T.B.M.M.’nden güvenoyu alan Milliyetçi Ana-Sol Hükûmeti’nin “Koalisyon Protokolu”nda Çin Halk Cumhuriyeti’ne özel olarak yer verilmesi, Türk Basınında sadece haber olarak yer aldı, tartışılmadan da unutulup gitti. Türkiye’nin son dönemlerde izlemeye çalıştığı güçlü ve kişilikli bir dışpolitika imajını yerlebir eden bu “Koalisyon Protokolu” maddesi, yeni hükûmetin önemli bir zaafını da gözler önüne serdi. Öncelikle açıklık kazandırılması gereken konu, koalisyon ortakları arasında ihtilâfa neden olan ve sonuçta Çin Halk Cumhuriyeti’ne adeta “dokunulmazlık” ve “tek kayırılan ülke” statüsü kazandıran bu aşamaya nasıl gelindiğiydi. Sorun, aslında çok geçmişe uzanmakla birlikte, Sayın Mesut Yılmaz’ın Başbakanlık yaptığı 56. Hükûmetin son günlerinde yayınlanan bir genelge ile ortaya çıktı. Türk Tarihi’nde eşi ve benzerine rastlanılamayacak ölçüde “yüzkızartıcı” sonuçları olan bu genelgeyle, Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistan kökenli Türklere ait vakıf ya da derneklerin Çin Halk Cumhuriyeti’ni hedef alan her türlü protesto gösterilerine izin verilmemesi öngörüldü, bir başka ifadeyle yasak getirildi…

Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi talebi üzerine bu genelgeyi yayınlayan eski Başbakan Mesut Yılmaz nerede yanılmıştı? Ve sonra da niçin bu hususun “Koalisyon Protokolu”nda yer almasında diretmişti? Sayın Ecevit ve Bahçeli neden bu dayatmaya boyun eğmişti? İşte bu sorulara kısmen açıklık getirebilecek bilgiler:

1. Türkiye, tüm Avrupa ülkelerinde, Rusya’da, İran’da ve daha pek çok yerde en çok protestolara muhatap olan ülkedir. Büyükelçiliklerimiz, konsolosluklarımız, Turizm ve T.H.Y. bürolarımız, her fırsatta Türkiye ve Türklük karşıtlarınca saldırıya uğramaktadır. DHKP-C, TİKKO, PKK gibi aşırı sol ve bölücü nitelikli terörist örgütlerin yanısıra, Kaplancılar, İBDA-C’ciler, Hizbullahçılar, Milli Görüşçüler ve daha pek çok şeriatçı örgüt ve cemaatlar, sırf bu eylemlere katılsınlar diye sözkonusu ülkelerin gizli servisleri tarafından beslenmekte, güdümlenmekte ve yönetilmektedir.erilebilecek binlerce örnek arasında en güncel olanı Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki duruşması sırasında verdiği ifadeler arasında yer almıştır. Öcalan, militanlarına dokunulmaması karşılığında Almanya’nın İç İstihbarat Servisi olan “Alman Anyasası’nı Koruma Örgütü” (Bundesamt für Verfassungsschutz – BfV) yöneticileri ile birkaç kez bir araya geldiğini ve pazarlık yaptığını, aynı olgunun Hollanda’nın servisi BVD için de geçerli olduğunu itiraf etmiştir V. Azılı bir Alman faşisti olarak bilinen BfV Örgütünün Başkanı Dr. Peter Frisch ya da diğer servis yetkililerinden ve de hükûmet yetkililerinden hiçbir tekzip gelmemiştir. Hal böyleyken, diplomatik dokunulmazlığa sahip temsilciliklerimize her fırsatta saldırılar vaki olurken, bunlara yaptırım uygulayamayan, önleyemeyen Türkiye, nasıl olur da Çin’in bu yoldaki taleplerini “komutanından emir alan bir ast edasıyla” hemen yerine getirir?!. Bu ülkenin duyarlı insanlarını bir genelge ile “zaptürapt” altına alabileceğini sanan Mesut Yılmaz ve Anavatan Partisi yönetimi, bu ödünün karşılığında Çin’den ne almıştır, sorusunun cevabı ise çok daha yüzkızartıcıdır, koskoca bir hiçtir…

2. Çin’de binlerce yıldır Doğu Türkistan olarak bilinen ve sonra Mao döneminde “Şin Jiang” olarak adı değiştirilen Uygur Özerk Bölgesinde (ki 1.828.418 kilometrekare büyüklüğü ile tüm Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1/6’sını oluşturmaktadır) yaklaşık 30.000.000 Türk (çoğunluğu Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar vb.) yaşamaktadır. Petrol, doğalgaz, uranyum gibi stratejik değere sahip çok zengin maden rezervlerine sahip olan Doğu Türkistan Türkleri, Mao dönemiyle birlikte inanılmaz baskılara muhatap edilmişlerdir. Asimilasyonu hedefleyen Çin’in azınlık politikası sonucu, binlerce aydını idam edilen, cahil ve geri bırakılan, temel hak ve özgürlüklerden yoksun tutulan Doğu Türkistan Türkleri, bunca baskının üstüne, Çin Hükûmeti’nin nükleer silah denemelerine -hiçbir bilimsel koruma önlemi alınmaksızın- maruz kalmışlardır. Mao sonrasında bütün bu baskılar, hem de uygar dünyanın gözleri önünde el’an devam etmektedir. Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve yargılanması sürecinde tüm dünyadan gelen ve hepsi de “insan hakları” patentli müdahalelere karşı hiçbir şey yapamayan Türkiye, eli kanlı bir terörist için bile her türlü müdahalenin yapılabildiği bir dönemde, 30.000.000’luk soydaş kitlesine bırakın -insan hakları açısından- sahip çıkmayı, onlara baskı yapan faşist Çin Hükûmeti’nin taleplerine boyun eğmeyi yeğlemiştir. Bu kişiliksiz politikanın sorumlularının bu ülkede “milliyetçilikten” bahsetmeye hakları olmasa gerektir…

3. Çin’deki Türklerin insan hakları ile ilgili girişimlerde bulunmaktan kaçınan ve Türkiye’deki Türk vatandaşlarının da bu soydaşlarının haklarına sahip çıkmasını yasaklayan bu sapkın zihniyetin sahipleri, kendilerini savunabilecek iki gerekçeyi önesürmektedirler: Birincisi, Çin ile ikili ekonomik gelişmelerde tıkanıklık yaratmamaktır. Oysa, toplam ihracaat ve ithalatda Çin’in yeri, Almanya, Fransa, A.B.D., Rusya Federasyonu ve hatta İtalya’dan geridir. Çin sadece mal satılacak büyük bir Pazar değildir, aynı zamanda tüm ürettiklerini dünya pazarlarına sokabilen büyük bir ekonomik devdir. Üstelik, almadan asla vermeyen milliyetçi bir ekonomik anlayışa sahiptir. Bir başka ifadeyle, Türkiye Çin için -tıpkı Japonya örneğinde olduğu gibi- Avrupa Topluluğu ülkelerine sıçrama tahtasıdır, olanakları geniş bir pazardır. Dolayısıyla “Çin her sattığımızı almaya hazır, aç bir açık pazardır, Çin’i kaybetmeyelim” gerekçesi cahilce yapılan kısır bir varsayımdan öteye gidemez. İkincisi, bir dost ülkenin içişlerine müdahale sakıncasıdır ki, bu gerekçelerin en mantıksızıdır. Şöyle ki:

4. Çin Halk Cumhuriyeti, 1960’lı yılların sonlarından itibaren Türkiye’nin içişlerine iki ayrı yönden müdahale etmektedir: Birincisi, Türkiye’de “Maocu” olarak ortaya çıkan yapılanmalara tam bir lojistik destek vermek; ikincisi ise, daha önce Türkiye’ye göç etmiş Doğu Türkistan cemaatini kontrol altında tutmak!.. Çin bu amaçla Türkiye’deki servis elemanları vasıtasıyla çok büyük meblağlar akıtmıştır, akıtmaya da devam etmektedir. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne bağlı MSS (Devlet Güvenlik Bakanlığı), Guoanbu (Guojia Anquan Bu), MPS (Kamu Güvenlik Bakanlığı), Halk Kurtuluş Ordusu bünyesi içindeki 8341 Unit-Central Security Regiment örgütünün İkinci Departmanı ve Uluslar arası İrtibat Departmanı ve Yeni Çin Haber Ajansı (Xinhua), Türkiye ile ilgili tüm istihbarat ve ajitasyon faaliyetlerinden müteselsilen sorumludur. Çin İstihbaratının faaliyet gösterdiği 50’nin üzerindeki ülke arasında Türkiye ön sıralarda gelmektedir. 1949’da Çin Komünist Partisi’ne bağlı olarak kurulan ve başlangıçta KGB tarafından yapılandırılan Çin İstihbarat Servisi, Mao’nun ölümünden sonra, yakın zaman öncesine kadar (ilişkiler bozuluncaya kadar) C.I.A. tarafından modern yapılanmaya kavuşturulmuştur. Dolayısıyla asla küçümsenmeyecek deneyimli kadro ve tekniklere sahiptir. Servisin Birinci ve Dördüncü Bürosu Doğu Türkistan Türkleri ve Çin’e gelen Türk vatandaşları ile ilgilenirken, İkinci, Altıncı, Sekizinci ve Dokuzuncu Büroları ile Dış İlişkiler Bürosu Türkiye’ye ve diğer hedef dış ülkelere yönelik faaliyet göstermektedir. Servisin, Yeni Çin Haber Ajansı’nın yanısıra, yönetim ve uluslar arası ilişkiler alanlarında elemanlarına akademik düzeyde eğitim veren iki enstitüsü de bulunmaktadır. Çin Servisi’nin Batı’daki en önemli desteği, Almanya Dış İstihbarat Servisi olan BND (Bundesnachrichtendienst), Ortadoğu’daki ise İran’ın malûm servisidir. Almanya, İran ve Çin ekseninde en önemli hedef ülke ise jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’dir. Çin, Almanya ve İran ile aleni işbirliği yaparken, Irak, Libya ve Yugoslavya’ya da aleni destek vermektedir. Dikkat edilecek olursa, bu ülkelerin hepsi, A.B.D.’ne ve Türkiye’ye karşıdır. A.B.D., Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar Çin’deki tüm insan hakları ihlâllerine ve Doğu Türkistan Türklerine yapılan baskılara gözlerini kapatarak destek verirken, son yıllarda yolları ayrılmıştır. Şimdi, C.I.A., Tibetlilerin yanısıra Doğu Türkistan Türklerinin haklarını arama çabasına girişmiştir. Elbette ki samimi değildir, çifte standart uygulamaktadır, ama ülkesinin bölgedeki çıkarlarının gereğini yerine getirmektedir. Ya Türkiye?!. 30 Milyonluk bir soydaş kitlesine arkasını dönmeyi ve demokratik tepkileri boğmayı yeğleyen sünepe bir devlet imajı çizmiştir. A.B.D. Hükûmeti’nin birinci derecede kayırılan ülke statüsünden çıkardığı Çin Halk Cumhuriyeti’nin talebini “emir” kabul ederek yerine getirmek, Türkiye’nin uluslar arası gelişmeleri ve değişimleri iyi algılayamadığı gibi değerlendirmelere yol açmıştır.

SONUÇ: Bir halk özdeyişiyle “almadan vermek Allah’a mahsustur”. Çin Türkiye’ye ne vermiştir ki karşılığında bu ayrıcalığı hak etmiştir? Türkiye bir “muz cumhuriyeti” değildir; gösteri hakkı Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Bir genelge ile anayasal bir hakkın yasaklanması, sınırlandırılması mümkün değildir. Bu aczi sergileyen yöneticiler, “Abdullah Öcalan idam edilmesin” yolundaki dış baskılara nasıl direnebileceklerdir? Sayın ANAP yöneticileri bu ödün kapısını Çin’e sorumsuzca açarken, diğer hasım ülkeler için de kötü bir örnek sergilemişlerdir. Hiç şüphesiz bunun arkası gelecektir. Ama daha da önemlisi akıllara vahim bir soru gelmektedir: Kendilerini Alman ekoluna mensup kabul eden kimi politikacılar, Çin’e Almanya istediği için mi koşulsuz ödün vermişlerdir? Alman ekolu, A.B.D. ekolu, Arap ekolu… Yazıklar olsun!.. Ama bugünkü Türkiye gerçeği maalesef bu!.. Milliyetçilik de, müslümanlık da, demokratlık da bunların tekelinde!..