraflarına kaçmaya başladı. Bunun üzerine II. Süleyman 15 Zilkade 1099’da (11 Eylül 1688) Edirne’ye hareket etti. Yeğen Osman Paşa’ya gönderilen fermanlarda o tarafları muhafaza etmesi emrediliyordu. Padişah Hafsa’ya ulaştığında Belgrad’ın Maximilian Emmanuel kumandasındaki Avusturya kuvvetlerinin eline geçtiğini öğrendi ve ağlayarak, “Emir Allah’ındır” dedi. Ancak cepheden gelen iki başarı haberiyle biraz teselli buldu. Bunlardan ilki Lehistan cephesinde Kırım kuvvetlerinin Selim Giray’ın idaresinde kazandığı başarılar, diğeri ise 110 gündür Venedik kuşatmasında bulunan Eğriboz’da durumun Osmanlı lehine dönmüş olmasıydı.

Bir buçuk ay kadar Edirne ovasında kalan padişah havaların soğumasıyla sarayına çekildi ve ordunun Edirne’de kışlamasına karar verildi. Altı ay süren bu dönemde bir yandan içeride türedi denilen kimselerin ortadan kaldırılmasına çalışılırken diğer yandan ilkbaharda yapılacak sefer için asker tedarikine çalışılıyordu. Fakat asıl eşkıya başı olan Yeğen Osman’ın bir an önce bertaraf edilmesi gerekiyordu. Niş’ten Sofya’ya çekilen Yeğen Osman Paşa, Sofya civarında yerleştiği yere Yeğenâbâd adını vermişti. Topladığı aşırı vergilerle halka baskı uyguladığı gibi padişah emirlerine itaat etmiyor, hatta kendi idaresi altındaki yerlerin devletle ilgisi olmadığını öne sürerek kafa tutuyordu. Bunun üzerine önce uhdesinden Macaristan serdarlığı alındı ve yerine Arap Receb Paşa gönderildi. Osman Paşa Niş taraflarına çekildi, ardından Prizrenli Mahmud Paşa’ya sığındı. Sonunda yakalanarak idam edildi. Sarıca-sekban adı da kaldırıldı, paşaların sadece beşli askeri yazmalarına izin verildi. Yeğen Osman Paşa’nın Anadolu’daki yoldaşlarından Sivas Beylerbeyi Gedik Mehmed Paşa ile Çorum sancağının başında bulunan Ceridoğlu da ortadan kaldırıldı. Macaristan seferine çıkılmadan Ruslar’ın kalabalık bir orduyla Kırım’a doğru ilerlediği haberi gelmişti. Selim Giray Han hemen memleketine dönerek Orkapı’da (Perekop) Ruslar’ı bozguna uğrattı (30 Mayıs 1689). Bu habere sevinen padişah Edirne’ye davet edilen Selim Giray’ı ayakta karşıladı ve elinden tutarak yanına oturttu.

Bir süre önce Viyana’ya gönderilen elçi Zülfikar Efendi’nin anlaşma zemini bulması bir yana ağır hakaretlere uğraması ve tutuklanması üzerine padişahın bizzat Macaristan seferine çıkması kararlaştırıldı. Bu arada Anadolu’ya ve Rumeli’ye gönderilen, gazânın herkese farz-ı ayın olduğu yolunda fetva ve fermanlarla toplanan askerin vakit geçirmeden asıl orduya katılmaları emredildi. O sırada asker arasında padişahın rahatsızlığı yolunda şâyialar çıkmıştı. II. Süleyman gerçekten rahatsızdı ve tahtırevanla yola çıkarılmıştı. Şiddetli yağmurlar yüzünden taşan nehirlerden sular altında kalan Edirne’den geçilerek Sofya’ya varıldı ve padişahın burada kalması uygun görüldü (8 Ramazan 1100 / 26 Haziran 1689). Macaristan Serdarı Receb Paşa’nın Belgrad’ı geri alması emredildi. Bu arada sınır boylarından başarı haberleri gelmeye devam ediyordu. Bosna sınır boylarında Vişegrad’ı kuşatma girişimi sonuçsuz bırakılmış, Banaluka ve Dupniçe’ye yapılan saldırılar durdurulmuş, Valievo, Berçka ve İzvornik işgal kuvvetlerinden arındırılmış, Tuna’nın kilidi durumunda olan Fethülislâm ve İrşova geri alınarak Tımışvar yolu açılmış, böylece Avusturya ile Eflak’ın bağlantısı kesilmiş, Tuna’daki Avusturya donanmasının büyük kısmı ele geçirilirken karaya çıkardığı askeri de bozguna uğratılmıştı. Venedik cephesinde ise özellikle denizlerde Rodos önlerinde ve Mora’da Anabolu körfezinde zaferler kazanılmıştı. Ancak Belgrad’ı geri almakla görevlendirilen Serdar Arap Receb Paşa cephesinde durum pek parlak değildi. Maiyetindeki müneccimin de etkisiyle (Kantemir, III, 183) ağır hareket eden ve askeri disiplin altına alamayan Recep Paşa, 20.000 kişilik süvari kuvvetiyle Semendire ve Belgrad taraflarında akınlarda bulundu. Ağır hareket etmesi ve askerin kendisine güvensizlik duyması başarı şansını azaltıyordu. Padişah sadrazama hemen gerekli tedbirlerin alınmasını emretti. Bunun üzerine yapılan müşaverede bazı tedbirler alındıysa da Receb Paşa Batoçine’de yenilgiye uğradı, bütün ağırlıklar ve toplar Avusturyalılar’ın eline geçti. Durumu öğrenen II. Süleyman’ın üzüntüsünden ağladığı ve ahvali doğru söyleyecek bir sadık kulunun olmadığını belirterek hainlere bedduada bulunduğu rivayet edilir.

