Abide Şahsiyet Ebülfez Elçibey – Hüseyin Adıgüzel

Son dönem Azerbaycan tarihinin yetiştirdiği, büyük devlet adamlarından biri hiç şüphe yoktur ki, Ebülfez Elçibey’dir. Sovyet imparatorluğunun elinde tuttuğu dizginleri biraz gevşettiği ve koca imparatorluğun cadı kazanına döndüğü 1980’li yılların sonuna denk gelen yıllarda ortaya çıkan, Azerbaycan’ın son dönem tarihine “özgürlük kahramanı” olarak giren bu mümtaz şahsiyet, Nahçıvan’ın Keleki köyünde dünyaya gelmiştir. Vefatının onuncu yılında onu rahmetle anıyor ve saygı ile selâmlıyoruz. Mekânı cennet olsun.

Elçibey – ki bu isim ona arkadaşları tarafından, milletine duyduğu tarifsiz sevgi üzerine verilmiş, sonra kendisi de bu ismi benimsemiş ve özel adı olarak kullanmıştır- daha orta mektep yıllarından başlayarak milletine ve vatanına büyük bir aşkla bağlanmış, üniversite seçiminde bile bu sevgisi etkili olmuş ve kendi kendini yetiştirmiş bir büyük şahsiyettir.

Elçibey’in üniversite yılları, Stalin despotluğunun son bulduğu, bazı alanlarda kısmî bir özgürlüğün tanındığı Kruşçev iktidarı yıllarına rastlar. Stalin’in, bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da “aydın kıyımı” yaptığı 1937-1938 yılları arasında “ milliyetçi -Türkçü-Turancı” ithamları altında binlerce Azerbaycanlı aydının yok edilmesi, yeni yeni filizlenmeye başlayan “özgürlük ve bağımsızlık” aşkını bir anda boğmuş ve Stalin’in ölümüne kadar bir daha böyle bir hareket ortaya çıkmamıştır. İkinci dönem hareket Stalin’in 1953 yılında ölmesinden bir müddet sonra gizli olarak ortaya çıkmış ve üniversite içinde yuvalanabilmişti. Elçibey’in üniversiteye girdiği yıllarda, üniversite hocalarının büyük çoğunluğu “milliyetçi, özgürlük ve bağımsızlık” taraftarıydı. Bu yüzden Ebülfez Aliyev, rahatça sorabileceği, fikir ve görüşlerinden yararlanabileceği hocalar arasında kendini geliştirme ve yetiştirme imkânı buldu.

Üniversite yurt odaları ise, kendi fikirlerini, görüşlerini, anlayışlarını sergileme imkânı bulduğu yerlerdi. Bu odalarda, sabahlara kadar süren fikir münakaşaları sırasında en fazla üzerinde durduğu husus, milletinin köle olduğu, devamlı sömürüldüğü konusuydu. Köleliğin ve sömürünün ortadan kalkmasının tek yolunun, bu “halklar hapishanesi”nin, bu şer imparatorluğunun yıkılması olduğunu söylüyor ve arkadaşlarını bu yolda mücadeleye çağırıyordu. Yanında yer alanlar olduğu gibi, KGB’yi de uyaranlar oldu.

Öğrenciliği sona erdikten sonra Bakü Devlet Üniversitesi’ne asistan olarak girdi. Kısa zamanda, yüksek lisansını tamamladı ve tarih fakültesinde ders vermeye başladı. Bu dersler kısa zamanda öyle büyük ve yaygın bir şöhrete ulaştı ki, diğer fakültelerden de bu dersleri dinlemeye gelenler çoğaldı. Bu durum elbette ki, bazılarının dikkatinden kaçmıyordu. Denebilir ki, KGB bu dönemde ciddi olmasa da Ebülfez Aliyev ile ilgilenmeye başlamıştı.

Daha sonra, Mısır’da Ruslar tarafından yaptırılan Assuan Barajı inşaatına tercüman olarak gönderildi. Bu seçimde mükemmel bildiği Arapça kadar, II. Dünya Savaşı’nda şehit olmuş bir askerin yetimi olmasının da payı büyüktü. Mısır’ı, yönetim şeklini, sosyal hayatı yakından tanıdı. Üniversiteleri, kütüphaneleri sık sık ziyaret etti. Hem tarih bilgisini, hem de siyaset bilgisini geliştirdi. İki yıl sonra Bakü’ye döndüğünde, artık kabuğunu çatlatma zamanının geldiğini düşünmeye başladı. Çalışma alanı olarak üniversiteyi seçti. Genelde öğrencilerden oluşan yedişer kişilik hücreler meydana getirdi. Bir hücre fertleri birbirlerini tanıyorlardı. Ama, diğer hücreler hakkında hiçbir bilgileri yoktu. Hücrenin birinde oluşan bir çatlak yüzünden adı KGB Başkanının önüne bir daha geldi. Başkan, bu sefer onunla ciddi olarak ilgilenmeye karar verdi. Uyarılara pek aldırmadı. Ama bir gün tutuklandı ve askeri savcının önüne getirildi.

Askeri savcı, “Sen, nasıl Türkçülük-Turancılık yaparak Sovyet devletini yıkmak istersin?” diye sordu. “1937-1938 yıllarını unuttun mu?” diye ekledi.

Ebülfez Elçibey sakin bir şekilde, “Kanı emilerek sömürülen, zavallı, masum bir milletin ferdi olarak o tarihleri asla unutmadım. Onları unutmadığım için de bu mücadelenin içinde oldum.” diye cevap verdi.

Savcı’nın “Sen, Türkçü-Turancı mısın” sorusuna ise gülerek; “Size şaşıyorum” dedi. “Önünüze bir Türk geldiği zaman hemen ‘Türkçü Turancı mısın?’ diye soruyorsunuz. Niçin bir Rus’a ‘Sen, Slavyanisit misin, Slav milliyetçisi misin’ diye sormuyorsunuz? Bir Rus nasıl Slav milliyetçisi ise; bir Türk’ün de Türk milliyetçisi, sizin uydurduğunuz şekilde pantürkist olması o kadar doğaldır” cevabını verdi.

Elçibey, iki yıl taş ocaklarında çalışmaya mahkûm edildi. Hapishane hayatı onu biraz daha olgunlaştırdı. Cezası dolduktan sonra salıveridi. Ama, artık bir rejim muhalifi, bir devlet düşmanıydı. Bu ünvanlar ona yetti. Üniversiteye alınmadı. Başka devlet kurumlarının hiç biri ona iş vermedi. Sadece el yazmaları enstitüsü, bilimsel araştırma yapma kaydı ile onu işe aldı.

Gorbaçov’un SSCB devlet başkanı olduğu yıllarda o, El Yazmaları Enstitüsü’nde Arapça uzmanı olarak çalışıyordu. Glasnost ve Perestroyka (yumuşama ve yeniden yapılanma) ilan edildiği andan itibaren, siyasi mahkûmlar salıverilmeye, mahkûmiyetini çekmiş olanlarında hakları geri verilmeye başlandı.

Yumuşama dönemi ile, koskoca Sovyet imparatorluğu kaynayan bir kazana döndü. Halkların büyük kısmı, yıllarca ellerinden zorla alınan haklarını geri almak için miting meydanlarını doldurmaya, yürüyüş ve gösteriler yapmaya başladılar. İlk büyük örgütlü eylemler Baltık ülkelerinde görüldü. Azerbaycan’da eylemleri tetikleyen ise Ermeni saldırılarıydı. Her zaman olduğu gibi Ermeniler, yine bir karışıklık anından yararlanmışlar ve Karabağ’a saldırmışlardı. Bu olay Bakü’de büyük bir infiale sebep oldu. Üniversite öğrencileri “YURT” öğrenci birliğinin çağrısı üzerine Azatlık Meydanı’na doğru akmaya başladı. Halk da, öğrencilerin arkasına takılınca bir milyondan fazla insan Azatlık Meydanı’nı doldurdu. Yapılan konuşmalarla adeta kendinden geçen halk, Azatlık Meydanı’ndan çıkmama kararı alınmasını istedi. Azatlık Meydanı tam on yedi gün işgal altında tutuldu. Halk, hükümetin istifa etmesini ve Karabağ’ın kurtarılmasını istiyordu. İstiyordu ama, örgütü yoktu ve örgütsüz bir mücadelenin de başarı şansı yoktu. On yedinci gün, Rus askerleri alana girdi. Kısa süreli bir çatışmadan sonra alan boşaltıldı. Birkaç kişi tutuklandı. Halk ve aydınlar, örgütsüz bir mücadelenin ne anlama geldiğini, bu tecrübe ile iyi anladılar. Ve halkın baskısı ile 17 Temmuz. 1989 tarihinde Azerbaycan Halk Cephesi (AHC) resmen kuruldu. Kurucular kurulu başkanlığa Ebülfez Aliyev’i başkan olarak seçti.

Ebülfez Bey, Halk Cephesi Başkanı olduktan sonra ilk büyük sınavı, Bakü’de patlak veren Ermeni olayları sırasında verdi. Bakü’ye yirmi beş kilometre uzaklıktaki sanayi şehri Sumgayt’ta birkaç Azerbaycan Türkü ve Ermeni öldürüldü. Bu olay, Ermenilerin kendilerinin ya da KGB’nin düzenlediği bir provokasyon idi. Amaç, Bakü’de de olayların çıkması, Ermenilerin taciz edilmesi için hazırlanmıştı. Sumgayt’taki olaylar duyulur duyulmaz, Bakü’deki kirli eller faaliyete geçtiler. Ermeni mahallelerine saldırılar başladı. Olayların nerelere kadar uzanacağını tahmin eden Ebülfez Bey ve Halk Cephesi yöneticileri Bakü sokaklarına dağıldılar. Büyük gayret sarfederek olası bir facianın önünü aldılar ve Ermenilerin sağ salim Bakü’yü terk etmelerini sağladılar. İstenmeyen bir takım olaylar elbette olmuştu ama, provokatörlerin de hevesleri kursaklarında kalmıştı. Bakü olayları başladığı anda, Sovyetler Birliği Politbürosuna, aslı astarı olmayan yüzlerce telgraf çekildi. Bakü’de yaşayan Hıristiyan Ermenilerin, Müslüman Türkler tarafından katledildiği yalanı her tarafa yayıldı. Ve Politbüro, Bakü’de mahsur kalan Ermenilerin kurtarılması için Bakü’nün işgal edilmesi emrini verdi. Rus askerleri 20 Ocak 1990 günü, Bakü’de mahsur kalan Ermenileri kurtarmak için Bakü’ye tanklarıyla girdiler, ama kurtarılmayı bekleyen bir tane bile Ermeni bulamadılar. Çünkü, Ebülfez Bey başkanlığındaki Halk Cephesi, bütün Ermenileri Bakü’den tahliye etmiş ve Rusya’ya doğru çoktan göndermişti.

Bakü Rus tankları altında ezildi. Resmi rakamlara göre iki bin, gayri resmi rakamlara göre on bin Azerbaycan Türkü katledildi. Bakü’de sıkıyönetim ilân edildi ve sokağa çıkma yasağı kondu. Bütün siyasi çalışmalar yasaklandı.

İşgal günleri, Ebülfez Bey başkanlığındaki Halk Cephesi’nin ikinci büyük sınavı oldu. Merkezleri basılıp evrakına el konmasına rağmen, Halk Cephesi’ni suçlayacak hiçbir şey bulamadılar. Bir-iki kişiyi tutuklayıp sonra serbest bırakmak zorunda kaldılar. İşgali, hür dünyaya Ebülfez Elçibey imzalı bir bildiri ile Halk Cephesi duyurdu. Ebülfez Bey o gün, ilk defa resmi bir yazıda Ebülfez Elçibey adını kullandı.

