Türkçü Kapak Fotoğrafları
Timur DikR.Sağ

Kemal’in Öğretmenleri – Necip Hablemitoğlu

04 Mayıs 2016 Çarşamba, 00:42

Ukrayna’nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının Ortodoks mezarlığında bir Türk’ün yattığını hiç biliyor muydunuz?!. Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğin gömülü olduğunu yaşlı bir Gagauz’un şu ifadesinden çıkarırsınız: “Burada Kemal’in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!..”

“Kemal’in Askerleri”nin (Kuvayı Milliyeciler) bu ülkeyi kurtardığını bilirsiniz. Bilirsiniz de, “Kemal’in Öğretmenleri”nin, Türkiye’den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz. Oysa, başınızı biraz çevirip, bugün Gagauz Bölgesinde K.G.B., C.I.A., K.I.P., B.N.D., M.V.R. görevlilerinin, Rus, A.B.D., Alman, Bulgar, Yunan ve hatta Norveç uyruklu türkolog, gazeteci, “serbest araştırmacı” ve papazların, bahai ve protestan misyonerlerinin ne aradığını araştırırsanız, Atatürk’ün de onu aradığını saptarsınız. Kısaca, Türkiye’nin “ön bahçesi”nde, bir başka ifadeyle terketmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını artırmaya çalışan Atatürk’ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız. Sonra O’nun şu sözlerini hatırlarsınız:

“… Rusya’dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususi bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır. Şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân şuurları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin KÜLTÜR meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” (1)

Atatürk’ün Türkiye’nin çıkarlarını herşeyin üstünde tutan, sınırları belli olmayan turancılık gibi ham hayalleri reddeden, akılcı, gerçekçi, bilimsel politikalar üretmesi gerçeğine tipik bir örnek olarak, Gagauzlara (Gökoğuzlara) yaklaşımını gösterebiliriz. Ama önce, Atatürk’ün genel anlamda Dış Türkler için oluşturduğu strateji çerçevesindeki diğer uygulamalarını ana başlıklar halinde ortaya koymak gerekir.” Atatürk’e göre, Türkiye dışındaki Türklerin Türkiye’ye topyekûn göçü asla çözüm değildir. Dış Türkler, bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini koruyarak mevcudiyetlerini sürdürmelidirler. Bu temel politikanın en somut örneklerine Lozan Barış Konferansı tutanaklarında rastlamak mümkündür. Bir şekilde yurt dışından gelen Türk asıllı göçmenleri, “kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıraları” kapsamında değerlendiren ve gereken önemi veren Atatürk, diğer taraftan, Antlaşmaya ek “Mübadele Protokolü”nde de görüleceği üzere, İstanbul’daki Rumlara karşılık yaklaşık üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya’daki Türklerin yerlerinde kalmalarını, bir başka ifadeyle mübadele kapsamına alınmamaları için kararlılık göster miştir (2).

Atatürk’e göre, Türkiye dışındaki Türklerin kültürel yapılarını koruyup geliştirecek; onları bulundukları ülkelerde eşit ve rahat yaşamalarını olanaklı kılacak politikaların üretilmesi şarttır. Bu açıdan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen özellikle komşu ülkelerin, içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu hissetmesi sağlanmalıdır. İşte, Lozan Barış Antlaşması başta olmak üzere, komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin yer alması, bu politikanın bir tezahürüdür. Hatta Atatürk, bu antlaşmalarda, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin temel insan haklarının güvence altına alınmasının yanısıra, bu topraklarda şehit düşmüş askerlerimizin kabirlerini biraraya getirmek suretiyle şehitlikler açılmasını da sağlamıştır (3).

Atatürk’ün Balkanlarda bıraktığımız -daha doğrusu bırakmak zorunda kaldığımız- Türklerin eğitim ve kültürel sorunlarına ilgisini gösteren pekçok örnek vermek mümkündür. O’nun “Güvenlik Kuşağı” stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği “Balkan Antantı”, “Sadabad Paktı” gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer almıştır. Bir başka ifadeyle, Türkiye ile dost olmanın olmazsa olmaz türünden en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramışlardır. Milli Mücadele döneminde Komintern güdümlü komünist örgütlere (Yeşilordu, T.K.P. Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası) karşı ideolojik düzeyde savaşım sürdüren ve bu kapsamda Sovyet Rusya’ya karşı mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde politikalar üreten Atatürk, sonuçta bu örgütleri kapatırken; izlediği özgün bir strateji sonucu olarak da -Moskova Barış Antlaşmasının 8. maddesi ile- bu konuda Sovyet Hükûmeti’nin desteğini almıştır (4). O’nun Buhara Halk Cumhuriyeti (5) ve Azerbaycan Cumhuriyeti (6) ile ilişkileri bile, Türkiye dışındaki Türklere bakışını ortaya koymaya yetmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Sovyet yanlısı kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayan Atatürk, farklı tarihlerde Rusya’dan Türkiye’ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcacık ilgiyle kabul etmiş, bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etmiştir. Prof.Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof.Dr. Zeki Velidi Togan, Prof.Dr. Yusuf Akçura, Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Prof.Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seydahmet Kınmer, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala ve daha pek çoklan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kadrolan içinde yer alırken, diğer taraftan özel izinle oluşturulan “Milli Merkezler”de dâvalannı da sürdürmüşlerdir (7).
Dipnotlar:

1. Atatürkçülük III-Atatürkçü Düşünce Sistemi (Haz. Genelkurmay Başkanlığı), (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, 1997), s. 30.

2. Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslar arası Temelleri: Lozan-Montrö, (Lefkoşa: 1985), s. 72-77 ve 101.

3. Yalçın Özalp, Yurt Dışındaki Türk Şehidlikleri, (Ankara: A.Ü.T.İ.T.E. yayınlanmamış doktora tezi, 3 C, 1987).

4. 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Barış Antlaşması’nın 8. Maddesine göre, Türkiye ve Rusya, kendi topraklarında birbirleri aleyhine faaliyet gösteren kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayacaklardır. Buna göre, Mustafa Kemal Paşa, Rusya’daki “Heyet-i tlmiye”ye dahil B.M.M. üyesi milletvekilleri dahil ilgili istihbarat görevlilerimizi geri çekmiş; Sovyet Rusya da, Komintern’e bağlı olarak faaliyet gösteren Yeşilordu, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Hafi Türkiye Komünist Partisi gibi örgütlerin kapatılmasını onaylamıştır. Antlaşmanın akabinde, Atatürk tarafından muvazaalı olarak kurulmuş olan resmi T.K.P. de kapatılmıştır. Bu partinin kurucularının İsmail Suphi, Mahmut Esad gibi “Türkçü” ve Mustafa Kemal Paşaya bağlılığı ile tanınan kişiler arasından seçilmiş olması manidardır. Bunlardan Burdur mebusu İsmail Suphi Beyi, daha önce Türk Yurdu dergisinde yazdığı Türkbirlikçi yazılarından tanıyoruz. Mahmut Esat Bey de daha sonra “Bozkurt” soyadını alacak ve Türk Devriminin esaslarını yeni nesillere öğretecek programda önemli görevler üstlenecektir. Moskova Barış Antlaşmasının tam metni için bkz. İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamalan ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Andlaşmalan, I. Cilt, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, 1983), s. 27-38.

5. Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Osman Hoca’nın önderliğinde B.M.M. Hükümeti’ne teslim edilmek üzere Sovyet Hükümeti’ne verilen 100 milyon altın rublelik para yardımı hakkında, Mustafa Kemal Paşa’nın B.M.M.’nde Buhara Elçilerinin de katıldığı oturumda yaptığı konuşma metni, “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”nde mevcuttur. Ayrıca geniş bilgi için bkz. İdari Faaliyetler, (Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı ATAŞE Yayını, 1975), s. 173 vd.; Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, I, s. 101; Prof.Dr. Ergun Aybars, Türkiye Cumhuriyeti I, (İzmir: Ege Üniversitesi Yayını, 1984), s. 327-29 ve 373-76; Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, 4, 37: 84-87; Prof.Dr. İbrahim Yarkın, “Buhara Hanlığı’nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması ve Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu”, Türk Kültürü, 7, 76: 297-303. Mustafa Kemal Paşa, Buharalı soydaşlarımızın bu çok önemli ve anlamlı jestine karşılık, Buhara’da Büyükelçilik açılmasına karar verdi. Bu göreve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyi, Maslahatgüzarlığa da Rahmi (Apak) Beyi getirdi. Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Kızılordu tarafından işgali öğrenilince, sefaret heyetimiz Batum’dan geri döndü.

6. Mustafa Kemal Atatürk’ün Azerbaycan’daki gelişmelerle ilgili olarak askeri istihbarat raporlannın yanısıra, B.M.M.’nin Baku’daki Mümessili Memduh Şevket (Esendal) ve diğer görevlilerle birlikte Dr. İbrahim Tali (Öngören), Dr. Rıza Nur, Bekir Sami, Enver Paşa’nın yaverlerinden ve de amcası Halil Paşa’dan da önemli bilgiler içeren raporlar aldığı ve dolayısıyla da bölgedeki tüm gelişmeleri yakından takip ettiği anlaşılıyor. Bu arada Azerbaycan Temsilcilerinden Mehmet Haşim Beyin, İstanbul’da M.M. (Müdafaa-i Milliye) Grubunun yanısıra, B.M.M. İstanbul İstihbarat Şubesine sunduğu raporların asılları, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivinde (39/16670 vd.) bulunmaktadır. Memduh Şevket Beyin Bakü’daki faaliyetleri hakkında geniş bilgi için ayrıca bkz. Bilâl Şimşir, Bizim Diplomatlar, (Ankara: Bilgi yayını, 1996).

7. “Milli Merkezler”, ilk olarak İttihatçılar döneminde “Teşkilât-ı Mahsusa”ya bağlı olarak kurulmuştur. Bu yapılanmayı daha sonra Türkiye Cumhuriyeti döneminde M.A.H. aynen devralmıştır. “Milli Merkezler”, günümüzde de azalan bir etkinlik kapsamında varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Milli merkezlerin tarihçesi hakkında geniş bilgi için bkz. Necip Hablemitoğlu Arşivi, M.M. Klasörü, D.l-2, B.l-9.

Dr. Necip Hablemitoğlu

You must be logged in to post a comment Login

Yorum yazın...

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz

Sayac