Atsız’ın Şiirlerinde Ölüm Fikri – 2 (İsa Kocakaplan)

Geçen yazımızda Atsız’ın bütünüyle ölümü konu alan iki şiirini ve ‘ülkü için ölmek’ maddesini ele almıştık. Atsız, yurdu ve şerefi korumayı en önemli görev olarak bilir. Onun şiirlerinde ölümün ele alınış tarzlarından biri de ‘Yurt ve Şeref İçin Savaşırken Ölmek’tir.

YURT VE ŞEREF İÇİN SAVAŞIRKEN ÖLMEK

‘Yurt için ölümdür en güzeli ölümün;

Ölümler yaşatır bir ırkın vatanını’

(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)

mısralarında Atsız’ın tercihi açıkça ortaya çıkar. 1956 yılında Ruslara ayaklanan Macar milliyetçilerinin, yurtlarını onlardan korumak için tank paletleri altına kendilerini atışları Atsız’ı da etkilemiş ve ona, Macar milliyetçilerini öven bir şiir yazdırmıştır. Bu şiirden alınan yukarıdaki mısralar, vatanın ancak kan dökülerek elde tutulabileceğini söylemektedir. Vatan üzerinde daha sonra yaşayacak gençlere kahramanlık örneği olmak ve onlar tarafından yaşatılmak, yurt için ölümü, ölümlerin en güzeli hâline getirir. Bu uğurda ölen insan, düşman karşısında yenilmiş görünse bile, gerçekte o galiptir. Kendisinden sonrakilere şan bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. İleride mutlaka onu örnek alacak kişiler yetişecektir. Yurt için ölen kişinin dökülen kanı, o zaman hürriyet meş’alesini tutuşturan bir ateş olacaktır. Bunun için Atsız, yurt için ölümü yenilmek olarak kabul etmez:

‘Ölmek yenilmek değil,

Yüceltmektir şanını…’

(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)

Er kişiler ise, şanlarına leke sürmektense ölmeyi tercih ederler. Bunun için, gerekirse, yiğit kendi canına bile kıyabilir. Yeter ki şanına leke gelmesin:

‘Er kişiler kıyar da öz canına,

Bir damlacık leke sürmez şanına.’

(Sarı Zeybek, Yolların Sonu, s. 27)

İnsan nasıl yaşarsa yaşasın, sonunda ölecektir. Beşikte büyümeye başladığı andan itibaren, insan ölüme doğru yol alır. Kahramanların diğer insanlardan farkı, onlar gibi rahat döşekte ve amaçsızca ölüme gitmeyişleridir. Kahramanların ölümü farklıdır. Onlar canlarını yurda adarlar ve onu yaşatmak için ölürler:

‘ İnsan büyür beşikte

Mezarda yatmak için… Ve…

Kahramanlar can verir

Yurdu yaşatmak için…’

(Kahramanların Ölümü, Yolların Sonu, s.19)

Atsız, hayata, felsefe ve ilim açısından bakmaz. Çünkü o, durgun bir yaşayışa asla katlanamaz. Onun için yaşamak o kadar önemli değildir. Hayat bir oyundur. Çelik pençeli yiğit, hayatı bir oyun zarı gibi atabilmelidir. Durgun, gailesiz bir hayat sürüp, rahat yatakta ölmek kahramanın kabullenebileceği bir tarz değildir. O daima sınır boylarında savaşmalı, ülküsüne erişmek için gerekirse canını vermelidir:

‘Anlamayız hayatı felsefeyle ilimle

Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.

Rahat yatakta ölmek acap olmaz mı çile?

Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.’

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)

Vatan için savaşırken, sınır boylarında ölen kişi, ölümsüzleşir. Görünüşte ölmüştür, ama sonsuza kadar ‘ırkının şeref taşan efsanesinde’ yaşar. Türklüğü cihana hakim kılmak şeklinde ifade edebileceğimiz ülkü için can vermek, kahramanın ezelî kalp ağrısını bir ölçüde dindirebilir. Kurşun ve süngü, onları öldürebilecek silâhlar değildir:

‘ Bu kurşunlar süngüler öldüremezler bizi,

Belki onlarla diner ezelî kalp ağrımız.’

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)

ECDADA LÂYIK OLMAK İÇİN ÖLMEK

Yurt için ölmek, aslında sonraki kuşaklara örnek olmak için seçilen bir ölüm şeklidir. Bu bölümde madalyonun diğer yüzü ile karşılaşırız. Atalarını tanıyan Türk genci, onların boşuna ölmediğini anlamış ve atalarının ülküsü uğrunda, onlara yaraşır bir evlât olmak için ölmeyi seçmiştir. Atsız’ı hiçbir zaman geçmişten, milletinin yetiştirdiği kahramanlardan ayrı düşünemeyiz. O, her zaman ‘ırkının şeref taşan efsanesinde’dir. Daima atalarına lâyık olabilmek için çalışmıştır. Türk tarihinden kendisine seçtiği birinci örnek ise Kürşad’dır. Şair, kırk kişiyle Çin sarayını basan Kürşad’ı hiç unutamaz. Ona hayrandır. Yurt ve şeref uğruna savaşırken ölmek istemesinin bir sebebi de, öte dünyada Kürşad’ın huzuruna vardığı vakit, ‘İşte sana lâyık oldum.’ diyebilmektir.

‘Yurt ve şeref uğruna sen de seril toprağa

Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!

Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca

Iztırabı dinecek belki o gün Kürşad’ın.’

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 8)

Atsız, mazimizdeki kahramanlara hayran olduğu kadar, gelecekte de onların benzerlerinin yetişmesini arzu eder. O takdirde, hemen o yiğide tâbi olup savaşmaya; öldüğü zaman da, belirsiz mezarlarda adı anılmadan yaşamaya razıdır:

‘Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince

Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.

Kanlarımız sebildir, akıtarak hepsini

Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız…’

(Yakarış II, Yolların Sonu, s. 7)

Yukarıdaki kıt’anın son mısrasından, Atsız’ın ölümü son kabul etmediğini, aksine vatan uğrunda ölenlerin yaşamaya devam edeceklerine inandığını anlıyoruz.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Atsız’ın en önemli arzularından biri, atalara lâyık olabilmektir. Ahirette, Tanrı’ya kavuşmuş erleri görüp onların takdirini kazanmak ister. Ancak, onun mücadelesini en iyi anlayacak olan kişi Kürşad’dır:

‘O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri

Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.

Hepsi sussa da Kürşad uzatarak elini;

Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun diyecek.’

(Yolların Sonu, s. 7)

Atsız, Orkun’da çıkan ‘Veda’ yazısında, ölümü hayata tercih eder. Çünkü ölüm gerçek ve ebedîdir. Kahramanı atalarına ve Tanrı’ya ölüm kavuşturacaktır. Onun bu fikrini işlediği paragrafı buraya alıyoruz:

‘Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kâinatın sinesinde yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağlarında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür.’ (Orkun, 18 Ocak 1952, 68. Sayı)

KAHRAMANLIĞIN GEREĞİ OLARAK ÖLMEK

Ölüm fikrine bakılan bir başka açı da, kahramanlık gereği ölmektir. Kahramanlar alelâde insanlar değildirler. Onlar hayatlarını çelik elleriyle bir zar gibi atmasını bilirler. Onlar hayatı önemsemezler, çünkü ölüme âşık olmuşlardır. Kahramanlar için ölüm, kavuşulması gereken sevgilidir. İnsan sevdiğine kavuşmak için nasıl koşup giderse, ölümün kucağına da öyle atılır. Ve onu, bir sevgili gibi kucaklar:

‘Kahramanlar yürür gider ölüme karşı,

Bir sevgili gibi onu basar bağrına!’

(Yolların Sonu, s. 12)

Ve Atsız, ardından bir kahraman edasıyla ölüme hitap eder. Kahramanın talihi ölümde saklıdır. O, dünyada her yiğide nişanlıdır…Ölüme kavuşmak, ona âşık olana doyulmaz zevkler verir:

‘Sen ne kadar güzel şeysin ey şanlı ölüm!

Bizim bütün talihimiz sende saklıdır.

Ey dünyada her yiğide nişanlı ölüm,

Zevki sende arayanlar elbet haklıdır.’

(Yarının Türküsü, Yolların Sonu, s. 33/34.)

Kahramanda ölüm korkusu yoktur. Dünyada ölümsüzlük olmadığına göre, ölümden korkmak abestir. Kahraman ise daima ölümü göze almıştır. Her an ölümle kucaklaşarak, onun acı içeceğini yudumlamaya hazırdır. Kahramanlığın en temel iki şartı korkusuzluk ve ölümdür. İnsan ölmeden kahraman olamaz:

‘Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;

Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından,

İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.’

(Kahramanlık, Yolların Sonu, s. 46)

Kahramanın dünyada ve onun güzelliklerinde gözü yoktur. Ceylân gözlü güzeller kahramanı oyalamaktan başka bir şey yapmazlar. Onun kahramanlığını göstermesini engellerler. Kahramanın sevgilisi kılıç ve süngüdür. Kahraman yatakta değil savaşta ölür:

‘Gam mı ceylân gözlüler bize yâr olmasa?

Yeter ki kılıçlarla süngüler bize yâr olmalı.

Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa?

Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı.’

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 8)

Şu mısralarda da Atsız, kahramanın tarifini yapıyor gibidir. Hiç ölümü sevmeyen, onu kıskançlıkla kendine saklamayanlar kahraman olabilirler mi?

‘O batırlar ki basıp bağra kucaklar ölümü,

Özgelerden sakınıp kendine saklar ölümü.’

(Kömen, Yolların Sonu, s.36)

GELECEK NESİLLERE ÖRNEK OLMAK İÇİN ÖLMEK

Atsız için, ülkü yolunda savaşırken ölmekten bir gaye de, sonradan gelecek nesillere örnek olmak ve onlar tarafından hayırla anılmaktır. Şairin kendisi nasıl daha evvelki kahramanlara hayran idiyse ve onları saygıyla anıyorsa; sonraki nesiller de kutlu topraklar üzerinde dolaşırlarken, Atsız’dan bir hatıraya rastlayarak, onu anmalıdırlar. O zaman Atsız’ın ruhu da bundan büyük bir zevk duyacaktır:

‘Karışınca gövdem yurdun topraklarına,

Ruhum uçar ırkımızın bayraklarına.

Varlığının sevgisini onlara taşır;

Kendisi de ay-yıldıza belki karışır.

Birgün gelip ırkımızın gürbüz erleri,

Adım adım dolaşırken kutlu yerleri,

Vaktiyle bir Atsız varmış, derlerse ne hoş!

Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?’

(Selâm, Yolların Sonu, s. 45.)

HAYATTAN BEZGİNLİK SEBEBİYLE TANRI’YA KAVUŞMAK İÇİN ÖLMEK

Atsız, kırk yedi yaşında iken yazdığı bir dörtlükte, ölümden başka her şeyin yalan olduğunu söyler. Onun bu kırk yedi yıllık ömrü çeşitli olaylarla dopdoludur. O, devamlı ülküsü yolunda çalışmış ve çok ızdırap çekmiştir. Sürgünden zindana kadar her eziyeti görmüştür. Bu yüzden onun kırk yedi yıllık ömrü, gerçekten üç ömre bedeldir. Ama bu zaman yine de bir gün kadar çabuk geçmiştir. Atsız bir başka cihan, bir başka hayat özlemektedir. Buna giden yol da ölümden geçer:

‘Üç ömre bedel kırk yedi yıl gün gibi geçti,

Dünyadaki her zevke dedim; yok kadar azmış.

Bir başka hayat, başka cihan özlüyorum ben,

Bildim ki ölümden öte gerçek olamazmış.’

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 100.)

Her şahsın yaşayışı ve ölümü farklıdır. Fakat Atsız’ın hayatı herkesinden daha başkadır. Ölümü de değişik olacaktır. O bir ülkü adamıdır ve bu yolda mücadele ederken yollarda tükenip kalacaktır. Atsız’ın bu konudaki dörtlüğü Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ındaki;

Bu emel gurbetinin yoktur ucu,

Daima yollar uzar kalp üzülür.

Ömrü oldukça yürür her yolcu,

Varmadan menzile bir yerde ölür.

mısralarını hatırlatır. Atsız’ın mısraları şöyledir:

‘Kimi sessiz yaşayıp öyle göçer;

Kimi teşyî olunur kollarda…

Biri vardır: Yaşamış fırtınalı

Kalacaktır tükenip yollarda…’

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 102)

Şair, bazen çektiği bunca acıdan bizar olur. Hayatı düzensizlikler içindedir. Zihni karmakarışıktır. Ama bütün bunları ezelden, Yaradan yazmıştır. Tanrı öyle istemiştir. Bu dertlerden kurtulmak da ancak ölmekle mümkündür:

‘Darmadağınık ve perişan aklım,

Beni sersem ediyor bunca acı.

Çâre yok: Yazdı ezelden Yaradan,

Çâre yok: Sade ölümdür ilâcı…’

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s.105)

Atsız, hayattan ve acılardan şikâyetçidir. Huzursuzluk içindedir. Ama, hayatın acıları onu isyana götürmez. Aksine teslimiyet içindedir. Bütün zorlukları Tanrı yazmıştır. Dünyadaki zorluklardan kurtulma çaresi olarak da ölümü vermiştir. Öyleyse dertlerden kurtulmak ve Tanrı’ya kavuşmak için ölümü tadmak gereklidir. Burada Atsızın ezel, ebed ve kader fikirleri ile tam bir uyuşma içinde olduğunu görüyoruz.

Atsız’ın şiirlerinde ölüm fikri geniş yer tutmaktadır. Hemen her şiirine bu fikir girmiştir. Onun arzuladığı ölüm, ülkü uğrunda olanıdır. Atsız, rahat yatakta ölmeyi hiç istemez. Maziden örnek aldığı ve özlediği şahıslar hep savaşırken ölen ve ölümden korkmayan kahramanlardır.

Atsız, ölüme, insanı hayatın dertlerinden kurtaran, Tanrı’ya kavuşturan, yeni bir hayatın başlangıcı olan ve yine Tanrı’nın ezelden yazdığı bir akıbet olarak da bakar.

Özetle Atsız, bir ülkü adamına yakışacak şekilde, ölümü, ona kavuşulduğu zaman bütün acı ve hasretlerin dineceği bir sevgili olarak kabul etmiştir.

Ülküye ulaşmak için, hayatı yok sayarak çalışmaktan başka bir çarenin olmadığı da bir gerçektir. Tarihte iz bırakan kahramanların ortak özellikleri, hayatı göz ardı etmeleri ve ölümden kokmamalarıdır. Ölüm onlar için asla korkulacak bir son olmamıştır. Aksine bu kahramanlar, ölümü sımsıkı sarılacakları bir sevgili olarak görmüşlerdir.

Atsız’ın bir vasiyet niteliği de taşıyan ‘Veda’ yazısından bir bölümü alarak, yazımızı bitiriyoruz:

‘Türkçüler! Sıkı saflar hâlinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk alayı gibi, ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile, en küçük karşılığını beklemeyiniz.

Tanrı Türk’ü korusun!’

İsa KOCAKAPLAN

(Orkun Dergisi, Sayı:12-13 Şubat ve Mart 1999)

Kangalın Atası Türkmen çoban köpekleri ALABAY'lar: