Türkçü Kapak Fotoğrafları
Timur DikR.Sağ

Türkiye’de Vatandaşlık Kültürü – Prof. Dr. İlber ORTAYLI

21 Ekim 2014 Salı, 19:35

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kişinin her şeye hükmetmesi yani despotluğu gayri kanuni değildir. Hatta bir meziyettir. Müstebit ve istibdadı kınayanlar 19 ve 20’nci yüzyılın Jön Türkleridir. Bunlar İslamın toplum teorisinden değil, Fransız ihtilalinden esinlenmişlerdir.

Bu sütunda vatandaşlık kültürümüzün ve hukukunun gelişimi üzerinde bir tartışma açmak niyetindeyim. Zira bu konu Türk milletinin tarihi serencamını ele almadan anlaşılacak gibi değildir. Şunu peşinen belirtmek gerekir; Türk vatandaşları birçok üçüncü dünyalı ve Müslüman ülkelerin vatandaşlarından çok daha bilinçli, ısrarla daha anayasal ve demokratik haklarının peşinde koşan bir toplum meydana getirir.

1980’lerin başında bir Arap ülkesinde yaptığımız bir seminerde, 1960’larda Türkiye de bulunan bir Sudanlı diplomat salondaki Arap aydınlara; “Benim bundan 15 yıldan evvel gördüğüm Türkiye’nin köylüleri dahi, bizim bürokratlarımız ve okumuşlarımızdan çok daha ötede demokrasi ve vatandaşlık bilincine sahipti” demişti. Bu bir abartma değildir; tarihin ve toplumun bilançosunu çıkarırken olumsuz ve olumlu yönleri bir arada ele almak zorundayız.

Yukarıda sözü geçen Büyükelçi Diyap’ın söylediği bu söze başka boyutları da eklemek lazım. Balkan ülkelerinde dahi uzun bir zaman Türk aydınının serbest fikirli delidoluluğundan hasetle bahsedilirdi. Demek ki sorun sadece özgürlük değil, özgürlükleri kullanacak mantık, bilgi ve sorumluluktur. Hiç şüphesiz ki şu son olanlara bakınca ülkemizin yakın tarihinde çarpık bir gelişmenin olduğunu yadsıyamayız.

Reaya kavramı

Türk imparatorluğunda Romalıların “populus” dedikleri kalabalık kitle, “reaya” deyimi ile karşılanır. Reaya bir çoban tarafından idare edilen bir topluluk, daha doğrusu bir sürüdür. Hiç şüphesiz kelimenin Eski Ahit denen Tevrat ve Yeni Ahit denen İncil’den gelen bir anlamı vardır; Allah’ın yolladığı resuller kitleyi aydınlatır ve sevk eder. Burada İslam toplumunun yöneticisi olan imam ve Batı’daki dux aynı anlamdadır.

Bu anlamda reaya, iki kategorinin yani yöneten ve yönetilenin ilkidir. Yöneten sınıf ise Osmanlı imparatorluğunda “askeri-milites”tir. Şüphesiz, bu sınıfın mutlaka savaşçı olması şart değildir. Bir Türk Osmanlı veziri gibi bir Rum veya Ermeni patriği veya başhaham veya bir Müslüman kadı veya gayrimüslim bir voyvoda bu sınıfa dahildir. “Reaya” da yine her din ve dilden yönetilen kimsedir.

Reaya için ikinci bir dikey ayrım, millet kavramıyla karşılanır. Bu milletin asıl karşılığı dini cemaattir.

Reaya yani Roma’daki populus zümresi toplumun bütün zenginliğinin ve varlığının esasıdır. Osmanlı siyasi düşünürü Kınalızade’nin devlet teorisinde bu durum bir fasit daire ile ifade edilir. Buna daire-i adalet denir.

Reaya bol ürün verir ve bu sayede asker çok alınır. Asker ise kuvvet demektir. Mevcut zenginliği korur, yaptığı savaşlar ve fetihlerle daha çok zenginlik getirir. Ama zenginliği üretecek reayanın hayatını korumak ve çalışmasını sağlamak için adalet gereklidir. “Lustitia est fundamentum regnorum-Adalet mülkün temelidir.” Buradaki mülk sadece idare değil, ama aynı zamanda zenginlik ve devlet  demektir.

Osmanlı üçüncü Roma’dır. Devlet teorisine göre; Allah yetkiyi sadece hükümdara vermiştir. Burada Allah’ın inayeti “gratia dei” ile iktidara sahip olan bir başka şahıs veya zümre yoktur. Yani ırsi bir aristokrasi (soylular) ve ruhani zümre yoktur. Bu durum İslam kadar Yahudilik için de söz konusudur. Adaletin aksi durum zulümdür, zulümden kaçınmak gerekir. Zulüm dinin emrince devlet sisteminden uzak olmalıdır.

Allah’ın bir emaneti

Bütün padişah emirnamelerinde eyalet görevlilerine Allah’ın bir emaneti olan reayaya baskı yapmamak, onu mali yönden soymamak emredilir, aksi takdirde cezalandırılacaklardır. Unutmayalım bir yönetici, Roma’daki konsülün veya Avrupa’daki baronun dokunulmazlığına sahip değildir. Bu nedenlerle çok kolay ve sık cezalandırılmış, azledilmiş, hatta idam edilmişlerdir. Buna karşılık hükümdar, reayanın idaresi için dictatur olabilir. Dictaturun karşılığı İslamda istibdaddır.

Bir kişinin her şeye hükmetmesi yani despotluğu gayri kanuni değildir. Hatta bir meziyettir. Müstebit ve istibdadı kınayanlar 19 ve 20’nci yüzyılın Jön Türkleridir. Bunlar İslamın toplum teorisinden değil, Fransız ihtilalinden esinlenmişlerdir.

Reaya Müslüman ya da gayrimüslim olsun şehirde ata binemez, silah taşıyamaz ve vergi vermek zorundadır. Angarya ve paraya dayanan bu vergilerin dine göre miktarlarında fark vardır. Cizye (yani Roma’daki capitatio; Sasani İmparatorluğu’nda gezit, Bizans’ta kephaletikon denen vergi) Osmanlılarda gayrimüslimlerden alınır.

Gayrimüslim reaya birbirinin dinine geçiş yapamaz. Mesela Yahudi ve Hıristiyanlar birbirinin dinine geçemez; bir kompartımandaki gayrimüslimlerin nüfusunun artması istenmez, ancak Müslüman olabilirler. Gene erkekler, Müslüman veya gayrimüslim, yabancı tebaadan gelin alabilir. Ama yabancı ülkeye gelin gönderilemez. Yerli Müslüman kadın gayrimüslim erkekle evlenemez. Gayrimüslim reaya askerlik yapamaz, cizye öder. Ama 19’uncu asırda bu değişti. Gayrimüslimler de subay ve nefer oldu. Mesela, Paskalya’da donanmamız Hıristiyan neferlerin eve gitmesi için limanlarda demir atardı.

Şüphesiz Türkiye yönetimi, bilhassa Tanzimat Fermanı’ndan beri idare hukuku ve ceza hukuku alanında Batı hukukundan getirdiği uygulamalar, mahkeme sistemlerinin değişmesi, öbür yandan gayrimüslim uyrukların ruhani reisler ve kiliselerin yönetiminden sivil kuruluşlara doğru kaymalarıyla büyük değişiklik geçirdi. Tanzimat devri bütün Türk tarihinde ve İslam dünyasında yeni bir dönem açtı, bunun üzerinde duracağız.

You must be logged in to post a comment Login

Yorum yazın...

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz

Sayac