İşgal ve sıkıyönetim, Bakü’yü adeta felç etti. İşçiler, fabrikalarına zamanında gidemediler, vardiyalar aksadı. Bu da işçilerin daha az para kazanmasına sebep oldu. Ve bu durum büyük rahatsızlıklar doğurdu. İşgal kuvvetleri komutanı general Yazov’un “Biz buraya Azerbaycan Halk Cephesi yapısını yıkmak, dağıtmak için geldik” demesine rağmen, Halk Cephesi elemanları hiçbir kanunsuzluğun içinde olmadılar. Cephe ikinci sınavını da başarı ile verdi. Sıkıyönetimin kalkması için fabrika işçilerinin başlattığı gevre, bütün Azerbaycan işçileri ve halkı büyük destek verdiler. Petrol işçilerinin de greve katılması, Azerbaycan ekonomisini adeta felç etti. Çok zor durumda kalan Azerbaycan hükümeti, Halk Cephesi ile anlaşmak zorunda kaldı. Sıkıyönetim kaldırıldı ve grevler de sona erdi. Bu olay halkın nezdinde, Halk Cephesi’nin, komünist diktatörlüğün karşısında br şeyler yapabileceği duygusunu güçlendirdi. Cepheye katılımlar hızla arttı.

Halk Cephesi güçlenirken Ermeni saldırıları da artarak sürüyordu. Bu karışıklık içinde Ermeniler, Dağlık Karabağ ile Ermenistan arasında kalan Azerbaycan topraklarını ele geçirerek Dağlık Karabağ ile Ermenistan’ı birleştirmek istiyorlardı. Bu hedefe varmaları için de saldırılarını yoğunlaştırdılar. 1922 Şubat ayında Hocalı’yı ele geçirdiler. Burada resmen soykırım yaptılar. Kadın, erkek, yaşlı, genç demeden bine yakın sivil, masum Azerbaycan Türkünü katlettiler. Bu haber Bakü’ye gelince halk, akın akın Halk Cephesi’nin önünde toplanmaya başladı. O gün Milli Meclis’te Şuşa olayları görüşülecekti. Elçibey’in emri ile halk meclise yürüdü. Meclisi kuşatma altına aldı ve devlet başkanı ile hükümetin istifasını talep etti. İstifalar oluncaya kadar meclisten hiç kimseyi dışarı çıkarmama kararı aldı. Önce meclis başkanı Elmira Gafarova ve arkasından devlet başkanı Ayaz Muttalibov istifa etmek zorunda kaldılar. Meclis haziran ayında devlet başkanı seçimi yapılması yönünde karar aldı ve dağıldı. Devlet başkanlığına, Elmira Gafarova’nın yerine meclis başkanlığına getierilen Yakup Memmedov vekalet ediyordu.

İlk defa serbest açık yapılan devlet başkanlığı seçimine Ebülfez Elçibey, Nizami Süleymanov ve Yakup Memmedov katıldılar. Elçibey, oyların % 54.9’unu alarak cumhurbaşkanı seçildi.

Elçibey’in cumhurbaşkanlığı, on bir ay sürdü. Mayıs ayının başlarında Gence şehrinde bir isyan çıktı. Suret Hüseyinov önderliğindeki bu isyan bastırılamadı. Elçibey Bakü’den ayrılmak zorunda kaldı ve yerine vekâletten Haydar Aliyev geldi.

Elçibey’in Cumhurbaşkanlığından devrilme sebepleri

Ebülfez Aliyev’i, “Elçibey” yapan sebepler nelerse, Elçibey iktidarına son veren darbenin sebepleri de aynıdır. Bu konuda yorum yapanlar, Elçibey’in devrilme sebepleri olarak A) Başarısız bir cumhurbaşkanı olduğunu, B) Ermeni saldırılarını durduramadığını, C) Ekonomiyi bir türlü düzeltemediğini, D) Halkın isteklerine cevap veremediğini ve darbeyi planlayanların başında Haydar Aliyev’in bulunduğunu söylerler.

Bize göre ise, bu söylenenlerin, sebep diye sıralananların hepsi lâf-ı güzaf, yani boş sözlerdir ve darbe planının bir parçasıdır. Darbe planının kimler tarafından ve niçin hazırlandığını, cereyan eden olaylara ve Elçibey’in felsefesine, ideolojisine ve ne istediğine bakarak bulmaya çalışmak gerekir. Çünkü, Ebülfez Elçibey, o makama birilerinin tavsiyesi ya da hasbel kader gelmiş bir insan değildir. Elçibey, o makama komünist diktatörlük ile uzun yıllar mücadele ederek, hapis yatarak, dövülerek ve hepsinden önemlisi, sağlam bir ideolojinin ışığı altında kendini yetiştirerek gelmiştir. O cumhurbaşkanı olarak ne yapacağını ve nasıl yapılacağını iyi biliyordu. Zaten seçilir seçilmez giriştiği işler, bu düşüncemizin sağlam kanıtlarıdır.

Darbenin sebeplerini anlayabilmek için, önce Ebülfez Elçibey’in, ideolojisini ve felsefesini iyi bilmek gerekir.

Ebülfez Elçibey, Türk milliyetçiliği, Türkçülük-Turancılık ülküsünü benimsemiş temiz bir Türk’tür. Bütün dünyaya bu pencereden bakar. Olayları bu bakış açısı ile algılar ve yorumlar. Dünyaya bakış, algılayış ve yorumlayış tarzının çerçevesi nettir, açıktır ve ideolojisinin, yani inandığı değerlerin sentezidir. Ondan, Türk milletinin aleyhine bir karar almasını asla bekleyemezsiniz. Türk milletinin aleyhine olan bir anlaşmanın içinde asla yer almaz. Yaptığı, yapmaya çalıştığı, düşündüğü her şeyin tek bir belirleyeni vardır; Türk milletinin yararı tek ölçüdür.

Ebülfez Elçibey, ideolojisinin gereği olarak birleşmiş tek Türk devleti (Turan) idealine, bu idealin çerçevesi içinde birleşmiş Azerbaycan fikrine inanmış bir aydındı. Ve bu ideallerinin gerçekleşmesi için de çalışıyordu.

Ebülfez Elçibey, emperyalizmin her türüne, insanın insanı acımasızca sömürmesine karşıydı. Rusya’nın sömürgesi olan Türk halklarının özgürlüğe ve bağımsızlıklarına kavuşması için verilen mücadeleyi destekliyor ve içinde yer alıyordu. Sömürünün bütün dünyadan kalkması için mücadele veriyordu. Ülke zenginliklerinin kendi halkının yararına olmasını savunuyordu.

Ebülfez Elçibey, demokrasiye ve insan haklarına inanmış, aynı zamanda saygı duyan bir liderdi. Demokratik yaşamın, bütün insanların hakkı olduğunu söylüyor, demokrasi ve insan hakları mücadelesi veren her kuruluşa destek oluyordu.

Elbette halkının refah düzeyinin, fikri düzeyinin yükselmesini istiyor, mutlu ve refah düzeyi yüksek bir halkın cumhurbaşkanı olmayı düşlüyordu.

Ebülfez Aliyev’i, Ebülfez Elçibey yapan, ideoloji ve değerler bunlardı. Onu, bu ideolojiden, bu değerlere inanmaktan hiçbir mevki, hiçbir para ya da başka bir etmen vazgeçiremezdi. Bu yüzden, Halk Cephesi başkanı Elçibey ne ise, neye ve hangi değerlere inanmışsa, cumhurbaşkanı Elçibey de onlara inanıyordu. İnandığı ideoloji ve değerler sistemi, onun hayatının manasıydı. Onlar yoksa o da yoktu. Onlarla doğmuş, onlarla büyümüş, onlarla Halk Cephesi başkanı ve cumhurbaşkanı olmuştu. Bunların, onun hayatında ne büyük mana taşıdığını herkesin çok iyi bilmesi gerekir.

Şimdi de çok kısa bir zaman cumhurbaşkanı olmasına rağmen Elçibey’in, neler yaptığına bakalım. Elçibey, cumhurbaşkanı olur olmaz, ülkesinde bulunan Rus askerlerini ve Hazar Denizi’nde bulunan Rus donanmasını sınırları dışına çıkardı. Sınırlarının ve gümrüklerinin güvenliğini Azerbaycan askerlerine teslim etti. Kullanımda olan Rus parasını tedavülden kaldırdı, bağımsızlığın sembolü olan kendi parası, Manat’ı piyasaya çıkardı. Bir istiklâl marşı kabul etti. Böylece bağımsız devletin ilk adımları atıldı. Bağımsız Azerbaycan ordusunun kurulması çalışmaları başlatıldı. Sovyetlerden kalan yasalar değiştirilmeye başlandı. Öncelikle ceza kanunu, basın kanunu, petrol kanunu gibi kanunlar çıkarıldı. Petrol kanunu ile Bakü petrollerinin % 51’i Azerbaycan ve Türkiye’ye bırakıldı. Rusya ve İran’a pay verilmedi. Büyük petrol şirketlerine küçük paylar verildi. Ekonominin düzeltilmesi için, üretimin arttırılması çalışmaları başlatıldı. Özelleştirme kanunu çıkarıldı ve büyük devlet çiftlikleri satışa çıkarıldı.

Bunları anlattıktan sonra, devrilme sebeplerinin analizine geçebiliriz. Öncelikle şunu hep hatırımızda tutmalıyız; Elçibey, her şeyi yerli yerinde bir ülkeye cumhurbaşkanı olmamıştır. O seksen beş yıl, acımasız bir diktatörlük ile yönetilen; Allah’a, dine, kitaba inanmayan ve ekonomik olarak çökmüş bir devletin küllerinden doğan, ama aynı sıkıntıları yaşayan yeni bir cumhuriyetin başına cumhurbaşkanı olmuştur. O cumhurbaşkanı olduğu sırada, ülke ekonomisi tam anlamı ile çökmüştü. Büyük bir mal sıkıntısı yaşanıyordu ve aranılan hiçbir şey bulunamıyordu. Karnesiz ve bol satılan şey, sadece içkiydi. Ekmek bile fırınların önünde beklenerek alınıyordu. Çay, şeker, yağ, süt, peynir, yumurta gibi temel besin maddeleri ancak belli miktarda ve karne ile satılıyordu. Hazine tam takırdı; memur ve işçiler paralarını alamıyordu. Ve bu ülke ordusuz, askersiz bir de savaşın içindeydi. Şartlar buydu ve Ebülfez Elçibey, böyle bir ülkeye cumhurbaşkanı olmuştu.

Ülke içinde ve dışında, Elçibey’in cumhurbaşkanı olmasına sevinenler olduğu gibi, ondan rahatsızlık duyanlar da vardı. İçeride seksen beş yıl ülkeyi keyiflerince yöneterek servetlerine servet katanlar, halkını soyanlar, Komünist Partisi mensupları ve onların destek verdiği mafya babaları; dışarıda, başta Rusya ve İran olmak üzere, tüm emperyalist güçler ve Ermenistan, Elçibey’in cumhurbaşkanı olmasından dolayı rahatsızlık duyanların başında geliyordu. İçeridekiler kaybettikleri iktidarın nimetlerinden artık istedikleri gibi yararlanamayacakları ve kendilerinden hesap sorulacağı endişesini ve korkusunu taşıyorlardı. Dışarıdakiler, Rusya, çok önemli bir arka bahçesini ve yıllık en az seksen milyon ton petrolün gelirini kaybetmenin şokunu yaşıyordu. Ve üstüne üstlük Ebülfez Elçibey, Rus askerlerini ve Hazar Denizi’ndeki Rus donanmasını, sınırlarının dışına çıkarmış ve petrol dağılımında Rusya’ya pay ayırmamıştı. Bu davranış şekli, hazmedilebilecek bir şey değildi. İran da Rusya’dan farklı bir konuma sahip olmadı. Petrol anlaşmasının dışında bırakıldı. Elçibey’in, bir basın toplantısında kendisine yöneltilen “İran’a gidecek misiniz?” sorusuna verdiği “Hayır İran’a gitmeyeceğim, ama Tebriz’e gideceğim” cevabı, İran’ı oldukça rahatsız etmiş, belki de parçalanma korkusunu hissetmesine sebep olmuştu. Zaten İran, Ebülfez Elçibey’in Halk Cephesi başkanlığı döneminden beri, her yerde dile getirdiği “Birleşik Azerbaycan” düşüncesinden rahatsızlığını, önceki yönetimlere bildirmişti. Büyük petrol şirketleri, başta Shell olmak üzere Bakü petrollerinin paylaşımından rahatsızdılar. Emperyalistler, emperyalizmin her türüne karşı olduğunu söyleyen ve özgürlük mücadelesi veren her ulusu destekleyeceğini açık olarak söyleyen Elçi bey’den rahatsızdılar. Ermenistan rahatsızdı. Çünkü, cephede karşısında savaşan Azerbaycanlıların çok büyük kısmı Halk Cephesi mensuplarıydı. Elçibey’in cumhurbaşkanlığı döneminde, karşılarına düzenli bir ordu çıkabileceğinden korkuyorlardı.

Bütün bu sebepler ortada dururken “Elçibey başarılı olmadığı için devrildi” demek hangi akla ve mantığa uyar? Seçimle iş başına gelmiş olan ve ancak on bir ay kadar iş başında kalan bir insanın başarısı ya da başarısızlığı neye göre değerlendirilir? Bu kadar kısa zamanda elinde sihirli değnek yoksa, kim ne yapabilir ki? “Efendim ekonomiyi düzeltemedi, ondan devrildi” demek de akla ve mantığa uydun değildir. O ekonomik çöküntü seksen beş yıllık koca Sovyet cumhuriyetini yerle bir etti ve dağıttı. Bu yıkıntının altından kalkmak o kadar kolay olsaydı, SSCB dağılmazdı. Haydar Aliyev’in darbecilerin başı olduğunu söylemek de mantıklı değildir ve akıl dışıdır. Çünkü Haydar Aliyev’i Bakü’getirten ve meclis başkanı yapan Elçibey’in kendisidir. Eğer Haydar Aliyev’in öyle bir niyeti olsaydı Bakü’ye gelmez, doğru darbecilerin yanına Gence’ye giderdi. Bu akla daha yakın bir ihtimaldir. Çünkü, çağrılma sebebi olarak durumun öğrenildiği düşüncesi, her şeyin önüne geçerdi.

Bu kadar düşmanın olduğu bir yerde, yeni düşmanlar, yeni sebepler aramaya çalışmak, emperyalizmin, ya da Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Şu anda, Azerbaycan’ı “Elçibeyciler ve Aliyevciler” olmak üzere ikiye bölmenin kime ne yararı var?

Açık olarak görünen şu ki; Elçibey, uluslararası bir darbe ile devrilmiştir. Onun, bütün işlerinde milletini düşünmesi, milletinin çıkarını savunması, Türkçü ve Turancı olması, Türk birliğinden söz etmesi, uluslararası arenanın baş aktörleri olan emperyalistler tarafından asla hoş karşılanmamıştır. Elçibey’i devirmek için, Rusya ve İran’ın hatta Ermenistan’ın içinde yer aldığı uluslararası bir plân yapılmış ve bu plân, içeriden bulunan iş birlikçilerine uygulatılmıştır. (Bugün Mursi’nin darbe ile devrilmesine kıyametleri koparanlar, o günlerde Elçibey’in darbe ile devrilmesine gıklarını bile çıkarmamışlardı.)

Ebülfez Elçibey, Türk olduğu, Türkçülük ve Turancılık yaptığı, milletinin çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttuğu ve koruduğu, ülkesini emperyalizme peşkeş çekmediği ve emperyalizme teslim olmadığı için devrilmiştir. Darbeyi plânlayanlar bizzat emperyalistlerdir. Darbeyi gerçekleştiren içerideki köleler ve emperyalizmin paralı uşaklarıdır.

Ölümünün onuncu yılında, Ebülfez Elçibey’e Tanrı’dan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun!

Türk gençlerine düşen en büyük görev Elçibey’i anlamak ve Elçibey gibi olmaya çalışmaktır!

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı