Dünya Türklüğünün Ümidi Türkiye

Dünya Türklüğünün üçte ikisi kendi vatanında esir alınmış durumdadır. Geriye kalan üçte biri de biziz. Bugün nüfusu 50 milyona doğru tırmanan Türkiye Cumhuriyeti büyük Türk Milletinin tek ve bağımsız kalesidir. Bütün dünya Türklüğünün ümidi durumunda bulunan ve Ay Yıldızlı Al Bayrağın dallanabildiği tek ülke olan Türkiye’miz çetin sosyal kültürel ekonomik ve politik problemlerin ıstırabını çekmekle beraber Allah dilerse yeni bir diriliş ve şahlanışın eşiğindedir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni meydana getiren halkımız kök itibari ile Orta Asyalı bir millettir. Bazılarının sandığı gibi onun Etilere eski Anadolu kavimleri ile uzaktan yakından bir ilgisi akrabalığı yoktur.

Türkler İslamiyet’ti kabul ettikten sonra dalgalar halinde gelerek bugünkü yurdumuza yerleştiler. Tarih boyunca büyük istilalara ve dolayısı ile tahribata maruz kalan Anadolu da o zaman çok az bir nüfus vardı. O zaman eski kavimlerin kalıntıları daha çok şehirlerde yaşıyorlardır. Köyler ve kırlar etrafı kalın müstahkem surlarla çevrili bu merkezlerde küçük el sanatları ile ve küçük tarım faaliyetleri ile geçimini sağlıyor surların kapılarını bin bir tehlike içinde gelip geçen kervanlara açıyor onlara mal satıyor ve onlardan mal alıyorlardı. Yani daha çok ticaret ile geçiniyorlardı.

İşte Türkler dalgalar halinde gelerek esasen harap ve az nüfuslu hatta tamamen boş bulunan Anadolu otlaklarına hayvanları ile birlikte yerleştiler. Şehirlerde yaşayan ve hisarların içine kapanan eski kavimlerin kalıntıları hayvanları ile birlikte gelen bu yeni kavmi bazen endişe ile bazen ümitle bazen da çaresizlik içinde seyrediyorlardı. Bu yeni kavmi bazen düşman bazen de kendilerine faydalı olacak bol et süt ve yün temin edecek çobanlar yahut mallarını satın olacak müşteriler gözü ile görüyorlardı.

Dinleri dilleri ayrı ve sayıları pek az olan şehirli eski kavim kalıntıları ile Anadolu’nun yeni sahipleri durumuna geçen ve yurt tutmak için gelen sayısız Türk boyları asla birbirlerine karışmaksızın asırlarca yan yana yaşadılar. Kız dahi alıp vermediler. Kitle halinde bir ihtida hadisesi cereyan etmedi. Bir anonim halk hikâyesinin de dile getirdiği gibi bir Müslüman Türk çocuğu olan Kerem bir keşiş papaz kızı olan Aslı’ya âşık oldu ise de ( kızın da istemesine rağmen) âşıklar kavuşamadılar yanıp kül oldular. Bu hikâye o günlerden bugüne kadar sazların refakatinde ve Kerem’in lirik şiirleri ile birlikte hala söylenip durmaktadırlar.

Evet, şehirlerde yaşayan dinleri ve dilleri ayrı eski kavim kalıntıları ile Müslüman Türk boyları bazen barış bazen savaş halinde yan yana yaşamaya devam ettiler. Türkler hayvancılıktan sonra yavaş tarıma geçti. Daha sonra şehirlerin kenar mahallelerine gelip Türk yerleşme sahaları kurdu. Şehrin zengin ve mamur muhitlerinde eskiler fakir ve bakımsız yerlerde ise yeniler oturmaya başladılar. Türkler eskiler ile iyi geçinerek ve sabırla hareket ederek onlarla beraber el sanatları ve ticaret sahasında yer ve iş tutmaya başladılar. Demirciliği dericiliği dokumacılığı silah yapımı… İyi bilen Türk, bunları onlara öğretirken onlardan yenileri öğreniyordu.

Eskiler ve yeniler iyi geçiniyorlardı. Hatta bir ara aynı esnaf loncalarında beraberce teşkilatlanmışlardı. Birbirlerinin dinlerine ve dillerine karışmıyorlardı. Böyle 20. asra kadar geldiler.

Bu asrın başlarında dış dumanlar devletimizi parçalamak ve bizi Anadoluludan atmak için harekete geçtiler. Bunun için asırlardır beraber yaşadığımız bu insanları kandırmaya çalıştılar ve kandırdılar.

Daha Alparslan’ın orduları Anadolu’nun kapılarını resmen açmadan önce, milyonlarca Türk boy gelerek Anadolu yaylasına yerleşmeye başlamıştı. 8. 9. asırlardan beri kitleler halinde Müslüman olan Türk Milleti bir taraftan İslam’a hizmet bir taraftan yurt tutmak için Orta Doğu’nun bu en stratejik bölgesine askeri dehasını kullanarak kırlardan şehirlere doğru yerleşme yolunu seçti.

Büyük Türk Hakanı Muhammet Alparslan 1071 yılında ulaştığı zafer en az iki asırlık bir hazırlığın mahsulüdür. Malazgirt Zaferi kazanılmadan önce Anadolu’ya Türk nüfus yerleştirilmiştir.

Öte yandan Orta Doğu’nun ve İslam dünyasının kültür merkezi durumunda bulunan Bağdat şehrinde Alparslan’ın veziri büyük Türk devlet adamı Nizam-ı Mülk tarafından 1064 yılında inşasına başlanan ve iki yıl sonra öğretime geçen Nizamiye Külliyesi kurulmuş ve davanın ilim kadrosu hazırlanmaya başlanmıştı. Bkz Dr. Cahit Baltacı 15. 16. Asırlarda Osmanlı Medreseleri 1976 sayfa 8

Malazgirt zaferinden sonra Türk orduları kolayca Anadolu’yu bir baştan bir başa kısa zamanda tutabilmişti. Bu suretle ta İstanbul surlarına dayanan Türk orduları yeni devletini kurma hazırlıklarına girişti ve 1077 yılında İznik başkent olmak üzere Kutalmışoğlu Süleyman tarafından Türkiye kuruldu. Bu tarihlerde Anadolu baştan başa Türk nüfus ile dolmuştu. Eskiler ise etrafı hisarlarla çevrili şehirlerde yaşayan birer azınlık durumuna düşmüşlerdi.

Mamafih gerek yeniler ve gerekes eskiler çeşitli zaruretlerle birbirleri ile iyi geçinmek zorunda idiler. Birbirlerinin din ve dillerine karışmadan ve yine birbirlerine kız alıp vermeden yaşayan bu insanlar zamanla birbirlerine alışacaklardır. Hele Türklerin Anadolu’da sağladığı disiplin huzur ve barış ortamında soygunlar ve eşkıyalıklar bitmiş sağlam bir adalet mekanizması kurulmuş ekonomik hayat canlanmış bulunmakta idi. Bu durum aşağı yukarı Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar döneminde böyle devam edecekti. Bilhassa din ve vicdan hürriyetinin en geniş manası ile tanıdığı Türkiye’de umumiyetle herkes memnun idi. Bu huzur ve barış ortamı asırlarca devam etti.

Fakat 19. asırdan başlayarak 20. asrın başlarına kadar, dış düşmanların tahrikleri ile bu münasebetler gittikçe bozuluyordu. Türkleri Anadolu’dan atmak ve devletimizi bölmek isteyen emperyalist güçler asırlarca beraberce barış ve huzur içinde yaşadığımız bu azınlıkların önemli bir kısmı tahriklere kapılarak asırlarca beraber yaşadıkları barış huzur ve insanlık gördükleri Türk milletini içten hançerlemeye kalkıştılar. Büyük bir cihan savaşından yeni çıkan Türk Milletine zayıf sandıkları bir sırada ihanete yeltendiler. Türk milleti Allah’ın yardımıyla muhteşem bir İstiklal Savaşı yaptı ve zafere ulaştı. Bu durumda dış düşmanlar yurdumuzu terk ederken onlara yardım etmeye kalkışan ihanet grupları da mahçup ve zelil Anadolu’yu bırakıp kaçtılar. Anadolu şimdi kırları ile şehirleri ile dağları ile denizleri ile yüzde yüz Türk olmanın heyecanı içindedir. Dokuz asırdır dünya Türklüğünün ümidi olacak her bakımdan güçlü yepyeni ve fakat tarihi şahsiyetini kaybetmeyen bir Türkiye’nin yeniden inşasına inşallah fırsat verecektir.

Bugünkü sınırlarımız içinde yaşayan Türk Milleti her bakımdan safiyetini koruyan ender milletlerden biridir. Güçlü bir tarihi tecrübeye sahiptir. Ve bu haliyle bütün Türklüğün İslam aleminin hatta insanlığın ümididir.

S. Ahmed ARVASİ