Bunun hemen ardından Osmanlılar’ın çok önem verdiği Niş’in düştüğü (10 Zilhicce 1100 / 25 Eylül 1689) ve Eflak’ın istilâ edildiği haberleri padişaha ulaştırıldı. Bu olumsuz gelişmelerin ardından Sadrazam Bekri (Tekirdağlı) Mustafa Paşa’nın, orduyu bir serdar kumandasında Sofya’da bırakıp padişahla birlikte Filibe’ye dönme teklifi saray ağalarının telkiniyle padişah tarafından kabul edilmedi. 29 Eylül’de Sofya’dan ayrılan padişah Tatarpazarı’na gelince, saray ağaları ve ulemânın Mustafa Paşa’nın azli hususundaki tekliflerini düşman ortadayken serdar değiştirmenin tehlikelerine dikkat çekerek reddetti; meselenin Edirne’de görüşülebileceğini söyledi ve beş gün Filibe’de kaldıktan sonra Edirne’ye gitti (11 Muharrem 1101 / 25 Ekim 1689). Serdarlıkla Sofya’da bulunan Sadrazam Mustafa Paşa şehrin etrafında hendekler kazdırıp toplar koydurdu ve 2000 muhafız bırakarak halkın şehri boşaltmasını istedi, ardından kendisi de Edirne’ye döndü. Bu arada yenilginin sorumlusu olarak gördüğü Arap Receb Paşa’yı padişahın iznini almadan öldürttü ve Mora muhafızı Arnavut Koca Halil Paşa’yı Macaristan seraskeri tayin etti. O sırada Kosova’ya kadar sokulan Avusturya birlikleri Kırım hanının yardımıyla bertaraf edildi. Edirne’de yapılan toplantıda devletin içinde bulunduğu şartları ve Fransa-Avusturya savaşının verdiği fırsatı değerlendirebilecek, kaybedilen yerleri geri alabilecek ve avantajlı bir barış yapabilecek güçlü bir devlet adamına duyulan ihtiyaç vurgulandı. Sonunda Şeyhülislâm Debbağzâde Mehmed Efendi’nin tavsiyesiyle, padişahın cülûsundaki rolü de dikkate alınan ve öteden beri perde arkasında olumlu icraatları ile dikkati çeken Köprülüzâde Mustafa Paşa’da karar kılındı.

25 Muharrem’de (8 Kasım) Edirne’ye gelip göreve başlayan Mustafa Paşa, ilk iş olarak yıllardır devam eden seferlerin getirdiği vergi yükü altında ezilen halkı ve reâyâyı rahatlatacak icraatlarda bulundu. Haksız yere alınan vergileri mağdurlara iade ettiği gibi adâletnâmeler yayımlayarak olağan üstü vergilerin ve narhın kaldırıldığını, hamr emanetinin ilga edildiğini duyurdu. Bu arada padişah üzerinde olumsuz etkileri bulunan Dârüssaâde ağasını saraydan uzaklaştırdı. Ancak Avusturya cephesinde durum Osmanlılar aleyhine gelişmekteydi. Niş’in düşmesinin ardından müslüman halk kitleler halinde Anadolu’ya hicrete başlamıştı. Karargâhını Niş’te kuran Avusturyalı general Veterani, Balkanlar’daki hıristiyan reâyâ arasında Osmanlı Devleti’nin sonunun geldiği ve Avusturya’ya itaat etmeleri yolunda propagandalar yaptırıyordu. Özellikle Sırp eşkıyasının önde gelenlerinden olup Eğridere palankasını zapteden, Komanova’da bir kale yaptırarak Kaçanik Boğazı’nı tutan ve Komanova kralı unvanı verilen Karpos adlı sergerde Üsküp’e yürüyerek büyük katliam yaptı ve şehri yağmaladıktan sonra ateşe verdi. Bu arada başka eşkıya grupları tarafından İştip ve İpek işgal edildi. Bölgedeki halkın sadece üçte birine yakın kısmı İstanbul ve Anadolu’ya ulaşabildi. Şiddetli kış yüzünden Osmanlı ordusu dağılmış durumdaydı. Kalabalık Rus saldırısını bertaraf ettikten sonra hemen Eflak’a hareket eden Selim Giray’ın da katıldığı Sofya’daki meşverette Avusturyalılar’ın kış harekâtına devam edecekleri vurgulanıp Koca Mahmud Paşa Üsküp’ün yardımına gönderildi. Bu arada Eğridere’yi yakıp Komanova’ya çekilen Karpos yakalandı ve Üsküp Köprüsü üzerinde idam edildi. Mahmud Paşa’yı Üsküp muhafazasında bırakan yeni serasker Koca Halil Paşa sancak-ı şerifi Edirne’ye gönderdi. Ardından Kaçanik palankasının imdadına gelen 12.000 kadar Avusturya askeri Selim Giray’ın desteğiyle imha edildi. Prizren’e yürüyen 7000 kadar Avusturyalı, Macar ve Hayduk, Kalgay Sultan ve Hasanbeyzâde Mahmud Paşa tarafından bozguna uğratıldı; silâh araç ve gereçleri ele geçirildi. Niş ve Belgrad dışındaki bütün şehirler geri alındı. Fakat soğukların artmasıyla harekâta ara verildi. Büyük başarılar elde eden Selim Giray Han Edirne’ye davet edilerek kışı burada geçirdi.

Edirne’de bulunan padişah bu durumdan kısmen memnun olmuştu ve bir an önce ordunun cepheye intikalini arzu ediyordu. Nitekim hazırlıklarını tamamlayan Sadrazam Fâzıl Mustafa Paşa’yı bizzat cepheye uğurladı (6 Şevval 1101 / 13 Temmuz 1690). Bu defa Osmanlı ordusu bazı önemli başarılar kazandı. Öncelikle Şehirköy (Pirot), Mûsâpaşa Palankası, Pasarofça ve Güvercinlik alınıp Niş kuşatıldı. Erdel muhafazasındaki General Heissler esir alındı. Tuna’daki ince donanmanın kumandanı olan Mezemorta Hüseyin Paşa’nın gayretleriyle birkaç günlük muhasaradan sonra Vidin, ardından Niş ve asıl önemlisi sekiz gün gibi kısa bir süre zarfında Belgrad geri alındı (4 Muharrem 1102 / 8 Ekim 1690). Böğürdelen (Sabac) zaptedildi.

Belgrad’ın geri alınmasından sonra padişah artık İstanbul’a dönebilirdi. Fakat Harem’deki bazı kadın ve ağalar, IV. Mehmed’in bu şekilde İstanbul’a götürülerek hal‘edildiğini söyleyip onu vehim içine düşürmüştü. Bu sebeple padişah Edirne’de kışı geçireceğini bildirdi. Ancak toplanan meşverette herkesin kendisinden memnun olduğu ve dedikoduların asılsızlığı belirtilerek ikna edildi. Nihayet Edirne’den hareket eden padişah 23 Safer 1102’de (26 Kasım 1690) İstanbul’a girdi. Sadrazam Köprülüzâde Mustafa Paşa, gelecek yıl yapılacak sefer için Kırım Hanı Selim Giray’ın da İstanbul’da kışlamasını uygun gördü ve onu da İstanbul’a gönderdi. Kendisi Belgrad’da gerekli tahkimatı yaptıktan sonra 25 Aralık’ta başşehre döndü. Dâvud Paşa ordugâhında Mehmed Paşa Köşkü’nde serdâr-ı ekremi karşılayan ve yanında oturmasına izin veren II. Süleyman kendisine çok iltifatta bulundu, arkasındaki kürkünü çıkarıp ona giydirdi, belindeki mücevher hançeri onun beline soktu. Başındaki yaldızlı sorgucunu çıkarıp başına taktı. El kaldırıp ağlayarak dua etti. Padişahın bu benzeri görülmemiş hareketi, onun cephedeki başarısızlık haberleri karşısındaki çaresizliğinin ve nasıl bir ruh hali içinde bulunduğunun yansımasıydı. Yeni ümitlere kapılan padişah ertesi gün sadrazamdan sefer ve cephelerin durumu hakkında bilgi aldı. Sadrazamın yeniden Macaristan seferine çıkmasına kadar geçen sürede Thököly’nin Erdel’deki faaliyetleri hakkında bilgilendirilen padişah ayrıca Fâzıl Mustafa Paşa’nın aldığı malî tedbirleri destekledi. Venedikliler’in işgal ettiği Avlonya, Kanina gibi kalelerin de geri alındığını öğrendi (Mart 1691).

14 Şâban 1102’de (13 Mayıs 1691) Hırka-i Şerif Odası’nda sancak-ı şerifi teslim alan Fâzıl Mustafa Paşa’nın ikinci Macaristan seferine çıkışı sırasında padişahın uzunca süredir mustarip olduğu hastalığı artık iyice artmıştı. İstiskā hastalığı vücudunu iyice şişirmiş, tedavisinden ümit kesilmişti. Sadrazamın sıkı malî politikasından rahatsızlık duyan bazı ulemâ ve kapıkulu ileri gelenleri, padişahın Köprülüzâde Mustafa Paşa’nın sefere çıkışından sonra vefatı durumunda yerine IV. Mehmed’in veya oğullarından birinin geçirilmesi düşüncesindeydi. Bu duyulunca II. Süleyman’ın tekrar Edirne’ye getirtilmesi kararlaştırıldı. Ağır hastalığına rağmen askere teşvik olacağı söylenerek ikna edilen padişah 16 Şâban’da (15 Mayıs) Yalı Köşkü’nden Eyüp’e, oradan tahtırevanla Dâvud Paşa ordugâhına götürüldü. Dedikoduların kaynağı olarak görülen IV. Mehmed’in imamı, eski Rumeli kazaskerlerinden İbrâhim Efendi’nin başını çektiği ulemâ grubu Kıbrıs’a sürüldü. II. Süleyman’ın durumu iyice ağırlaşmıştı. Yapılan meşveret toplantısında sadrazam, IV. Mehmed’in kırk yılda ülkeyi kötü duruma sürüklediğini, çekilen sıkıntıların onun yüzünden olduğunu, oğullarının da aynı terbiyeyi aldığını, kardeşi Ahmed’in ise iyi hal ve takvâ sahibi biri olduğunu, onun padişah olması gerektiğini belirterek bu konuda kesin tavrını koydu. 4 Ramazan’da (1 Haziran) tahtırevanla yola çıkan padişah 12 Ramazan’da (9 Haziran) Edirne’ye ulaştı. Vefatı durumunda mutlaka kardeşi Ahmed’in tahta çıkarılması için ilgililere gerekli tâlimatı veren sadrazamla son defa Edirne’ye bir saat uzaklıktaki Yonca Çeşmesi mevkiinde görüştü. Kaynaklara göre onu yalnız kabul eden padişah ağlayarak ordunun zaferi için dua etti (14 Haziran) ve 25 Ramazan 1102 (22 Haziran 1691) Cuma günü öğleye doğru vefat etti. Saltanat süresi üç yıl sekiz ay iki gündür. II. Süleyman’ın yerine II. Ahmed tahta çıkarıldı. Teçhiz ve tekfini yapılan II. Süleyman’ın aynı gün Alay Köşkü’nde cenaze namazı kılındı. Silivri’ye kadar arabayla, oradan gemiyle İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinde onun sağ tarafına defnedildi. Altı kadını bulunan, fakat çocuğu olmayan veya yaşamayan II. Süleyman’ın şehzade iken Tokatlı Ahmed Efendi’den hat dersleri aldığı, özellikle sülüs ve nesihte başarı gösterdiği belirtilir (Müstakimzâde, s. 209).

Uzun hapis hayatının tesiriyle iyi bir eğitim alamayan ve kırılgan bir tabiata sahip olan, çoğu zaman saraydaki güç odaklarının etkisinde kalan, hatta Köprülüzâde Mustafa Paşa’nın ikazına rağmen, vâlidesi Sâliha Dilâşûb Sultan’ın vefatından sonra Harem’in başına geçen Kethüdâ Kadın’a has tayini gibi daha önce emsali görülmemiş bir uygulama yapan II. Süleyman iyi niyetli ve sefahatten uzak, ikramı seven bir padişah olarak tanımlanır. Onun da ataları gibi doğan burunlu, biraz yuvarlak yüzlü ve iri yapılı olduğu belirtilir. Ayrıca dindar ve dervişmeşrep diye zikredilir. 12 Ramazan 1099’da (11 Temmuz 1688) meydana gelen İzmir depreminde burçları yıkılan Sancakburnu Kalesi, II. Süleyman zamanında civardan toplanan paralarla tamir edilmiş, 7-8 Haziran 1690’da Eyüp yangınında zarar gören Eyüp Sultan Camii kısa sürede onarılmıştır. Döneminin bir başka önemli olayı, Yavuz Sultan Selim zamanından beri Ortodokslar’ın elinde bulunan Kudüs’teki Kamâme (Kıyâme) Kilisesi’nin anahtarının XIV. Louis’nin ricası üzerine Ruslar’ın Osmanlı aleyhine hareketleri yüzünden Katolikler’e (Fransızlar) verilmesidir.

BİBLİYOGRAFYA:

BA, Nâme Defteri, V, 46-50, 54-61, 97, 107; TSMA, E, nr. 7003, 7004, 7005, 7006; TSMA, D, nr. 1108, vr. 2a-10b; nr. 2345; Mevkufatî Abdullah b. İbrâhim, Vâkıât-ı Rûzmerre, TSMK, Revan Köşkü, nr. 1223-1225, I-III, tür.yer.; Anonim Osmanlı Tarihi: 1099-1116/1688-1704 (haz. Abdülkadir Özcan), Ankara 2000, s. 1-24; Naîmâ, Târîh (haz. Mehmet İpşirli), Ankara 2007, III, 956, 1453; IV, 1684, 1690, 1859; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât (haz. Abdülkadir Özcan), Ankara 1995, s. 254-397; D. Kantemir, Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi (trc. Özdemir Çobanoğlu), Ankara 1980, III, 165-207; Silâhdar, Târih, II, 295-576; Râşid, Târih, II, 2-159; Îsâzâde Târihi (haz. Ziya Yılmazer), İstanbul 1996, s. 206-225; Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Selâtîn, s. 5-6; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 209; Hammer, HEO, XII, 242-318; N. Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (trc. Nilüfer Epçeli), İstanbul 2005, IV, 193 vd.; Ahmed Refik, Hicrî On İkinci Asırda İstanbul Hayatı (1100-1200), İstanbul 1988, s. 2, 3-6, 7, 34; a.mlf., “Sultan Süleymân-ı Sânî ve Tabâyii”, İkdâm, sy. 8521, 8522, İstanbul 27-28 Teşrînisâni 1920; M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 1980, s. 70-71; Hikmet Bayur, “Osmanlı Padişahı II. Süleyman’ın Gurkanlı Padişahı I. Âlemgîr (Evrengzîb)’e Mektubu”, TTK Belleten, XIV/54 (1950), s. 269-285; Ahmet Rıfat Güzey, “II. Süleyman’ın Fermanları Işığında XVII. Yüzyıl Sonlarındaki Osmanlı İmparatorluğu (Askeri ve İdari Çözülme)”, Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Dergisi, VIII/1, Kastamonu 2000, s. 123-140; Bekir Kütükoğlu, “Süleyman II”, İA, XI, 155-170; R. Murphey, “Süleymān II”, EI² (Fr.), IX, 877-878; Abdülkadir Özcan, “Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa”, DİA, XXVI, 264-265.

Abdülkadir Özcan

http://www.islamansiklopedisi.info’dan alındı.