Nedir - İnceleme

Aile Sosyolojisi Nedir?

Aile, cinsel ilişki ya da yasal bağlarla birbirine bağlı olan insanlardan oluşmuş, mahrem ilişkilerle örülü bir gruptur. Aile, zaman içinde ayakta kalmayı ve değişikliklere uyum göstermeyi başarmış, çok esnek bir toplumsal birimdir.

Fakat Atlantik’in iki yakasında, ailelerin düşüşte olduğunu iddia eden gür sesler duyulmuş, baskıcı ve iflas eden bir kurum olarak gördükleri ailenin sözde çöküşünü memnunlukla karşılayan insanlar çıkmıştır. Bununla birlikte, aile sosyolojisi gelişmeye devam etmekte ve geçmişteki aile sistemlerine dair inançlarımızın mitlerini yıkan; ayrıca, aile yaşamının gerek tek tek ülkeler, gerekse çeşitli sınıflar, etnik gruplar ve bölgeler arasındaki çeşitliliğiyle ilgili anlayışımızı genişleten çok geniş bir kapsama yayılmış araştırmalar üretmektedir.

Birçok çalışmada disiplin sınırları aşılmakta, aile yaşamı ile çalışma arasındaki karşılıklı ilişkilere, makro boyutlu toplumsal ve ekonomik değişikliklerin mikro boyutlu aile ilişkilerini nasıl etkilediğine bakılmaktadır. Aile sosyolojisi, ailelerin evlilikten yaşlanmaya kadar çeşitli aşamalarda nasıl değiştiklerini araştırarak *yaşam çevrimi perspektifini de kapsamış olur. Son olarak, eşlerin yalnız olduğu aileler ile yeniden bir araya gelen eşlerin oluşturduğu aileler gibi farklı aile biçimleri hakkındaki araştırmaların sayısı gün geçtikçe artmakta, aile sosyolojisi kaçınılmaz olarak pratik siyasal kaygılarla yakından ilişkili hale gelmektedir.

Son yıllarda çağdaş ailenin durumu ve ailenin ayakta kalmasını isteyen görüşler baştan aşağı yeniden gözden geçirilmiştir. Bu eleştirilerin bir koluna göre, aile kapitalist toplumun bir payandasıdır (bkz. E. Zaretsky. Capitalism, the Family, and Personal Life, 1976). ikinci bir görüş. *karı/koca ailesinin bireyselliği ezdiğini ve yok elliğini savunur (örneğin bkz. R.D. Laing. The Politics of the Family, 1971). Üçüncü bir eleştiri, çağdaş aile içindeki bugünkü *cinsiyel rolü ayrımlarının doğası ve sonuçlarına odaklanmaya eğilimli Jessie Bernard ve Ann Oakley gibi yazarlardan, aileye hem kadınları ezen hem de antisosyal bir kurum gözüyle bakan Michelle Barrette ve Mary Mclntosh’un (The Anti-Social Family, 1982) daha radikal eleştirilerine kadar feminist yazarların çalışmalarında görülebilir.

Aileler üzerine yapılan tarihsel araştırmalar, geçmişteki aile yaşamı hakkındaki mitlerin bazılarını çürütmüştür. Örneğin, *çekirdek ailenin *sanayileşmeye bir yanıt olarak, önceden varolan *geniş aile sisteminin yerini almak üzere doğduğunu varsaymak yanlıştır. Bu konuda yapılan araştırmalar, Batı Avrupa’nın çok büyük kısmında, çekirdek aile tipinin başlangıcının *kapitalizmin ilk oluştuğu döneme dayandığını göstermektedir. Dahası, eski çağlarda sıkı ve istikrarlı bir aile birimi görüldüğünü varsayan romantik hayal temelsiz çıkmış ve Philippe Aries’in Centuries of Childhood (1962) gibi incelemeleri, modem aile yaşamında mahremiyete yapılan vurgunun görece yeni bir şey olduğunu göstermiştir.

Ailenin biçiminde zaman içinde açıkça bir süreklilik görülmekle birlikte, aile yaşamının çeşitliliğini küçümsemek doğru bir tutum sayılmaz. Farklı etnik ve dinsel grupların tamamen farklı değerlerle inançları vardır ve bu farklılıklar hem toplumsal cinsiyete yüklenen rolle ilgili anlayışları, aile içi işbölümünü ve çocuk yetiştirme tarzını, hem de çalışmaya ve diğer toplumsal kurumlara karşı tutumları etkilemektedir. Şimdilerde işçi sınıfı evliliklerinin bile simetrik olduğu iddia edilmekle birlikte (bkz. Michael Young ve Peter Willmott, The Symmetrical Family, 1973), işçi sınıfı aileleri genellikle daha ayrı *karı/koca rolleriyle birlikte anılır. Çocuk yetiştirme yönelimleri de toplumsal sınıfa göre değişecektir. İngiltere’de John ve Elizabeth Newson’in. Amerika’da Melvin Kohn’un araştırmaları, orta sınıfların aile ilişkilerinde özerkliği, işçi sınıfının ise değerlere bağlılığı öne çıkarmaya eğilimli olduklarını göstermektedir. Kohn. aile ilişkileri ile işteki rollerin birbirine bağlılığını net bir şekilde ortaya koyarak, bu farklılığı baba mesleğine yönelmeye bağlamaktadır.

Aileler ve çalışma genellikle ayrı alanlar olarak kavramsallaştırılırken, kadınlar evle, erkekler işyeriyle birlikte anılmıştır. Ne yazık ki aile sosyolojisi de bu ayrımı devam ettiren bir yaklaşım sergileyerek, çalışma ve meslekler sosyolojisinden ayrı bir yerde durmaktadır. Oysa böyle bir ayrımın kesinlikle bir anlamı yoktur ve işlerlerindeki evli kadınların sayısında görülen çoğalma iş ile aile yaşamının önemini aydınlığa çıkarmıştır. Rhona ve Robert N. Rapoport’un *kariyer yapan eşlerin evlilikleriyle ilgili öncü çalışmaları, daha sonra eşlerin ikisinin de para kazandığı ailelerin kazançları ve sıkıntılarını irdeleyen araştırmalarla genişlemiştir. Buna rağmen, aile ile çalışmanın karşılıklı etkileri konusunda yanıtlanması gereken hâlâ pek çok soru vardır. Örneğin, aileler *emek piyasasına girişi ve çıkışı nasıl etkiliyorlar? İşyerindeki politikalar ve olaylar aile yaşamını nasıl etkiliyor? İş-aile düzenlemeleri yaşam çevriminde nasıl farklılaşıyor?

Ailelerin yaşam çevrimiyle ilgili araştırmalar, bireysel yaşam seyri analizine ilginin artışıyla paralellik gösterir. Burada anahtar kavramlardan birisi, bir yandan evlilik ve anne/baba olma gibi dönüm noktalarının zamanlaması ve sırasını, öbür yandan aile üyelerinin ve genelde toplumun bu olayların zamanlamasını nasıl belirlediğini konu alan aile zamanıdır. Daha önceki olayların (ilk evlenme yaşı gibi) zamanlamasının daha sonraki sonuçları (boşanma gibi) büyük ölçüde etkilediği ortaya konmuştur. Ailedeki bu dönüm noktalarının ekonomik sonuçlan da vardır. Örneğin ABD’de yapılan araştırmalar, kadınlarla çocukların boşanmanın arkasından oldukça ciddi bir yoksulluk riskiyle yüz yüze geldiklerini açığa çıkarmıştır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında tek ebeveynli ailelerin oranında dramatik bir artış görülmektedir. Buna göre, toplumsal araştırmalar, toplumun tek ebeveynli ailelerin uyum sağlamaları ve ayakta kalmalarına nasıl yardımcı olabileceğinin (tabii sadece mali açıdan değil) aydınlatılmasında önemli bir rol oynayabilir. Çok sayıda çocuk, çocukluğunun bir aşamasında tek ebeveynli bir *hanede yaşayacaktır ve böyle aileleri patolojik ya da sapkın etiketiyle nitelemek kesinlikle zararlıdır. Yeniden birleşen aileler de artık incelenmeye başlanmıştır, ama aşağıdaki gibi birçok önemli soru henüz tartışılma aşamasındadır: Yeniden evlenme, varolan çocuk-büyükanne/büyükbaba ilişkisini ne ölçüde ortadan kaldıracaktır ve bu durum hakkaniyet, miras ve aile kültürünün kuşaktan kuşağa aktarılmasını nasıl etkileyecektir?

Aile sosyolojisinde, toplumsal araştırmalar ile politikalar arasındaki ilişki kaçınılmaz olarak bulanık kalmaya eğilimlidir. Aile alanında, gerek kuramsal gerekse pratik ilgi konularını birleştiren nefis çalışmalardan oluşan uzun bir gelenekten bahsedebiliriz (örneğin bkz. P. Townsend, The Family Life of Old People, 1957; J. Finch, Family Obligations and Social Change, 1989). Değişen koşullar yeni problemleri öne çıkaracağı için, geleceğin aile sosyologlarının önlerine çıkacak olan problemler kuşkusuz daha farklı olacaktır. Yine de bir nokta açıktır: Ailenin büyüklüğü, şekli, mensupları ya da biçiminde ne tür değişiklikler görülürse görülsün, geçmişteki deneyimlere bakarak, ailenin varlığını korumaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Gordon Marshall

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir