Türkçü Kapak Fotoğrafları
Timur DikR.Sağ

Faşizm ve Nazizm

17 Aralık 2014 Çarşamba, 21:46

Bu iki akım 2.dünya Savaşı’ndan önce, kapitalizme ve komünizme reaksiyon olarak doğmuştur. İlki İtalya’da ikincisi de Almanya’da gelişerek güçlenmiş, çıkış noktaları farklı olmakla birlikte program ve hedeflerde birbirine yakın sömürgeci ve emperyalist akımlardır. Mussolini demet saplı Roma Baltasını siyasi otoritesinin ve sömürgeci hayallerinin bir sembolü haline getirerek, kendi şahsında devleti ilahlaştırırken, Hitler ise ari ırkının üstünlüğü kompleksi ile sosyalist metotları birleştirerek dünyayı sömürgeleştirmek istiyordu. Kendisi hiç de iyi bir Hıristiyan olmamakla birlikte Hz. İsa’nın katilleri olarak Hıristiyanlarca vehmedilen Yahudi düşmanlığı mübalağalı bir şekilde istismar ederek, kitleleri harekete geçirmesini iyi bilen Hitler de Mussolini gibi güçlü bir lâfebesi ve diktatör idi.

1.Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya ve Almanya sömürgelerini kaybetmişlerdi. Hayli güçlü bir ekonomi yapısına ve kapital stokuna rağmen ham madde ve Pazar sıkıntısı çekiyorlardı. Bu savaştan galip çıkmış Fransa, İngiltere, Rusya ve benzeri ülkeler ise, Asya ve Afrika’yı ham madde kaynakları ve Pazar olarak paylaşmışlardır.

Öte yandan İtalya ve Almanya’da halk kapitalist ve komünist propagandaları ve baskıları altında düşünmeye ve hareket etmeye zorlanıyordu. Kapitalizmin bunalttığı yığınlar komünist propagandaların etkisi ile veya teröristlerin baskısı ile ihtilalci kadroların avucuna düşmekte idi. Komünist diktatoryanın gölgesi her iki ülke üzerinde bir hayalet gibi dolaşıyor, tehlike gün geçtikçe artıyordu.

Bir kısım aydın kapitalizmin doğurduğu haksızlıklardan ve kötülüklerden şikâyetçi olduğu kadar sosyalist ve komünist sistemlerin getirmek istediği kanlı ve maskeli diktatöryadan da korkuyordu. Ülkenin sınıf kavgaları ile çatışmaya götürülmesi ve milli devlet fikrinin yıkılmak istenmesi karşısında tedirgin idi. Böylece liberalist ve kapitalist sistemin ferdiyetçi tutuşu ile cemiyetleri tehlikeye itmesi karşısında kolektivist ve komünist sistemlerin şahsi teşebbüsü, dolayısıyla ekonomik hak ve hürriyetleri inkar ederek, esaret doğurması tehlikesi karşısında halk arasında karma ekonomi sistemlerine yönelmek fikrini İtalya ve Almanya da güçlendiriyordu.

İşte böyle müsait bir ortamda İtalya’da önceleri aşırı bir Marksist olarak bilinen ve iktidar hırsı ile yanan Mussolini ve yine aynı hırslarla malul ve Almanya’da bir fabrikada işçi olarak çalışan A. Hitler cemiyette mevcut bu endişeleri sömürerek, kendi ülkelerinde hem nationalist hem de sosyalist karakterde işçi partileri kurdular. Komünist ve sosyalist metotlarını uygulayarak ihtilal ve iktidar peşine düştüler. Böylece kapitalizm tezine karşı çıkan komünizm antitezinin çatışmasından faşizm sentezine ulaşılıyordu.

Alman Tarihi idealizminin kurucusu Hegel’in deyimi ile sübjektif ruh olan fert ile objektif ruh olan cemiyetin sentezinden devlet doğar. Devlet ise Hegel’e göre “bir şahıstan ibaret bir şefin hür ve hâkim tesiri altındadır. Ki, milli fikir tam ifadesini bulur. Aksi halde devlet bir tecritten başka bir şey değildir. Şef insan haline gelmiş devlettir. Şahsi irade haline gelen umumi iradedir.” (bakınız A. Webler Felsefe tarihi (H V Eralp) 1949- sf 314)

Aşağı yukarı bu espri içinde teşkilatlanan İtalyan ve Alman national sosyalistleri Düçe’nin veya Führer’in halk bizar düşmüş kapitalizmin sömürüsünden bıkmış, komünist tehlikenin büyümekte olduğunu dehşetle görüyordu. Halk ister istemez kendini bu tehlikelerden korumayı vaad eden ellere yapışacaktı.

Bu akımlar Avrupa’nın sosyal ve ekonomik yapısı içinden çıkan bu ortamın hazırladığı dünya görüşlerine uygun düşen siyasi hareketlerdir. Kapitalizmden kaçan ve fakat komünist olmak istemeyen kitlelerin başka alternatif bulamadığı için sarılmak zorunda kaldığı bu akımların Türk ve İslam cemiyetlerine cazip gelecek bir yönü yoktur.

Faşizm dünyaperest bir kapitalist sınıfın baskısı altında ezilen ve sınıf kavgasına düşen kitlelere adil ve güçlü bir devlet otoritesi vaat ediyor. Bütün bir ülke insanlarına sosyal adalet ve sosyal güvenlik getireceğini söylüyordu. Bunun da ancak bir şefin başkanlığında ve tek parti hakimiyeti ile gerçekleşebileceği zaruretinden söz ediyordu. Şef herhangi bir sınıfı değil bütün milleti temsil eder, o milli şef tir.

Hem de partinin değişmez başıdır. Kanunlar, planlar çeşitli sınıfları temsil eden sendika yetkililerin meydana getirdiği korporatif nitelikli parlamentoda hazırlanır, ihtilaflar burada müzakere edilir. Milli şef en son müracaat merciidir ve kararı kesindir. Faşizm’de devleti temsil eder, sendikalar da sınıfları…

Görüldüğü üzere faşizm ve nazizm milli devlet ilkesine bağlı olmakla birlikte sınıfçı bir siyasi sistem görüşündedir. Bu sebepten sınıflar arası sürtüşmeleri önleyememiştir. Tek parti ve şef diktatöryası biçiminde teşkilatlanması da insanlığın tarih boyunca uğruna çok şeyini feda ettiği hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırması açısından ayrı bir tehlikedir.

Faşizm ve nazizm haklı olarak karşı çıktığı kapitalizmin ve komünizmin kanlı diktatör yasına mukabil bu sefer aynı haksızlığı ve zulmü kendisi irtikâp ederek yeni bir diktatörya tipi geliştirmiş bulunmaktadır. Şeflerin putlaştırılması modası faşizmle bütün dünyada güçlenme eğilimi göstermiştir. Umulur ki bu çirkin moda artık son bulsun. Bu ideolojik putlar ve onları sembolize eden kızıl ve kara şefler artık tarihin mezarlığına gömülsün ve insanlar “Allah’tan başkasına kul” olmasınlar.

Hele renk ve ırk ayırımı yaparak mazlum ve mağdur Asyalı ve Afrikalı milyonlarca insanın iliğine kadar sömürülmesi fikrinin birer ideoloji kılığında ortaya çıkması ne kadar iğrençtir. Bu günahı hem kapitalistler hem komünistler hem de faşist ve Naziler işlemişlerdir. Bugün bir bakıma yeryüzünde faşizm ve nazizm tehlikesi bertaraf edilmişse de kapitalist ve komünist emperyalizm hala çeşitli maskeler altında sömürgeciliğini devam ettirmektedir. Milyonlarca Müslüman, milyonlarca Türk, milyonlarca Asyalı ve Afrikalı insan hala bu azgın devlerin pençesinde çırpınıp durmaktadır. Dilerim bunların da akıbeti faşist ve nazist diktatörlere benzesin.

Kapitalist, komünist ve faşist diktatörler arasındaki kavga maskesi ne olursa olsun bizleri şaşırtmamalıdır. Onlar kendi aralarında ancak sömürgeleri paylaşma kavgası yapabilirler. Bu sebepten emperyalizmin rengine ve makyajına kapılmamalıyız.

Türk İslam ülkücüleri kapitalist ve komünist sistemlere karşı olduğu kadar faşizme ve nazizme de karşıdır. Türk milliyetçileri açıklaya geldiğimiz üzere tarihi tecrübelerinden Türk İslam kültür ve medeniyetinden milli vicdanı yoğuran mukaddes değer ve ölçülerden istifade ederek kendi sistemini kendisi kurmak zorundadır. O milli ideolojisini kendisi yoğuracaktır.

Ona yabancı ideolojilerden bir hayır gelmeyecektir. Türk milliyetçisi hangi sistemle güçlü devlet ve medeniyetler kurabildiğini çok iyi bilmektedir. Bunu muhteşem ecdadının engin tecrübesi ile yaşayarak öğrenmiş bulunmaktadır.

Türk İslam ülkücülerini şu veya bu yabancı ideoloji ile lekelemek mümkün olmayacaktır.

Ahmed Arvasi

You must be logged in to post a comment Login

Yorum yazın...

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz

Sayac