Atsız Beğ Edirne’de (Mehmet Orhun)

1917 yılı benim neslim; I. Dünya Harbi gidişinin, sonucunun acı mütareke yıllarını, ardından milletimizin yeniden toparlanarak giriştiği İstiklâl Harbi’mizin meşakkatli yıllarını yaşamış nesli!.

***

29 Ekim 1923, Cumhuriyetin ilânıyla ilk mektebine başlamış, Cumhuriyetin 10. yılında liseyi ve 1938′de Üniversiteyi bitirerek Atatürk’ün sağlığındaki Cumhuriyeti idrak etmiş nesil.. Ve, İstiklâl Harbi’mizin Kuvvayı Milliye ruh ve şuurunun dipdiri ayakta kaldığı, hem de içtenlikle ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yıllarının yoğurduğu nesil.. Düşman işgali altında kalmış ve vatan toprağının hasretini yürekten duymuş, bu hasreti çekmiş yılların nesli!…

1933 yılı, Edirne Erkek Lisesi son sınıfındayım… Güz dönemi öğretimi başlamış… Mektebimizin izci takımı, Cumhuriyet İlânı’nın 10. yıl törenlerine katılmak için Ankara’ya gitmeye hazırlanıyor.

Lisenin 9. sınıfında Vasfi Mahir Kocatürk ve 10. sınıfında Nihad Sâmi Banarlı’nın okuttuğu Edebiyat derslerimiz boş geçmekte …Ekimin ilk haftasında, Malatya Orta Okulu Türkçe Öğretmeni Hüseyin Nihâl Atsız Beğ’in bize tayin olunduğu haberi geldi. Buna sınıfça çok sevindik..

O tarihe kadar, kendisini Türkiyat Enstitüsü asistanlığı sırasında çıkardığı ATSIZ Mecmua’daki coşkun ve sürükleyici yazılarından tanıyorduk.

Bu yazılar; bizlerin üzerinde büyük etkiler bırakmıştı. Liselerimizde Mete ve Atillâ’ya ait temsillerin verildiği yıllardı. Özellikle de lisemizde, İmparatorluk Edirne’sinin, Yunanistan ve Bulgaristan’da kalan kesimlerinden gelmiş, bizler gibi muhacir kökenli talebeler vardı. O yönden; yeni hocamızı görmeden de, daha öncesinden aramızda hissî bir bağ kurulmuş bulunuyordu..

Bir zamanlar İmparatorluğumuz’un Rumeli Orduları karargâhı olmuş, şimdiki serhad şehri Edirne’si, her türlü düşman istilâsını görmüş, hem de çilesini çekmişti!.

GELİŞİ

Bir akşam üstü, lisemizin emektar faytoncusunun, Şehir İstasyonuna giderek yeni hocamızı getirdiğini öğrendik. O tarihlerde Edirne’de pek otomobil yoktu. Liseye tayin olunan hocaları, gelen müfettiş ve misafirleri hep bu emektar alırdı.

Hocamızın daha gelişinden önce; lise müdüriyetince, ayrıca da çok yakın arkadaşı Erkek Muallim Mektebi Edebiyat Muallimi Orhan Şaik Gökyay Beğ’in vasıtasıyla, akrabalarımızdan Nazmi Özoğullar’ın, İstanbul yolu üzerinde ve tam Muallim Mektebi karşısındaki evlerinin üst katı tutuldu. Burası; evimizin yan karşısı idi. İstanbul yolu üzerinde ise; başında Halide Nusret Zorlutuna’nın kayın validesi Nefise Nine, onun yanında İstiklâl Harbi mücahidlerinden eniştem Efe Körmutlu İbrahim Ağa, daha doğu bitişiğinde de kimya hocası Tahsin Şipka Beğ’ler otururdu. Böylece, Atsız Beğ de, mahallemizin yeni, seçkin sâkini ve komşusu oldu.

TANIŞMA VE İLK DERSİ

O tarihlerde liselerden mezuniyet imtihanlarında bakalorya sistemi uygulanırdı. Talebeler; sadece 11. sınıf derslerinden değil, 9. ve 10. sınıfların derslerinden de sorumlu tutulurdu. Ayrıca da; 11. sınıf fen ve edebiyat şubelerine ayrılır, fenciler sadece (Türk Edebiyatı Tarihi) dersleri için edebiyat şubesine gider, birlikte okurlardı.

Atsız Beğ’in yerleşmesinin ertesi günü; sınıf mümessilimiz, müdürümüz Suud Kemalettin Beğ’in, yeni hocamız ile tanıştıracağını bildirdi. Sınıfı bir heyecandır kapladı.. Zira; gelen hoca öyle sıradan bir hoca değildi. Zorlu bir hoca idi. Hocamızın tanıştırılması, edebiyat şubesiyle müşterek okuduğumuz (Türk Edebiyatı Tarihi) derslerine rastlamıştı.

