20 yıl sonra Arnavutluk – Prof. Dr. İlber ORTAYLI

Bir yanda çevre ile artan zenginliğin çatışması, okul sisteminin Batı’dan gelen dalgalar karşısında sarsılması, yolsuzluklar… Diğer yanda dışa açılma ve hayat kavgası için dil öğrenme… Bakalım gelişen tarih çizgisi Arnavutluk’u nerelere götürecek?

Arnavutların Kruja’sındayız. Osmanlı’nın ünlü Akçahisar’ı; 15’inci yüzyılın ortasında iki Osmanlı padişahını yani iki ünlü mareşali uğraştıran İskender Bey Kastriota’nın kuşatmacıları bezdirdiği kale…

Enver Hoca devrinde bir ulusal abide olarak restore edilmiş ve müzesi kurulmuş. Bugün Osmanlı karşıtı tarih görüşü yeniden gözden geçiriliyor, zira İskender Bey’in savaşçılığını kabul etmek ve başarısını belirtmek için bu denli bir karşıt yorum gerekli mi deniyor.
Kruja, Arnavut milliyetçilerinin, Rönesans devri dedikleri dönemde merkezleştirdikleri bir yer. Arnavutluk’un Fraşeri, Topi yahut Topdani, Dukakin gibi aileleri bu kalenin içinde kurulan müzede portreleriyle ve büstleriyle kurucu babalar olarak kutsanıyor. Ama Arnavut milliyetçiliğinin ilginç niteliği de burada açığa çıkıyor.

Bağımsızlık için uğraşan Fraşerilerden Şemsettin Sami Bey kültürel milliyetçiliğimizin mimarlarından, hatta milli bilinci de uyandıranlardan. Ansiklopedimizi, çağdaş imlamızı, lügatlerimizi, hatta başarılı örnek olmasa da ilk romanımızı ona borçluyuz. Aynı şekilde Şemsettin Sami Bey, Arnavut tiyatrosunun ve alfabesinin yaratıcısı. Eserinin her sayfasında buram buram Arnavut ve Türk milliyetçiliği kokuyor. Bu ikili milliyetçilik ancak Osmanlı İmparatorluğu’na özgü.

Çehresi değişen şehirler

Kruja’da galeriler milli tarihin bazen yeniden yazılmış safahatıyla dolu. Ünlü Dükakinler, yani bizim Dukakinzadelerin Osmanlı tarihindeki yapıcı rolleri unutulmuş, başka türlü bir Arnavut milliyetçisi olarak çiziliyor. Oysa onlarsız bir Türkiye tarihi düşünülemez, hatta bizim Ayasofya’nın ünlü müdürü Feridun Dirimtekin de bu sülaledendi. Hiç şüphesiz, bilinen 28 sadrazamımızı Arnavut kavmi hediye etti.
Bugün Arnavutluk’un büyük şehirleri süratle çehre değiştiriyor. 1823’te henüz kurulan Tiran, Arnavutluk’un küçük hacimli başkentiydi, bugün nüfusu 700 bin. Aşağı yukarı her üç Arnavuttan biri Tiranlı.

Tabii Doğu Arnavutluk’tan kopup gelen halk şehrin etrafındaki ekili arazilere, sosyalist devirden kalma sıvasız tuğla binalara inat rengarenk binalar yükselterek yerleşiyor. Bereketli ova toprağı varoşlarla kaplanmış. Vlora yani Osmanlı’nın Avlonya’sı ve kıyıdaki Draç da böylesine büyüyen iki şehir.

Tiran’ın Bulvar Impera denen ve Kral Zogu zamanında İtalyanlarca inşa edilen çekirdek bölgesi -ki neo Roma üslubunda binalar ve fıstık çamlarıyla donanmıştır- şimdi tuhaf camdan çirkin gökdelenlerle berbat edilmiş.

Ulusal bir kabiliyet
Galiba Tiran ve Draç yeni zenginliğin bütün kahrını çekecek. Kosova ve Makedonya’dan gelen Arnavutlar tatil ve gezinti için Draç’ı tercih ediyor, daha zengin turistler ise Sarandra ve Ergiri gibi güney bölgelerini… Bu sayede taş işçiliğinin en güzel örnekleriyle donanmış olan Berat, Ergiri, İşkodra gibi Arnavutluk’un geleneksel şehirleri nüfusun tahaccümünden kurtulabilir.

Bu eski şehirler Arnavutluk’un tarihi ve tabii güzelliklerini koruyacak gibi. Aksi takdirde Yunanistan ve Türkiye’deki gibi büyüyen şehirlerin, şehirleşme kurbanı olmaları kaçınılmaz ve Arnavutluk da aynı kaderi paylaşabilir.

Tiran’da da değişiklikler var. Eski opera binası ve müze ihmal edilmiş ama aynı yerde dış yayınların satıldığı kitapçı rengarenk. Arnavut aydınları, hatta basit halk radyo ile İtalyanca ve Fransızca öğreniyordu, bunu 20 sene evvel görmüştüm.

Tiran’daki kitapçıda her dilden kitap satılıyor. İtalyanca Bizans tarihinden ortaçağ Avrupa tarihlerine; onun yanında otomobil ve mobilya dergilerine kadar her şey var. İnsanların parası yetmese bile günlerini orada geçiriyorlar. Galiba küçük Arnavutluk’un komşu Yunanistan ve Sırbistan’a göre üstün tarafı bu. Türk okullarında Arnavut öğrencilerin çoğu kusursuz Türkçe öğreniyor, bu ulusal bir kabiliyet.

Bir yanda çevre ile artan zenginliğin çatışması, okul sisteminin Batı’dan gelen dalgalar karşısında sarsılması, imar yolsuzlukları; öbür taraftan dışa açılma ve hayat kavgası için dil öğrenme, muhasebe öğrenme… Bakalım gelişen tarih çizgisi bu küçük ve sevimli ülkeyi nerelere götürecek?

Hıncal Uluç üstadıma…

“Cengiz Han” filmi ile ilgili olarak yazdıkların doğrusu beni düşündürdü. Galiba herhangi bir filme törenle ve davetle seyirci olmak yazılana itimadı azaltıyor ve eleştirmen gibi oluyoruz. Yalnız şunu söyleyeyim; belki bu film çok fazla tarih yaptığından sıkıcı oluyor. Bozkırdaki hayat Vasili Radlov, Sven Hedin gibi gezgin bilim adamlarından da hissettiğimiz kadarıyla aslında bizim zihinlerimizde olduğundan daha renkli.

Cengiz Han’ın hayatının bu ilk safhası bilinen tarihi gerçeklere çok aykırı değil. Bakalım ikinci ve üçüncü bölümlerde tarihin büyük imparatorluğunu kuran bu göçebe başbuğun hayatı nasıl verilecek? Orada hem rejisör hem de tarihçilerin değerlendirmesi imtihandan geçecek gibi. O zaman doğrusu değerlendirmeni bekleriz ve gereklidir de. Şimdilik bu “Cengiz Han” filmine eski örneklerine göre denecek bir şey yok.

Kangalın Atası Türkmen çoban köpekleri ALABAY'lar: