Türkistan, Aral Gölü’nün etrafı, Sır derya, Yedi-su, Issık Göl’ü, Kulca ve Kasgar şehirlerini içerisine alan geniş bir bölgedir. Bu bölgede çeşitli dinlere mensup Türklerin yanında ran kökenli insanlar da var idi. Türkistan’da, X. Asırda Samanîler ve Oğuz olmak üzere iki devlet ortaya çıktı.

Türk boylarından olan Karluklar, Yedi-su’da; Çigiller, Yedi-su’nun güneyinde yasarlarken daha sonra Karluk’lara katılmışlardır. Yine Türk boylarından bir diğeri olan Yagmalar ise Kasgar’da yaşıyorlardı.

İşte bu boydan, daha sonra İslam’ı ilk resmi din olarak kabul eden Abdu’l-Kerim Satuk Bugra Han (955) yetismistir. Onun İslamiyet’i kabulü Türklerin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak Ahmet Yesevî’nin yaşadığı döneme kadar Türklerin çogu hala baska dinlere mensuptu. Karahanlı devletinin ikiye ayrılmasından sonra Batı Karahalıların hâkimiyetinde olan Buhara, Semerkand, Sas gibi şehirlerde din âlimlerinin otoritesi büyüktü. Buhara medreseleri İslam dünyasına fakih ve din âlimi yetiştiren ilim merkezine dönüştü. Bu dönemde ilim, sanat, kültür ve edebiyatta önemli ilerlemeler olmuştu. Artan kervansaraylar ile ticaret gelişmiş ve bu yoğunluk bölgede, bilgi ve düsüncenin yayılmasına ortam hazırlamıştı. İslamiyet’ten önce de ipek yolu üzerinde bulunan bölge bu yönden hayli sanslı bir bölge olmustu. Dandanakan (1040) savasından sonra bölge hızla Selçukluların hâkimiyetine girdi. Melikşah’ın 1089’da Buhara ve Semerkand’ı ele geçirmesinden sonra Karahanlılar Selçukluların hâkimiyeti altına girmek zorunda kaldı.

Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklularda karışıklıklar çıkmaya basladı. Semerkand Emiri Aslan Han siyasi iktidarı saglamaya çalıstı ise de basarılı olamadı ve Sultan Sencer’in Selçukluların basına geçmesi ile tekrar Selçuklulara baglanmak zorunda kaldı ve Batı Karahan Devleti’ndeki kavgalar devletin çökmesine sebep oldu. 1130’da Karahıtaylar, Balasagun ve Kasgar’ı ele geçirdiler ve Budizm tekrar canlandı. Buhara ve Semerkand’ı ele geçirdiler. Bu dönemde Sultan Sencer yönetimindeki Selçuklular da zayıfladı ve 1141’de Karahıtaylılara yenilerek bu bölgedeki hâkimiyetini kaybetmis oldu. Bu dönemde Orta Asya’da kurulan bir diger devlet Gazneli’lerdir. Adını Gazne sehrinden alan devlet bir Türk- slam Devlet’i olarak kurulmustur. Özellikle slamiyet’i yaymak amacı ile dıs ülkelere seferler yapmıstır. X-XII. yüzyıllarda tesekkül eden Türk- slam Devletlerindeki Türk kültürü ile eski bozkır kültüründen farklı bir görüntü sergilemistir. Ama yinede bu iki kültür birbirleri ile kaynasabilmislerdir. slam’da var olan bazı esaslar Türklerde atadan var olan esaslarla kaynasmıs ve ortaya bir Türk- slam sentezi çıkmıstır. Yine bu asırlarda Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının ilk örneklerini görmekteyiz. Özünü slam’dan alan fakat Türk kültürünün rengini de içerisinde barındıran bir edebiyat döneminin basladıgı bir dönemdir.

İslam’ın cihad anlayışı ile Türklerin cihan hâkimiyeti anlayışı coğrafi sınırların genişlemesine ve İslam’ın bu bölgelere yayılmasına vesile olmuştur. Gücünü slamdan alan Kahraman Türk cengâverleri için slam yeni ve güçlü bir itici güç olmustur. Bu dönemde İslamî ilimlerin gelişmesi için Türk- İslam devletleri özel bir çaba harcamışlardır. Karahanlılar döneminde Semerkand ve Buhara, Gazneliler döneminde özellikle Gazne fen bilimci, astronomi bilgini, ekonomist, tarihçi, tıpçı, edebiyatçı, müderris, vâiz, hatip vb. birçok ilim ve bilim dalında talebelerin yetistiği merkez olmuştur. Bu itibarla bu devletlerde sûfîlere de hosgörülü davranılmıs, seyhler ve tarikat önderleri yöneticilerden büyük saygı ve tazim görmüslerdir. Bu durum tasavvuf’un bir cereyan haline gelmesini kolaylastırmıstır. Toplayıcı, birlestirici özellige sahip olan bu cereyanlar büyük tarikatların olusmasına vesile 3 olmustur. Bunlar; Yesevîlik, Kadirîlik, Mevlevîlik, Naksibendîlik Bektasîliktir.

Çoklukta birlik veya varlıkta birlik olarak temellenen tasavvufi düşünce, canlı cansız her şeyin tek varlık olan Allah’ta birleştiği görüsünü ortaya koymuştur. Ahmet Yesevî’nin yasadıgı devri kısaca özetlersek, Müslüman halk bölgede yasanan siyasi problemler, sık sık değişen siyasi yönetimler yüzünden geleceğinden endişeye düşmüştü. Birçok dinin var olduğu bir coğrafyada, dinine ve devletine bağlı halk, iktisadi sıkıntılar içinde kıvranıyordu. Türkler, dış düşmanlara karsı birleşmek yerine lüzumsuz ihtilaf ve çatışmalarla birbirlerine zarar veriyorlardı. İslamiyet’i ve onun getirdiği yenilikleri henüz benimseyebilmiş değillerdi. İste bu karmaşanın içinde Ahmet Yesevî gibi etkisi yüzyıllar boyu sürecek bir tasavvuf insanı çıkmış ve bu çıkmazın içerisindeki halka İslâm’ı sevdirmeyi başarmıştır.