Oturduğum sıra, sınıfın en önünde ve ilk geleni rahatlıkla görebilir bir durumda olduğundan; sınıf mümessili ile önceden anlaştığımız üzere, gelişi ben bildirecektim.

Müdürümüz, yeni hocamız ile birlikte sütunlu giriş salonundan görününce, mümessilimize işaret verdim. Bütün sınıf ‘Hazır Ol’ vaziyetine geçti. Müdürümüz, hocamızı takdim ederek ayrıldı.

Yeni hocamız, orta boylu, tıknazca, al benizli, saçları sağdan sola taranmış, 30 yaşlarında, hamle adımlı, atik ve çevik bir yapıda idi.

Cebinden yoklama defterini çıkardı. İsmen okuyarak ve ayağa kaldırarak birer birer hepimizi tanıdı. Ayrıca da, mümessilden tekmil aldı.

Kürsüye geçti, ayağa kalkarak, kürsünün üstüne, oldukça gün görmüş esmer kahverengi çantasından sarı saman yapraklı defterini çıkardı. İlk dersini vermeye başladı!.

Giriş olarak; Türk Edebiyatı Tarihi üzerinde, millî destanlarımızın tesirini ele aldı. Özellikle de MANAS DESTANI üzerinde duruyordu. Sonra da, Oğuz Han ve Alp Er Tunga destanlarına geçti. Bunların; elan daha Türkistan’da anıldıklarını söyledi.

Anlattıkları konular; bizlerin o zamana kadar edinmiş olduğumuz bilgilerden çok farklı idi. Bunları; sanki o devrin içinde yaşıyormuşcasına duyarak büyük bir coşkuyla anlatıyor, zaten al olan benzi daha çok allaşıyordu. Hepimiz heyecan içinde kalmış, bambaşka duygular içinde başka bir âleme dalmıştık.

Türk Tarihi’nin ve Edebiyatı’nın esas kaynaklarının bu destanlar olduğunu belirtti. Söyledikleri; 11. sınıfa gelene kadar öğrendiklerimiz-den başka şeylerdi! Hepimizi içten etkilemiş, tarihimizin aydınlığına ve benliğimize kavuşmuştuk. Zira, şimdiye kadar okuduğumuz tarih derslerimizden bir şey anlayamamıştık. Tarih derslerimizin esas hocalarına, anlayamadığımızı sorduğumuzda, bizi karıştırmayın, kitabınız nasıl yazıyorsa öyledir, deyip işin içinden çıkıyorlardı. Halbuki, bizler bakalorya ve lise mezuniyet imtihanı verecektik..

Aynı derdimizi yeni hocamıza da açtık.

Özet olarak şunları söyledi ve izah etti:

‘Elinizdeki kitaplar, Tarih Cemiyeti’nin yazdığı kitaplardır. Ayrı ayrı şahıslardan çıkmıştır. Kabile-Devlet görüşü ile yazılmıştır. Türkleri 40 yerde 40 devlet kurmuş ve hiç birisini de yaşatmamısız gibi, gayet sakıncalı bir sonuca ulaştırmaktadır. Çektiğiniz güçlük, bundandır!. Gerçekte, Türk tarihi bir bütündür. Ve bu bütünlük içinde ele alınmalıdır. Sülâle Toprak- Devlet, esastır. Aynı topraklar üzerinde muhtelif zamanlarda hâkim olmuş sülâleleri ayrı birer devletmiş gibi saymak da yanlıştır.

Bu bütünlük, Hunlar, Göktürkler zamanında vardı. İslâmiyet sonrası Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Cengiz Oğulları ve Temür dönemlerinde de böyle idi. Hattâ, Osmanlıların fetret devrinde, Edirne’deki II. Murad’a Semerkant’taki Temür’den buyruk gelirdi. Tarihte birkaç defa gerçekleşmiş olan bir bütünlüğün bundan sonra da gerçekleşmemesi için bir sebep yoktur.’ Hocamızın, tarihimize getirdiği bu berraklık karşısında, o zamanlar çok kuvvetli olan bir Sovyet Rusya varken, nasıl mümkün olacağını sorduk. Kendisi bu sualimizi, ‘bunu (kendi gücümüzle olmasa bile) gelecekte dünyanın siyasî durumu mümkün kılacaktır. Buna muhtaç olacaktır.’ diye cevapladı.

Ve ‘şimdi, Türk tarihini ben okutuyorum, alacağınız notlar, sınıf geçmenize esas olacaktır, Tarih Cemiyeti’nin kitaplarını rafa kaldırın’ diye ilâve etti.

Bu sözleri söyleyebilmek, o zamanlarda her babayiğitin harcı değildi.

***

Lisemize Atsız Beğ’in gelişiyle, müdürümüz Suud Kemal Yetkin, Erkek Muallim’den Orhan Şaik Gökyay, Kız Muallim’den Halide Nusret Zorlutuna’ların bulunuşuyla, Edirne’de cidden seçkin edebî topluluk, adeta ‘Edebî’ bir ‘Akademi’ oluşmuştu. Esasen daha önceleri de birbirlerini tanıyan bu şahıslar, Atsız Beğ’in ‘Mecmuacılık’taki başarısını bildiklerinden, Edirne’de (ORHUN) adında aylık ‘Türkçü’ bir mecmua çıkarmaya karar verdiler. Ancak, o zamanlarda Edirne’de bunu basabilecek bir matbaa yoktu. Müsveddeler, Atsız Mecmua’nın basıldığı ARKADAŞ MATBAASI’na gönderildi.

Mecmua, 5 İkinci Teşrin 1933 günü yayın hayatına girdi.

İlk sayısında; Atsız Beğ’in, ‘Kuşbakışı’ başlığı altında (ORHUN)’un çıkış maksadını ve sunuşunu belirten bir başyazısı ile Suud Kemal Beğ’in ‘Millî Pragmatizm’ başlıklı yazısı, Atsız Beğ’in ‘Dün Gece’ ve Orhan Şaik Beğ’in ‘Üç Nehir’ adlı şiirleri, Tabiiye hocamız Ömer Bediî Beğ’in ‘Irkçılar-Rasistler Karşısında Biolojik Haile’ adlı yazılarıyla zengin bir münderecat hâlinde çıktı. Ayrıca da Atsız Beğ, ‘Türk Tarihini Görüş Tarzımız Yanlıştır’ giriş yazısıyla da ‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar’ adlı kitabını tefrika etmeye başladı.

Mecmua, Edirne’nin yegâne kitap ve kırtasiyecisi olan Eski Cami yanındaki Şevki Beğ’in dükkânına gelir ve oradan dağıtımı yapılırdı. Şevki Beğ de, mecmualar İstanbul’dan kendisine ulaşınca, elemanlarıyla bütün mekteplere ve liseye yollardı. Satışlar, lise içinde değil, demir parmaklıklı giriş kapısının dışında yapılırdı. Öyle ki, demir kapı ve parmaklıkları zorlanırcasına, sayılar kapışılırdı.

Mecmua sadece Edirne’de değil, ülke çapında bir ilgi görüyordu.

Atsız Mecmua’dan kalan boşluğu doldurmuştu, hattâ geçmişti.

Atsız Mecmua, Türk fikir hayatı ve Türkçülük akımında Ziya Gökalp çizgisinde ve Türkiyat Enstitüsü içerikli idi.

Orhun Mecmuası ise, aynı yöne dinamizmi getirmişti. Ülke çapında, daha büyük dalgalanma yapmıştı. Her ayın beşini sabırsızlıkla bekliyorduk.

***

Mahallemizi şereflendirmiş olan karşı komşumuz Atsız Beğ, Edirne’nin o meşhur kış gecelerinde, solgun lâmba ışığı altında, hem bize verilecek derslerini ve hem de Orhun’un müsveddelerini hazırlardı. Mecmua’nın 3. sayısına gelinmişti ki, hocanın tezine karşı tepkiler başladı. İlki, Hâkimiyeti Milliye gazetesi yazarlarından Ahmet Muhib Dranas, Falih Rıfkı Atay, arkasından da Edirne Mebusu Şeref Beğ’den geldi. Bu şahıslardan hiçbirisi tarihçi olmadıklarından, konuyu siyasî platforma çekerek jurnal ediyorlardı. Hoca, bütün bu suçlamaları red ederek 3. sayıdan itibaren mücadeleye girişti.

Hoca, tezini büyük bir cesaret, hem de celâdetle açıklıyor ve müdafaa ediyordu. Konu; tamamiyle ‘İlmî’ idi. Tepki gösterenlerin ise, bu saha ile hiçbir ilgisi yoktu. Unuttukları nokta ise; Atsız Beğ’in daha bize gelmeden, Türkiyat Enstitüsü’nün bir asistanı oluşu idi.

Burada belirtilecek diğer bir husus da, böyle ilmî bir mücadelenin, Türk fikir hayatında ilk defa açılmış olması yönüdür.

Hoca, sonunda açılmış mahkemelik dâvaların hepsini kazanmıştır.

***

Kış yarıyıl öğrenimini geçirmiş, yaz yarıyıl dönemine girmiştik. Acı bir haber erişti. Hocamızın Vekâlet emrine alındığını öğrendik. Demek ki, artık gelmeyecekti. Atsız Beğ, Kasımpaşa Deniz Gediklisi Mektebi’ne, Türkçe Muallimi olarak tayin olunmuştu. Derslerimiz için, yerine Orhan Şaik Gökyay Beğ getirildi ve liseyi öylece bitirdik.

Orhun Mecmua’sının 1., 2., 3., 4. sayıları Hoca Edirne’de iken, 5., 6., 7., 8., ve 9. (dahil) sayıları İstanbul’da iken çıktı. Bu dönemde mücadele, Türk Tarih Cemiyeti üyeleriyle sürdü.

Mecmuanın 8. sayısındaki ’20. Asırda Türk Meselesi, I-Türk Birliği’ ve 9. sayısındaki ’20. Asırda Türk Meselesi, II-Türk Irkı-Türk Milleti’ yazılarıyla, Hoca tezini daha da pekiştirdi. Ne hazindirki bizler ancak şimdi bunun hikmetini idrak edebiliyoruz!..

Mecmua, 5. sayısından 9. (dahil) sayısına kadar ‘Atsız Mecmua’nın devamıdır. ‘Büyük Türkçülük Ülküsü ile çıkar’ kaydıyla yayınlandı. 16 Temmuz 1934′de kapandı.

İlk çıkışından 10 yıl 25 gün sonra da, 1 Ekim 1943′de, 10. sayısından itibaren İstanbul’da yeniden yayın hayatına girdi.

***

Atsız Beğ, Edirne’de iken bir hoca-talebe saygınlığı içindeki ilişkilerimiz, ölümüne kadar da sürdü. Hiçbir hocamızın üzerimizdeki etkinliği, onunki kadar derinden olmamıştır.

Derslerinden cidden feyiz aldık. Kendimizi ve özümüzü idrak ettik. Gerçeği öğrendik. ‘Rahle-i Tedris’inde bulunduk. Nur aldık.

Mekânı, cennet ve Oğuz Kağan’ın OTAĞI olsun…

Derslerini, bir akıncı ruhuyla, âdeta vak’aların içinde yaşıyormuşcasına verirdi. Sanki, Kanunî’nin Kızıl Elma’sı Budin ve Estergon kal’alarına saldıran bir Horasan Piri ve ermişi idi. Unutulmamalıdır ki, hoca, bize geldiği zaman en acar ve atılgan hâlinde idi!..

Hitabeti düzgün, fikirleri net idi!..

Bazan noksan kitaplarımızın bulunduğu Selimiye Kütüphanesi’ne gittiğimizde, Hoca da Orhan Şaik Beğ’le birlikte eski eserleri tetkik için gelirlerdi. Kütüphanenin nâdide yazma eserleri üzerinde çalışırlardı. Atsız Beğ’in (XVI. Asır Şairlerinden Edirne’li Nazmî) ve Orhan Şaik Beğ’in (Benderli Cesârî Divanı) üzerindeki araştırmaları ve geliştirmeleri bu dönemin eserleridir.

Hoca, Türkiye’yi bildiği kadar Türkistan’ı da bilirdi ve bazı Türk lehçelerine de vukuf sahibi idi. Türk Birliği’ne inanmış ve imân etmişti. Bunu, derslerinde de her fırsatta açıklardı.

Hoca, mücadeleci ve fikrî salâbet sahibi idi, taviz vermeyen bir karakter taşırdı. Tam anlamıyla bir idealist idi. Onun içindir ki hiçbir devrin makbulü olamadı, menkûbu oldu. Ne (Merde), ne de Kanunî’nin dediği gibi (Namerde) muhtaç oldu. Tenezzül etmedi. Gerçek bir (Türk) gibi yaşadı ve (Öldü)…

***

Hoca’nın bize verdiği derslerinden 57 yıl sonra; tarih, onu haklı çıkardı. Ne çare ki; uğrunda verdiği mücadeleli hayatı ve çileli ömrü, buna vefa etmedi. Halbuki bu günleri görmek ve o diyarlarda bulunmak herkesten çok, onun hakkı idi!..,

Şimdi O’nun ruhu; Oğuz Kağan’ın OTAĞI’nda ve çok sevdiği Kür Şad’ın yanında Büyük Türk Kurultayı’nı gözlemede….

Gam çekme Hocam Hüseyin Nihâl Atsız Beğ, Türk tarihinin enginliğine inananların ve kendi özü’ne dönenlerin, yeter!…

Mehmet ORHUN

(Orkun Dergisi, Sayı:16 Haziran 1999)