Atsız’ın “68. Vilâyete Seyahat” Başlıklı Yazısında ‘Türkeş’ ve ‘MHP’yle İlgili Cümleler

Hüseyin Nihâl Atsız’ın “68. Vilâyete Seyahat” Başlıklı Yazısında ‘Türkeş’ ve ‘MHP’yle ilgili cümleler aşağıda alıntılanmıştır.


“Annesinin köşkü tek odalı olduğu için ikisinin çalışma saatlerinin uymayışı, konuklarının birbirine denk gelmeyişi gibi sebepler yüzünden ayrı bir odaya çıkmış. Zaten ana-oğul da olsa iki Türk’ün, hele iki Oğuz Türkü’nün tam bağdaşarak geçindikleri tarihin hangi sayfasında görülmüş? İkisi Alman olan üç arkadaş, üç odalı bir ev tutup odaları paylaşmışlar. Yaşayıp gidiyorlar. Almanlar’dan biri Baviyeralı, Buğra onunla iyi anlaşmış. Hayatından memnun. Evlerinin mutfağında da bir somya kurup yoksul bir Slovak gencini almışlardı. Meğer biz vaktiyle bu Slovaklarla da savaşmışız. Mohaç Meydan Savaşındaki Macar ordusunda birçok da Slovak varmış. Slovakya o zaman Macaristan’ın idaresindeydi. Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir içkileri var. Fena değil. Alkolü bizim rakıdan az, Almanların “Şinkerheger” adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle Avukat Bekir Berk’e tavsiye ederim. Zihnine küşâyiş gelir. Hem, bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak cümleler bulur, hem de benden aldığı ve birkaç yol haber gönderdiğim halde geri vermediği iki kitabı hatırlar. Benim hakkımı yediği için haydi dünya adaletinden kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu yüzden Cehennemde yanacağını düşünmüyor mu? Üstadı Saîd-i Kürdî’den böyle mi öğüt aldı?”


“Münih’ten İstanbul’a üç saatte, Yeşilköy’den Maltepe’ye de yine üç saatte geldim. Eve girerken saat 20’yi çeyrek geçiyordu.

İstanbul’a geleceğimi kimseye bildirmediğim, yolda hiçbir tanıdığa rastlamadığım, eve gece karanlığında girdiğim halde bizim gençler geldiğimi keşfettiler. Ertesi sabahki ilk telefonla “hoş geldin”i sundular.

Arkasından başka telefonlar ve ziyaretler başladı. Bu arada Münih’e gitmekteki gizli maksadımın da açığa vurulduğunu öğrenmiş oldum. Bizim kırk yıllık baba dostları iki ülkedeki seçimler sırasında Almanya’daki Yeni Nazilerle Türkeş arasında bağlantı kurmak için gidip geldiğimi anlayıvermişler. Bu dünyada artık gizli iş yapmaya imkân kalmadı. Adamların elektronik beyinleri mi var, yoksa Moskof dayılarının göğe fırlattıkları uydular aracılığı ile mi öğreniyorlar, her ne yapıyorlarsa yapıyorlar, kuş uçurtmuyorlar. Hatta elektronik beyinlerin ve gökteki uyduların olmadığı 1944 yıllarında, sırf Türk ve Türkçü olduğumuz için tutuklandığımız sırada da, Maltepe’deki konağımızın bacasında saklı duran, Hitler’den alınmış, iki bavul dolusu hazineyi bile keşfetmişlerdi. Yaman zekâ var bu baba dostlarında!.”


Bize gelince: Türkiye’deki seçimler de aynı sonuçla bitti. Bizdeki Naziler, yani kafatasçılar, yani “vatan fikrini inkâr eden” emperyalist Turancılar, yani Milliyetçi Hareket Partisi evvelki seçimde aldığı 208.000 oya karşılık bu sefer 275.000’le, sekiz parti arasında, oran bakımından ilerleme kaydeden tek parti oldu. Oylarında % 13 artış görüldü. Hele birçok reyleri iptal edilmeseydi, artık daha da çok olacaktı. Fakat bizim seçim sistemimizin acayipliği yüzünden ancak bir tek mebus çıkarabildi. Şimdi partilerden dört tanesinin aldığı oyla çıkardığı mebusu gösteren şu listeye bakın:

MHP ===>> 275.000 —>> 1

BP ===>> 254.000 —>> 8

TİP ===>> 243.000 —>> 2

YTP ===>> 197.000 —>> 6

Bu hesaba göre MHP 275.000 reyle bir mebus çıkardığı halde YTP 33.000 oyla bir mebus çıkarmış oluyor. Bu sisteme âdil diyebilir misiniz? Yine en doğru millî bakiye usulü idi. Tek reyin bile ziyan olmadığı bu sistemin Yahudiler tarafından icat olunduğunu Türkiye’ye dönüşte öğrenerek hayretler içinde kaldım. Meğer herifler sade tek kuruşun değil, tek oyun da güme gitmemesi çaresini bulmuşlar. 120 üyeli meclislerinde 16 parti bulunduğu halde yurt idare etmeyi de başarıyorlar. Fakat unutmayın. Aşırı dindarından komünistine kadar bütün Yahudi partileri aşırı milliyetçi, millî şuurda son dereceye varmış partilerdir. Yahudi üniversitelileri arasında baş uçlarına Ho Amca’nın, Gevara’nın yahut Lenin’in resmini asan akıl fukaraları yoktur.


“Türkiye’ye döndükten sonra iki hafta seçim propagandasıyla geçti. Tesadüfen bazı konuşmacıları, bu arada bir kere İnönü’yü dinledim. Hazret galiba artık gençlikten çıkıp olgunluk çağına ermiş olacak ki bu sefer sözlerinden pek bir şey anlamadım. Ama onun son siyasî taktikleri (yahut tiktakları) edebî tezat sanatının şaheser örnekleriydi. Bir yandan Celâl Bayar’ı Senatoya sokmak, bir yandan tabiî senatörlerin orada olmasını hak diye tanımak.. Bu, Paşa’nın eski alışkanlığıdır. Cumhurbaşkanı olduğu zaman da Millet Meclisine hem Anadolucuları, hem de komünistleri tâyin ederdi. Bugünkü gençler bilmez: O zaman mebuslar tâyin edilir, beşeriyeti kandırmak için de şimdiki Rusya’da olduğu gibi güzel bir seçim yapılır, ne hikmetse herkes tam ittifakla seçilirdi.

Seçim konuşmalarında bir defa da Deli Osman’ı dinledim. Deli Osman da kim demeyin. Benim tanıdığım iki Osman var: biri akıllı Osman yani Profesör Osman Turan, öteki de Deli Osman, yani Serdengeçti Osman Yüksel. Doğrusu, spiker “MHP adına Osman Yüksel konuşacak” dediği zaman hoşça vakit geçirmek için işi gücü bırakıp köşeye yaslandım. Hakikaten on dakikam neşeyle geçti. Almanya’ya gitmeden önce kendisini görüp kaç mebus çıkaracaklarını sormuştum. “En az 9, en çok 19″ demişti. Ne alçak gönüllü kişiydi! Keskin nişancı olarak attıktan sonra pekâlâ 19 yerine 59 da diyebilirdi ama demedi işte…

Osman Turan ise son anda, yani şimdiki deyimle on ikiye beş kala MHP’den bağımsız Trabzon adayı olarak seçim propagandasına girişmiş. Kazanamadı. Ben, Osman Turan’ın dalgınlığını bildiğim için “acaba seçim konuşması yapmak için Trabzon yerine meselâ Edirne’ye falan gitmiş olmasın” diye endişede idim. Neyse, doğru gitmiş. Doğru gitmiş ama acaba orada ne konuştu? Kendisi Selçuklu tarihi uzmanıdır. Salon: “Ey Trabzonlular! Bana rey verirseniz size maaş bağlatırım” gibi mutat seçim propagandası yerine “Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları öyle bir yendi ki Anadolu’da gübre yerine hamsi kullanmaya lüzum kalmadı” kabilinden sözler söylemiş olmasın!..

Türkeş’in konuşmasını da bir kere dinledim. Emekli orgeneraller için alınmasını düşündüğü kararlara ben de katılıyorum. En yüksek askerlik rütbesine erdikten sonra çekilen bir insan, bir sıra adamı olmamalıdır. Yalnız bu arada Türkeş’in teklifine bir eklenti yapmak istiyorum: Orgeneraller (İsmet İnönü dahil) ve Millî Savunma Bakanları Türk Kara Ordusunun hangi yılda kurulduğunu bellemesi ve her yıl kara ordumuzun (yani ordumuzun) 603, 604, 605’inci kuruluş yılını kutlamak gibi tarih bilgisizliklerinin önüne geçilmelidir.”


“Seçimler konusunda AP mebuslarından bir dostumla bahse girmiştik. Benim iddiam şu idi: Adalet Partisi 190-220 mebus çıkaracak, CHP biraz gerileyecek, MHP 400.000 oy alacak, fakat seçim sistemi dolayısıyla 4-6 mebus çıkarabilecek.

O ise Adalet Partisinin 250, hatta 300 mebus çıkaracağım tahmin ediyordu. Bahsi o kazandı. Gazozu kaybettim. Ettim ama sistemimizin haksızlığına bir kere daha inandım. Millî bakiye usulü uygulansaydı. AP 204, CHP 124, MHP 14, mebus çıkaracaktı. Halbuki 256, 143, 1 mebus çıkardılar. Fakat lamı cimi yok. Mebus dostum bahsi kazandı.. Fakat o kadar nazik ki hâlâ “gazozumu isterim” diye bir îmâda bile bulunmadı.”


Hüseyin Nihal ATSIZ‘ın 1969 yılında Ötüken dergisinde 12. sayıda yer alan “68. Vilâyete Seyahat” adlı yazısının tamamını okumak için tıklayınız…