Bir-iki gün sonra kendisini ziyaret edecektim. Önümüz mübarek Kurban Bayramı idi. Ese, dosta bayram tebrikleri hazırlamış, bu arada Atsız Hoca’ya da yazmış, fakat postaya vermekten son anda vazgeçmiştim. Nasıl olsa birkaç günlük tatil vardı. Bu vesileyle Hoca’yı ziyaret etmek içime doğmuş ve bayramın ikinci günü ziyaret etmeyi aklımdan geçirmiştim. Son olarak kendilerini merhum kardeşi Nejdet Sançar’in cenaze töreninde görmüstüm. Zaman zaman telefonla da hâl, hatirini soruyordum. Hep, ‘çok iyiyim, sıhhatim yerinde, Türk tarihini hazırlıyorum’, diyordu. Meğer kaderde o büyük Türk’ü mübarek bir bayram gününde toprağa vermek de varmış!

Atsız Beği, henüz ortaokul örgencisi iken, bir kütüphanede elime geçen bir kitabi ile tanımıştım. Henüz bir ortaokul ikinci sınıf örgencisinin muhayyilesinde kökleşmiş fikirler aramak beyhude gibi görünse de, elime geçen kitaptaki kahramanın Çinlilerle olan savaşı, bende bir çağrışım yapmıştı. Zira, Çinlilerle savaşıp, sonunda Türkiye’ye gelen Doğu Türkistanlı bir aileye mensuptum. Kitabin birinci ve ikinci cildini okuduğum zaman, bendeki Çin kini oldukça kabarmıştı.

1958 yılının yaz tatilinde, İstanbul’a gelmiştim. Rahmetli babam, merhum Ord. Prof. Zeki Velidî Togan Beği ziyaret etmemi ve elini öpmemi tembihlemişti. Bu vesileyle Zeki Velidî Hocanın Küçükyalı’daki evine gittim. Oturup konuşmaya başladık. Aradan bir saat kadar geçmişti ki, kapı çalındı. Togan Hocanın muhterem refikası Nazmiye Hanim kapıyı açtı. İçeriye orta boylu, dolgun vücutlu, saçları sağdan sola doğru taranmış, hafif kemerli burunlu, açık gri elbiseli bir zat girdi. Zeki Hoca ile tokalaştılar. Ben de saygı ile elini siktim. Tanıştırılmadık. Togan Hoca ile karşılıklı oturdular. Ben de, kaçamak gözlerle bu vakûr insani süzüyordum.

Birden, Zeki Velidî Beğe döndü, ‘Bu çocuk Kazak mi?’ diye sordu. Hocadan ‘evet’ cevabini aldıktan sonra, benimle konuşmağa başladı. Hattâ, bana Kazak sairi Magcan Cumabay’dan Kazak lehçesi ile bir iki mısra da okudu. Anlayıp, anlamadığımı sordu. Anladım, dedim. Ve anladığımı kendilerine tefsir ettim. Sonra, tekrar Zeki Hoca ile sohbete daldılar, ben de vedalaşıp odadan çıktım.

Zeki Velidî Beğin oğlu Sübidey, benimle hemen hemen akrandı. Salonda oturuyordu. Ona ‘İçerideki bu adam kim? İyi Kazakça biliyor’ dedim. ‘O mu, Atsız, tabiî bilir’ diye cevap verdi. O anda beynimde bir simsek çaktı. Heyecan ve sevinç bütün benliğimi sarmıştı. Çok mutlu idim. İçeriye girip bir daha görmek istedim. Fakat, cesaret edemedim. O gün tek düşüncem Atsız’i bir daha görmekti. Dayanamadım. Sübidey’e bu isteğimi söylediğimde, ‘yarin onlara gideriz, oğlu arkadaşım’ dedi. Ertesi sabah Sübidey’le birlikte Atsız’in Kartal Maltepesindeki evine gittik. Bizimle akran ve Sübidey’in arkadaşım dediği oğlu Buğra ile tanıştırıldım. Atsız Beğ’i, iyice, tepeden tırnağa, doya doya, büyük bir haz içerisinde seyrettim. Yamtar’i, Ay Hanimi hatırlıyor, Kürşad’in Çin sarayını basmasını zihnimde canlandırıyor, acaba bunu nasıl yazdı, yoksa bu adam oralarda yasamış mi, demekten kendimi alamıyordum!

Biz, üç çocuk denize gittik, oynadık, eğlendik, geri geldik. İşte, o günden sonra Buğra ile olan arkadaşlığım artmış, Atsız’larin evlerine gidip, gelmem sıklaşmıştı. Böylece tanıdığım bu büyük Türk simdi aramızda değil, ‘Altayların çevresinde, Tanrı Dağı’nın eteğinde’ Kürşad’la kol kola, yan yana.

***

‘Ruh Adam’in ardından çok şeyler söylenip, çok şeyler yazılmıştır, daha da yazılacaktır. ‘Ruh Adam’ için ne söylense, ne yazılsa az. Onun için ben, Atsız’in esir Türkler konusundaki kesin ve isabetli görüşlerinden bir nebzecik olsun söz etmek istiyorum: Atsız Beğ, Türk’ün âşığıydı. Nerede bir Türk varsa, ona yakin olmak, derdine derman bulmak isterdi. Onlar hakkında en keskin, tavizsiz yazılar yazar, meselelerine açıklık getirirdi. Son yıllarda artik, Atsız Hoca ile fikrî düzeyde konuşacak, tartışacak duruma ermiştim. Söylenen her şeyi büyük bir ciddiyet ve nezaketle dinlemek, O’nun en karakteristik özelliğiydi.

Böyle bir sohbetimizde, söz Türkistan’a gelmişti. Ben, Türkistan’in Moskof ve Çin belâsından kurtulmasının çok zor olduğunu, milletimizin elli yıllık komünizm devrinde asimileye uğradığını, bir elli yıl daha geçerse, Orta Asya Türklüğünün sosyolojik yapısında çok derin tahribatlar olacağını dile getirmeğe çalışıyordum. Atsız Hoca, benim bu düşünceme katılmıyor, Türk’ün cevher-i asliyesindeki gücün, bu tip sunî tahribatlara bağışıklı olduğunu, ancak Orta Asya Türklüğünün kaderinin gene Türkler tarafından çizileceğini vazıh bir dille izah ediyordu. Fakat, tek korkusu, Türkler arasındaki birlik ve beraberliğin olmaması idi. Birçok dış Türk’ü tanımıştı. Bunların çoğu kendi nefsanî hislerinin kurbanı kimselerdi. Orta Asya Türklüğünü tek bir millet değil de, kabile obasında görenler, hattâ aşiret şuuruna erdirmeyenler bile vardı. İşte, Atsız Hocaya göre, bu çizgide olanlar, Orta Asya Türklüğünün geleceği için tehlikeli kimselerdi. Bunu da genç Türkistanlı kuşak olarak bizlerden ve Türkçülerden istiyordu.

Atsız Beğden, birkaç idealist dış Türkten başka, o diyarların sultanları olduklarını söyleyenler (!) pek hoşlanmazlardı. Bilirlerdi ki, Atsız, dâvada taviz kabul etmiyor ve tâvize yanaşanları da affetmiyordu. Bu bakımdan belirli mihrakların izdüşümünde olan sözde de Türk temsilcileri Hocayı pek aramazlardı.

Kardeşi Nejdet Sançar’in cenazesinde, benden başka bir Türkistanlı görememiş olmalı ki; kabir başından ayrılırken, ‘Hızır Bek, sağ ol, bütün Türkistan’a sen yetersin’ demişti. Bu söz, hâlâ kulağımda çınlayan bir seda, yüreğimde bir buruk acıdır…

Büyük Türk, nur içinde yat. Türklük sağ olsun.

Hızırbek GAYRETULLAH

(Orkun Dergisi, Sayı: 10 Aralık 1998)