Ahmet Yesevî, XII. yy’da Orta Asya’da yaşamış bir Türk mutasavvıfıdır. O, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen, İslâm’la yeni tanışmış ve sadece Türkçe bilen göçebe Türklere, kendi dillerinden anlayacakları basitlik ve sadelikte İslâm’ı anlatmaya çalışmış ve bu nedenle hikmetleri asırlar boyu dilden dile, nesilden nesle dolaşarak günümüze kadar gelmiştir. O, İslâm’ı anlatmak için aracı gördüğü hikmetlerini hiçbir sanat endişesi taşımadan kaleme almıştır. Onun tek amacı, İslâm’ı yalın bir dille anlatmak ve insanların İslâm’ı tanımalarını sağlamak olmuştur. Ahmet Yesevî, gerçekleştirmek istediği hedefi doğrultusunda, yetiştirdiği örgencilerini Buhara, Horasan ve Anadolu’ya göndermiş ve yeni Müslüman olmuş Türk boylarına İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlak anlayışını kazandırmaya çaba sarf etmiştir. Onun basit ve yalın hikmetleri tekkelerde kulaktan kulağa yayılmış ve bu sayede o, kısa zamanda büyük bir üne kavuşmuştur. Bu gün hâlâ o, Orta Asya’da, Anadolu’da ve Balkanlar’da saygıyla anılmakta ve onun düşünceleri yeni nesilleri aydınlatmaya devam etmektedir.

Ahmet Yesevî, Kazakistan Cumhuriyetinin güneyindeki Çimken şehri yakınlarında bulunan, eski ismi “Sayram”, bugünkü adı “İstîcâp” olan kasabada doğmuştur. Sayram, Batı Türkistan’ın Çimken şehrinin doğusunda, Sâhyâr nehrinin kolu olan Kara-su üzerinde bulunan bir kasabadır. Fuat Köprülü de bu kanaate tabi olarak, Ahmet Yesevî’nin Sayram’da doğduğunu belirtmektedir. Bazı kaynaklarda, özellikle Alî Sîr Nevâî’nin “Nefehâtü’l-Üns” adlı eserinde, onun doğum yeri olarak Yesi gösterilmektedir. “Yesi” adı Sovyet döneminde Türkistan olarak değiştirilmiştir. Yine onun hikmetlerinde, adının Ahmet, doğum yerinin ise Yesi olduğu geçmektedir. Ancak hikmetlerin büyük bir kısmının, dervişleri tarafından çok zaman sonra derlendiğini düşünürsek, Sayram’ın doğum yeri olma ihtimali daha ağır basmaktadır. doğum tarihî açık bir surette bilinmemekle beraber, bunun hicri besinci asrın ortalarına tesadüf ettiği tahmin edilmektedir. Ahmet Yesevî’nin babası, Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerinden olup çevresinde bir takım kerametleri ile tanınan ve Hz. Ali soyundan olduğu kabul edilen Seyh İbrahim’dir. Seyh İbrahim, halifelerinden Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun ile evlenmiş ve bu evlilikten Gevher Şehnaz adında bir kızları ile onun küçüğü Ahmet adında bir oğulları dünyaya gelmiştir. Annesini, daha küçük yasta kaybeden Ahmet, yedi yasında babasını kaybetmiştir. Babasından sonra o, ablası Gevher Şehnaz’ın himayesi altında hayatını sürdürmüştür.

Babasının, bilinmeyen bir sebeple ölümünden hemen sonra ablası ile birlikte Besi’ye geçen Ahmet Yesevî, burada Arslan Baba adında bir Türk şeyhi ile karsılaşmış ve ilk tahsilini bu kişiden almıştır. Bir baksa rivayet ise, onun, ilk tahsilini Sayram’da Bahaeddin İsficabî’den aldıgı ve sonra da Otrar’a gittigi seklindedir. Yalnız Arslan Baba öldüğünde Ahmet Yesevî, küçük yasta olduğu için, ondan çok fazla faydalanamamıştır. Çünkü daha genç iken kendisi, tahsilini tamamlamak için Buhara’ya geçmiştir. O dönemde Buhara, (XII. asır) Maveraünnehir’in en büyük ilim merkezi konumunda idi. O, bu ilim merkezinin en seçkin âlim ve mutasavvıflarından olan Yusuf Hemedânî’ye intisab ederek onun talebesi olmuş, ondan zahir ve bâtın ilimlerini almıştır. Hocasının teveccühünü kazanan Ahmet Yesevî, onun üçüncü halifesi olmuş ve ondan aldıgı manevî bir isaretle, hilafeti Abdulhâlık Gucdevânî’ye bırakarak Besi’ye gelmiştir. Ahmet Yesevî’nin, Besi’ye hangi tarihte geldigi konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Ahmet Yesevî, sünnet-i nebeviyeye son derece baglı idi. Onun bu baglılıgını gösteren bir rivayete göre Ahmet Yesevî, Yesi’de, altmıs üç yasında iken, dergâhının avlusuna açılan bir merdiven ve buna baglı bir dehlizle ulasılan ve halvethâne olarak kullandıgı bir yeraltı mescidi yaptırmıs ve vefatına kadar bu mescitte ibadet ve riyazet ile mesgul olmuştur. Onun bu hücrede ne kadar kaldığı belli değildir, fakat vefat tarihine kadar buradan çıkmadığı ve hücrede vefat ettiği muhakkaktır. Yeraltında uzun süre halvet yasadığı bu hücrenin kalıntıları, bugün hala muhafaza edilmektedir.

Ahmet Yesevî, bir rivayete göre toplam 73 yıl, Fuat Köprülüye göre ise 120 yıl yasamıştır. Bu rivayetler ışığında Köprülü onun, (m.1166)’da Yesi şehrinde vefat ettiği kanaatindedir. Ahmet Yasar Ocak da aynı düşüncededir. Esad Cosan ise, onun 125 yıl yasadığını belirtmektedir. Tahta kasık ve kepçe gibi araç-gereçler yontup satarak geçimini sağlayan Yesevî, “Yesevî” lakabını Yesi şehrinden almıştır. Böylece “Yesi” adı Türk âleminde unutulmaz bir ad olmuş ve Ahmet Yesevî, bu isimle ölümsüzleşmiştir. Ahmet Yesevî’nin İbrahim adında bir oğlu olmuşsa da babası hayatta iken ölmüştür. Onun Gevher Sehnas veya Gevher Hosnas adında bir kızı olmuş ve soyu da bu kızından devam etmiştir.

Rivayete göre vefatından sonra da kerametleri devam eden Ahmet Yesevî, kendisinden iki asır sonra yasayan Timur’un (ö. 807/1405) rüyasına girmiş ve Buharâ’nın fethini müjdelemiştir. Bu işaret ile Buhara üzerine sefere çıkan Timur, zafere ulaştıktan sonra manevî bir şükran hissi ile Ahmet Yesevî’yi ziyaret için Besi’ye gelmiştir. Ahmet Yesevî’nin mütevazı kabrini ziyaret eden Emir Timur, yanında bulunanlardan Mevlânâ Abdullah Sadr’ı, Ahmet Yesevî’ye ait kabrin üzerine bir türbe yapımıyla görevlendirmiş ve türbe yapımına iliksin bazı ölçüleri bizzat kendisi belirlemiştir. Türkistan’ın en ünlü mimarı Hoca Hüseyin Sirâzî tarafından külliyenin inşasına başlanmıştır. Bu olay, Timur’un Ahmet Yesevî’ye duyduğu saygı ve onun manevî tasarrufuna olan inancını göstermektedir. Devrin mimarî şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanmıştır. Yapı; türbe, mescit, dergâh, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber büyük bir külliye hâlindedir.

Ahmet Yesevi’nin İnanç ve DÜşünce Dünyası, Ali Atmaca, T.C. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü