Hüseyin Nihal Atsız
Hüseyin Nihal Atsız

“Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir.”

11 Aralık 1975′te aramızdan ayrılan Atsız, genç nesiller arasında etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Ölümünün üzerinden 23 yıl geçmiş olması, onu gençlerin gözünden uzaklaştıramadı. Gençliğe adım atmakta olanlar yine ‘Bozkurtların Ölümü’nü okuyarak Türk oluyorlar.

Atsız, kendinden önce nesilleri etkileyen ülkü adamları ile aynı kaderi paylaşmıştır: Hayatını hep sıkıntı içinde sürdürmüştür. Ziya Gökalp da, Süleyman Nazif de, Mehmet Akif de hayatlarını ihtiyaç içinde sürdürmüşler ve geriye yazdıklarından başka bir şey bırakamamışlardı. Ülkü erleri, dünyada kazandıkları parayı da, ülkülerini yayma yolunda harcamışlardır.

Atsız, bunun en son ve zirve örneğidir. Onun ölümünden yıllarca sonra süren ve sürecek olan etkisi, elbette her türlü maddî kazancın üzerindedir. Ülkü adamlarını büyük yapan, rahat yerine çileyi seçmeleri ve buna sabırla katlanmalarıdır.

Prof. Dr. Ömer Faruk Akün, Atsız’ın mücadele adamlığı yönünü şöyle değerlendirir:

‘İnandığı dava yolundaki mücadeleleri, bu gaye peşinde kırk sekiz yıl boyunca çalışan yorulmaz kalemi, Atsız’ı Türkçü düşünüşün Cumhuriyet yıllarında en kuvvetli temsilcisi ve önderi yapmıştır. Yazdıkları ile Türkçü düşünceye açıklık getiren, belirli prensipler ve hedefler çizen Atsız, Türk seciyesini ve Türklüğü bozmaya yönelmiş, millî şuura gizliden veya açıktan cephe alan Türklük aleyhtarı düşünce ve tertiplere karşı aralıksız mücadele etmiş, Türklüğü kendisini bekleyen tehlikeler önünde daima uyanık tutmaya çalışmıştır.’ (DİA, c.4, s.88)

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercılasun da Atsız’ın birinci özelliğinin ‘ülkü adamlığı’ olduğunu belirterek şunları söyler:

‘ Atsız her şeyden önce bir ülkü adamıdır. Onun birinci vasfı ülkücülüğüdür. Bütün faaliyet sahaları; tarihçiliği, edebiyat araştırıcılığı, romancılığı gibi şairliği de, bağlı bulunduğu ülkünün mihveri etrafında döner.’ (Atsız’ın şiirlerinde ülkü, Atsız Armağanı, İstanbul 1976, s. CXXXI)

Her iki değerli bilim adamının belirttikleri gibi, Atsız’ın hayatında ülkücülük ve bu uğurda mücadele adamlığı daima ön plâna çıkar. Atsız, bu yolda üniversitedeki asistanlığından çıkarılmış, öğretmenlik yaptığı okullardan pek çok kere sürgün edilmiş, hapishanelere düşmüş, işkencelere uğramıştır. Bütün bunlara rağmen o yılmamış, mücadelesini sürdürmüştür. Hatta ölümüne yakın bir zamanda, ömrünün iki buçuk ayını (15 Kasım 1973-Ocak 1974) yine ceza evinde geçirmiştir. O sırada 69 yaşındadır. Suçu daima aynıdır: Türk milliyetçisi olmak…

Ülkü adamlarının ölüme bakışları önemlidir. Zira onlar gözüpek oluşlarını, ölüme bakışları ile de beslemektedirler. Atsız, ölüm hakkında ne düşünmektedir? Ölüme bakışının yansımaları nelerdir?

Onun çok okunan romanlarından birinin adı ‘Bozkurtların Ölümü’ adını taşır. Romanlarındaki kahramanlar daima ölümle burun buruna yaşarlar. Hatta Ruh Adam’daki Selim Pusat ölüm sonrasını bile romanda yaşar. Ölüme gözünü kırpmadan giden Kürşad, Atsız’ın en sevdiği ve ortaya çıkardığı bir Göktürk prensidir. Kürşad, Atsız tarafından fark edilmiş gerçek bir tarihî şahsiyettir. Onun bu yönünü yine Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün yazısından aktarıyoruz:

‘ Atsız’ın Türk tarihi konusunda getirdiği yeniliklerden biri de kendisinden önce varlığı fark edilmemiş Kürşad adlı büyük ve meçhul bir Türk kahramanını ortaya çıkarmasıdır. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın Çin boyunduruğuna düştüğü ve kağan ailesinin Çin hükümdarının sarayında esir tutulduğu bir zamanda, yeğenini kurtararak kağan olarak oturtmak ve bu suretle Türk Devleti’ni yeniden diriltmek için, kırk fedai arkadaşı ile birlikte fağfurun sarayına inanılmaz bir cesaretle yaptığı baskın sonunda ölen Göktürk şehzadesi Kürşad’ı, Atsız cesaret ve fedakârlık bakımından Türk kahramanlarının en büyüğü olarak görmektedir. Atsız, Kürşad’ı yalnız tarih yazılarında ele almamış, Bozkurtların Ölümü adlı romanının baş kahramanlarından biri yaptıktan başka adını sık sık andığı şiirlerinde de örnek ve emsalsiz bir kahraman sıfatıyla devamlı yüceltmiştir.’ (DİA, C.4, S. 89)

İşte Atsız, Türk tarihinden, milletinin bağımsızlığı için kendini çekinmeden ölümün kucağına atan bir kahramanı, yani Kürşad’ı birinci örnek olarak seçmiştir. Atsız’ın ölüme bakışı, onun ülkü yolundaki mücadelesinde sebatının kaynaklarından belki de en önemlisidir. Biz bu yazımızda, onun Yolların Sonu (İstanbul,1977) isimli kitabında toplanan şiirleri üzerinde ölümü ele alış tarzlarını inceleyeceğiz.

Atsız’ın şiirleri incelendiğinde, ölümün altı açıdan ele alındığı görülür. Elbette bu açılar ülkü uğrunda ölümle çok yakından ilgilidir. Ancak aradaki bazı nüanslar bir sınıflandırmayı gerekli kılmaktadır.

Hayattan bezginlik sebebi ile ölümü isteyişi hariç tutarsak, Atsız’ın ölümü arzulayışı, hep ülküsüne kavuşmak amacı etrafında döner. Atsız’ın ölümü arzulayış şekillerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Ülkü uğrunda ölmek,

2. Yurt ve şeref uğrunda savaşırken ölmek,

3. Ecdada layık olmak için ölmek,

4. Kahramanlığın gereği olarak ölmek,

5. Gelecek nesillere örnek olmak için ölmek,

6. Hayattan beginlik sebebiyle, Tanrı’ya kavuşmak için ölmek.

Atsız bu fikirleri çeşitli şiirlerinde ‘bazen birkaç mısra veya kıt’a hacminde, bazen de bütün bir şiir boyunca- işlemiştir. Onun iki şiiri vardır ki, bunların temini bütünüyle ölüm fikri meydana getirir. Bunlar GEL BUYRUĞU ve SONA DOĞRU isimli şiirlerdir. Bu iki şiirdeki ölüm fikrini gördükten sonra diğerlerine geçeceğiz.

Gel Buyruğu (Yolların Sonu, s.90) isimli şiire, ölümün Tanrı’nın tatlı bir buyruğu olduğu ve can kuşunun bu emri alır almaz Tanrı’ya uçacağı düşüncelerini taşıyan iki mısra ile girilir:

‘Tanrı’nın gel buyruğu tatlılıkla erince

Ona doğru can kuşu uçmasın nice?’

Biraz derince düşünüldüğü vakit, insan ölüme kavuşunca dünya ile hiçbir derdinin kalmadığı anlaşılır. Yaşamak endişesi, dünyanın kanunları ve binbir çeşit kaygı hep yaşayan insanlar içindir. Ölüler için böyle bir dert yoktur. Can kuşu yükünü derleyip Tanrı’ya kavuştuğu zaman, saydığımız dertlerden kurtulur. Bu şiirde ölüm, dünya dertlerinden bir kurtuluş olarak ele alınmaktadır:

‘Ne yaşamak tasası, ne dünyanın yasası,

Ne de bir kaygı kalır, can yükünü derince.’

Hayat ve ölüm birbiriyle iç içedir. Hayat kılıç ise, ölüm bunun kınıdır. Ve her yaşayan mutlaka ölecektir:

‘Bu dirlik bir kılıçsa, ölüm onun kınıdır;

İkisini birlikte verirler, bir verince.’

Bu iki mısrada dikkati çeken nokta, şairin hayatı ve ölümü anlatmak için kullandığı sembollerdir. Hayat kılıç, ölüm ise onun kınıdır. Bu semboller, Atsız’ın savaşçı ruhu ile tam bir uygunluk gösterirler. Atsız bir ‘ülkü eri’dir. Onun hayatı kılıç gibi savaşta geçer. Ölünce de bu savaş artık biter ve kahraman mezara, bir başka deyişle kılıç kına girer.

Yiğitler için ölüm korkulacak bir şey değildir. Hatta onların lezzetle içecekleri Kevser şerbeti’dir. Her yiğit vakti geldiği zaman, bu şerbeti gözünü kırpmadan içmelidir:

‘Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir;

Gözünü kırpmadan iç, içme çağı erince.’

Bunları izleyen dört mısrada, ölümün insanı ayırdığı dünya zevkleri ele alınır. Meselâ, göz bir kere yumulunca, şair sazını öyle ‘inceden ince’ çalamaz. Ne güneş kalır ne de ay. Irmak ile çay akmaz olur. Ölüm meleği, yiğidi yere serince, yiğit her şeyi unutmalı ve Tanrı’ya kavuştum saymalıdır:

‘Bildiğin neyse unut, Tanrı’ya kavuştun tut,

Bir gün ölüm meleği seni yere serince.’

Atsız, sonraki dört mısrada kendini tasavvufî düşüncenin derinliklerine bırakır. Ölümü Tanrı’ya kavuşmak olarak ele alır. Onu, vahdet-i vücut anlayışı ile izah eder. Fakat bunu anlamak için derince düşünmek lâzımdır. Varlıklar birer küçük su damlası gibidirler ve hepsi sonunda denize kavuşacaklardır:

‘Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır,

Bir denize akıyor hepsi yerli yerince.’

Son gibi görülen mezar, yeni bir âlemin başlangıcıdır. Ölüler de sanıldığı gibi canlılıklarını kaybetmemişlerdir. Yeni bir hayatın eşiğindedirler:

‘Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,

Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.’

Bu mısralar, Atsız’ın tasavvuf düşüncesine ne kadar yatkın olduğunu da göstermektedir. Ölüm, hayattan daha gerçek ve süreklidir. Dünya hayatı geçicidir ve öldükten sonraki hayatımız yanında sözü edilmeye bile değmez. Bu anlayış Atsız’ın 1952 yılında yazdığı ‘Veda’ başlıklı yazasında da net cümleler hâlinde yer alır. Atsız’ın söz konusu cümleleri şöyledir:

‘ Hayat ve ölüm.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı bir kâinatın sinesinde yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağı’nda bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.’ ( Orkun, 18 Ocak 1952, nr.68, s.7)

Gel Buyruğu isimli şiir ölümü umursamayan iki mısra ile biter. İnsanın teninde can durdukça ölüm düşünülmemelidir. Ölüm gelince, insan zaten hayatta olmayacaktır. Öyleyse ölümden korkmak gibi bir duygu, insanın yanına asla yaklaşmamalıdır.

‘Atsız! Ölüm gerekmez teninde can yaşarken,

Sen burada olmazsın ölüm kanat gerince…’

Atsız’ın bütünüyle ölüm temini işlediği ikinci şiiri de Sona Doğru (Yolların Sonu, s.108)’dur. Bu şiir hasret, hüzün ve ölüm düşünceleri ile doludur. Şair, dünyaya artık bıkkın nazarlarla bakmaktadır. Tahayyül ettiği yerlere kavuşamayışın verdiği yakıcı hasretle gönlü kavrularak, son menzile yetmiştir. Artık devamlı o kutlu yerleri, Altayları ve Tanrıdağı’nı özlemektedir. Ölüm onu, özlediği bu kutlu yerlere kavuşturacaktır:

İçinde bulunduğu bezgin ruh hâlinin etkisiyle Atsız, bu cihana hiç önem vermemekte, cihanın hiçbir şeyi onu ilgilendirmemektedir. O, ülküsünün mehabetinin (heybetinin) en yüksek noktasında olarak, son menzile ermiştir. Dünya, bayağılıkların mekânıdır. İsteyenler bu dünya ile ömürlerini doldurabilirler, ama Atsız Türk ırkının şerefli sayfaları arasında yaşamayı seçer. Türklüğün kutlu dağları Altay ve Tanrı Dağları’nın çevresinde dolaşır. Onun özlemi budur. Ölümünde bu kutlu yerlere, orada ruhları dolaşan kutlu ecdada ve nihayet Tanrı’ya kavuşmaktır:

‘Bilsin bu cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Herkes bir özleyişle yaşar… Ben de öylece

Altayların ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.’

Bu mısraları izleyen dört mısrada ölüme adım atılır. Atsız bir ülkü eri olarak, ayrılıklara mertçe katlanmayı bilir. Bu dünyadan ayrılık vakti gelmiş çatmıştır. Şimdi hüzün dolu bir köşktedir. Ölümün yaklaştığını hissetmektedir. Bütün bir ömrü mücadeleler içinde geçirmiş, her türlü cefaya, vefasızlığa katlanmış, mahrumiyetler çekmiş bu ülkü eri, onun yorgunluğunu bütün ağırlığı ile duymaktadır. Belki bundan daha ağırı, kimsesizliktir. Atsız, bu kadar mücadeleden sonra yalnız başına ölüme yürümektedir:

‘ Merdanelikle şöyle bakıp ayrılıklara

Son menzilin hüzün dolu kâşânesindeyim

Artık vedâ zamanına pek fazla kalmadı;

Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim.’

Aslında onun gönlünde yatan ölüm de biraz bu şekilde sessiz, kimsesiz ve gözden ırak olanıdır. O, soyadını bile bu düşünce ile seçmiştir: Atsız… adı olmayan. Ancak kendine has mücadeleli yaşayışı bu ‘Atsız’ imzasını onun adı hâline getirecek ve bu adla tanınan gerçek bir kişi olacaktır. 1952′de yazdığı şu satırlar, Atsız’ın yaptığı hizmete karşılık beklememek anlayışını ölüme de nasıl yansıttığını gösteriyor:

‘ Yaşamak, sadece kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise kâinatın ebedîliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel, hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Her fedakârlık muhteşemdir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek her şeyden daha muhteşemdir.’

Atsız’ın bütünüyle ölümü işlediği bu iki şiirini gözden geçirdikten sonra, onun ölüm fikrini işleyiş tarzlarını, diğer şiirlerinden örneklerle ele alabiliriz.

ÜLKÜ İÇİN ÖLMEK

Atsız’ın eseri, onun Türkçülük ülküsü etrafında bir daire oluşturur. Bu bakımdan, onun şiirlerinde ülkü için ölmek önemli bir yer tutar. Ülkü uğrunda savaşanlar için ölüm korkulacak bir olay değildir. Aksine ülkü için ölünmelidir. İnsan ülküsü yolunda öldüğü zaman, sanki Tanrı’nın eli ona değer. Tanrı’ya kavuşmak gibi bir ödül, ölümü sevdirmeye yeterlidir:

‘Ülkü uğrunda gönüller delidir

Kişiler ülkü için ölmelidir.

Tanrı’nın insana değmiş elidir,

Şu ölüm adlı güzel şey.. Saralım.’

(Kömen, Yolların Sonu, s. 36)

Atsız, başka bir şiirinde ise hayata hiç aldırmaz. Ülkü yolu Tanrı yoludur ve uzaktır. Onu ulaşmak için erkenden hazırlanmak gereklidir. Ömür boyu ülküye kavuşmak için yürünür. İşin içinde menzile ulaşamamak da vardır. Bu hayıflanılacak bir durumdur. Ömür boyu kavuşmak için çaba gösterilen Kızılelma, çok uzaklarda kalmıştır:

‘Yüz paralık kurşunla gider hayat dediğin;

Tanrı yolu uzaktır; erken kalk sıkı giyin.

Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin

Güzel Kızılelma’na varmadan öleceksin.’

(Yolların Sonu, s.69)

Fakat sonraki şiirde, şairin ruhunu bir heyecan sarar. Menzile yetmese bile, o da bu yolda ‘coşkun bir sel’dir. Atsız, ülkü yolunda kaybedilen hayatı, çekilen çileleri ve ölümü hiç umursamaz. Önemli olan bir ülkü için savaşmış olmaktır:

‘Hey arkadaş, tipisine, karına..’

(Yolların Sonu, s. 71)

Yazımızın birinci bölümünü, yine Atsız’ın 1952′deki Veda yazısından cümlelerle bitiriyoruz: !..Bu yolda ben de coşkun bir selim,

Beraberiz seninle, işte elinde elim.

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,

Ölümüne, gamına

‘Ülkü yolunda ölenlerin, ebedî karanlık içinde kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parıldamaları güzel, fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkla bir olmaları ondan daha güzeldir.’

Atsız’ın bu anlayışına en güzel örnek de, onun tarafından keşfedilene kadar tarihin karanlıklarında bekleyen, keşfedildiğinde Atsız’ın gözlerini kamaştıran Göktürk şehzadesi Kürşad’dır.

İsa KOCAKAPLAN

(Orkun Dergisi, Sayı:12-13 Şubat ve Mart 1999)