Türkçü Kapak Fotoğrafları
Timur DikR.Sağ

Asya Hunları

27 Mart 2017 Pazartesi, 22:07

Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin’de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar sülâlesinde Gök dini, Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin daha çok Türklerle meskûn bölgede (Şen-si, Batı Şan-si, Kan-su) kurulmuş olması çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, J. C. Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.) bu hanedanı» aslen Türk olabileceği, veyahut devlette Türk unsurunun hâkim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir.

Bununla beraber, aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine âit bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır. Çin kaynaklarında M.Ö. 4. asırdan itibaren Türklerle birlikte Moğol, Tunguz soyundan bazı gruplann başındaki “Kuzey barbarları hânedanını belirlemek üzere Hiung-nu (Hsiung-nu) diye anılan kütlenin hangi soydan oldukları hakkında türlü görüşler ileri sürülmüştür: Bu görüşlerde, eskiden, Çin kaynaklarının Hiung-nularla ilgili olarak verdikleri örf, âdet ve ekonomik faaliyetlere âit iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış, son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları esas teşkil etmiştir. Bunlara göre, Hiungnular Türk’tür (J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J. Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; O. Franke, 1930; Gy. Nemeth, 1930; McGovern, 1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szâsz, 1943; L. Bazin, 1949; F. Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; O. Pritsak, 1959; G. Clauson, 1960 vb.).

K. Shiratori önce Türk kabul etmiş, sonra63 da Moğol olduklarını söylemiştir64. L. Ligeti65,ye göre Hi-ung-nuların kimliğini tesbit etmek müşküldür. A. v. Gabain66 Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar, Hiung-nuların büyük imparatorluğunda Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette, -aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz67 değil- Türk bozkır kültürü hâkim olup68 Gök Tann’ya inanılıyor (aslında to-temci olan Moğollara Tanrı sözü sonra Türklerden intikal etmiştir. Bk. aş. Kültür: Din), aile “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu (bk. aş Kültür: Sosyal Yapı)69. Nihayet Hiung-nu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi70. Siyâsî ve kültürel münasebetler vesilesi ile Çin yıllıklarında Hiung-nu dilinden zapt edilen şu kelimeler: Tann, kut, börü, il (el), ordu, tuğ, kılıç vb. Türkçe olup71 Türk dilinin en eski yadigârlanndandır . Ve nihayet devletin sahipleri kendilerine, Türkçe’de “kavim, halk” manâsından olan “Hun” (Khun=£wn) diyorlardı73. “Hun” adı, bir görüşe göre, M.Ö. 1. bin başlarında Kwan, Gun, 5. asırdan önce Kun, 4-3. asırlarda ise Khun telâffuz edilmişti74. Ağırlık merkezinin, Orhun-Seîenga ırmakları ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi-Ongın ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyâsî birliğinin kesin tarihini M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir75. O zaman Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin’de birbirleri ile savaş hâlindeki bu feodal “muharip devletlerden Ch’in (Ts’in)’in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş “krallık” (derebeylik) zikredilen yılda Hun birliği (Hiung-nu) ile ittifak andlaşması yapmıştı. Hunlar daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında, korunmak maksadı ile, meskûn sahaları ve askerî yığmak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou’lardan iktidarı M.Ö. 256’da tamamen devralan Ch’in devleti(Şen-si’de)’nin ünlü hükümdarı Shih-huang-ti (M.Ö. 247-210) kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için, surlann iç tasımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile meşhur Çin Seddi’m (15 m. yükseklik, 9 m. genişlik, düz bir hat halinde uzunluk 1845 km.) meydana getirdi (MÖ. 214)7 . Böylece Çinlilerin en tesirli korunma tedbiri aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada iki mühim hâdise vukua geldi: Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülâlesi (İlk Han M.Ö. 206- M.S. 22, İkinci Han M.S. 24-220)’nin kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun (veya Mao-tun, Mav-dun; eski okunuşlar: Moduk, Mei-tei, Mo-te, Me-te)’ un geçmesi (M.Ö. 209). Çin kaynaklarında Hunlarm Tu-ku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun77 (Beğ-tun), kendi oğlunu tahta getirmeği tasarlayan üvey anasının teşviki ile babası Tu-man tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında, emrindeki demir disiplin altında yetiştirilmiş 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Pu-man’m öldürülmesi üzerine Hun hükümdarı ilân edilerek (M.Ö. 209-174), Hun dilinde “imparator” mânasında “sonsuz genişlik, yücelik, ululuk” ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanüan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju, Jenuye, Şanu ve son olarak, aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şan-yü, Şany) unvanmı aldı78. Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tung-hu’ların (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak onları perişan etti.

Böylece hâkimiyetini kuzey Peçili’ye kadar genişlettikten sonra, Orta Asya’da Tanrı dağiarı- Kansu havalisindeki, Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüe-çi (Yü-ehch’ih) leri79 mağlûp etti (M.Ö. 203). O sırada Hun devleti “Sol Bilge 61ig’i”nin Shang-ku’da “Sağ Bilge eligT’nin Shang-kün(Şen-si),de ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun, daha sonra, Çin topraklarına yöneldi, 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Ma-i, Tai-yuan bölgelerini zapt etti. Han sülâlesinin kurucusu İmparator Kao-ti (M.Ö. 206-195)’nin 320 bin kişilik ordusunu, Pai-teng’de bozkır usûlü sahte ric’at gösterisi (“Turan Taktiki” bk. aş. Kültür: Ordu) ile çember içine aldı. İmparator, bozkır bölgelerinin Hun devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu81. Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu andlaşma82 (M.Ö. 201) gereğince Mo-tun’un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu Çin ile dostluk havası içinde, Imparatoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve İmparator Wen-ti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken, Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling’ler, bazı Ogur (Ho-chieh – O-k’ue) kolları (bk. aş. Ogurlar) ile meskûn araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve oradaki Yüe-çi’lerin komşusu Wusun’ları himayesine aldı. Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıt’asında yaşıyan Türk soyundan hemen bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölü ve Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral gölüne, güneyde Çin’de Wei ırraağı-Tibet yaylası-Karakurum dağları hattma ulaştığı bu tarihlerde Hunlara tâbi olanlar arasında Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler de vardır.

Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre, yalnız İç Asya’da Türk devletine bağlı kavim ve şehir-devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi, Tanhu’nun ifadesi ile “yay gerenlerle “tek bir aile” hâlinde birleşmişlerdi. Mo-tun M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilâtı, iç ve dış siyâseti, dini, ordusu, harp tekniği ve san’atı ile yüksek vasıflı bir cemiyet hâlinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk Türk siyâsî teşekkülü; “Büyük Hun Devleti” kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tanm sahalarma karşılık, daha ziyade, otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa bağlı “köylü” kültüründeki geniş arazi sahibi Çin “gentry” tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikânelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyâsî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silâhlı kabileler (boylar) hâlinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (bodunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet, bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir “askerî teşkilât” niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silâh) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de “köylü” Çin devletinden ayrılıyordu. Çin’de esas rejim “feodalite” olduğu hâlde 6, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silâhlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevhler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıldan oldukları gibi, devlet teşkilâtının da (meselâ, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu ; Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak âdeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 101u tertip de Türk idi (bk. aş. Kültür: Ordu). Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Meselâ Pai-ıeng’de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun’un, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu88. İnanç yönünden de ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök-Tann itikadındaki Hun devleti (bk. aş. Kültür: Din)’nin meydana gelişinde “Çin imparatorluğumun model olduğuna dair yaygın görüş -normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında- doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen, “Hiung-nu hükümdarının, tıpkı Çin imparatoru gibi Gök’ün (Tann’nın) oğlu olarak görünmek ve Çin’dekine benzer saray erkânına sahip olmak lüzumu” Hun devleti için zarurî değildi. Önce, devlet Çin topraklarında değil, “Hiung-nu’lar sahasında kurulmuştu90; dolayısiyle Çin meşruiyet prensiplerini bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi, Mo-tun’un “Gök’ün oğlu” diye bir unvan takındığı şüphelidir, çünkü onu tavsif eden: T’eng-U Ko-to (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile, Ch’eng-li ku-t’u) Tanhu91 tâbirindeki şimdiye kadar “oğul” mânasına geldiği sanılan ikinci kelimenin “kut” (siyâsî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır (bk. aş. Kültür: Kut). Üçüncüsü, Çin devletinde “Gök’ün oğlu” kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. (Tafsilen bk. a§. Kültür: Hükümranlık). Bütün bunlardan dolayı, Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hâkimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler, devlet meclisi = toy, sağ-sol teşkilâtı, bilge elig’ler vb.) dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır. Mo-tun’un oğlu tanhu Ki-ok (Chi-yü. /Kök?/ veya Lao-shang92, M.Ö. 174-160)

Hun imparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından oynattığı Yüe-çi’lerin Afganistan’a giderek Baktria (Belh) bölgesinde vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hâkimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166), kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkent Ch’ang-an yakınındaki imparator sarayını yakan Ki-ok, bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık siyâsî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride, Çin ile temas hâlindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman, Çin hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tâbi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi3. Ki-ok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar onun oğlu Kün-çin (Chün-ch’en) zamanında (M.Ö. 160-126) gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza Han sülâlesine dâmad olan bu tanhu, babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin bu devirde (İmparator Ching-ti: 157-141) sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa imparator Wu-ti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek Hun hâkimiyetinin yıkılmasını hedef tutan plânlarım tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de, Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “İpek-yolunu94 emniyet altına almaktı. Doiayısiyle Orta ve Batı Asya’da yabancıların kudretini kırması lâzımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri, bu kervan yoluna hâkimiyet meselesi olmuştur95. Wu-ti’nin İpek-yolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk’ien( Chang-ch’ien)’in, gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi, temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyâseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür . Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir basan daha elde etmişlerdi ki, o da ordularını Türk usûlüne göre yetiştirmeleri ve Hun silâhlan ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun’dan çok önceleri, 318 andlaşması ile ilgili olup Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şan-si’de) krallığında Wu-ling (M.Ö. 325-298) zamanında başlayıp, daha sonra, kuzey Çin’de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch’in devletinin imparatoru Shih-huang-ti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri, Han imparatoru Wu-ti’nin kumandanlanndan Wei-ts’ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’ü-ping tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yıllan arasında Ordos’daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler Hun ağırlık merkezinin Gobi’den kuzeye, Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış, bilhassa Tanhu Tsü-ti-hou (Chu-t’e-ho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca, zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları-Cungarya, Turfan, yarkent, Kuça vb.) düşman istilâsına uğraması ile devlet geliri azalmış, o zamana kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan mâlî destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında, maddî yardım temin edilir düşüncesi ile çıkar yol olarak Tanhu Ho-han-yeh (M.Ö. 58-31)’in Çin himayesini isteme meyli durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çi-çi (Chih-chih, Tsit-ki) bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele Hun devlet meclisi (Türkçesi: toy. bk. aş.)’nde ağır münakaşalara yol açtı. Ho-han-yeh’in teklifi; istiklâlin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devrahndığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çi-çi taraftarlarınca reddedildi (bk. aş. Kültür: İlde istiklâl)57. Tanhu’nun fikrinde direnmesi Hunlan ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda, rakiplerini mağlûp, bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çi-çi karşısında Ho-han-yeh, kendine bağlı kütlelerle birlikte, desteğini sağladığı Çin’in kuzey-batı sınır bölgesine (Ordos, Ping-çu) çekildi (M.Ö. 54) . Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkânlara kavuşturmak bakımından hâkimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çi-çi Tanhu M.Ö. 51’de harekete geçti. Önce Tanrı dağlan kuzeyi -Işık göl havalisindeki Wu-sun’lann mukavemetini kırdı”; Tarbagatay bölgesindeki Ogurlan, daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Ting-ling’leri tâbiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra, Wu-sun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kang-kü (Çu-güney Kazakistan bozkırı-Mâveraünnehir) kralının arzusu üzerine -bu devleti himaye etmek vesilesi ile- Aral gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak geniş Orta Asya Hun imparatorluğunu ihya etti. Çi-çi, hükümetinin kuzey Moğolistan’daki ağırlık merkezini de Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşâ ettirdi (M.Ö. 41)ki7 böylece, mevkii dolayısiyle İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve Orta Avrupa kıt’alan bakımından Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına, Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergane, Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra, Çin kaynaklarına göre, An-si bölgesini yâni güney-batı sınırlan tâ Anadolu’ya kadar uzanan Parth imparatorluğunun kuzey-doğu kısmını zaptetmek için plânlar hazırlıyordu^. Fakat Çi-çi’nin hâkimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş, idari nizamı kurmuş, tâbi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çi-çi’nin harekâtını adım adım takip eden Çin, ^tfu’sun’ları, Kang-kü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki ordulan ile baskın şeklinde Hun topraklarına girerek sür’atle ilerleyen Çin’liler tarafından kuşatılan, Talaş ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti tamamiyle tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte hayrete değer bir müdafaa yapılmış, sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş, hattâ tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çi-çi, oğlu ve hâtûnlar dahil, saray mensuplarından 1518 kişi ellerinde kılıç, devletleri uğruna hayatlarını feda et- • ı J-101 mislerdi Çi-çi’nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı üe başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36’dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Ho-han-yeh (ölm. M.Ö. 31)’e bağlı kütleler, onun evlâtları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Ho-to-dzsi-si) Tanhu zamanında (M. 18-46) Çin’e karşı istiklâllerini elde ederek doğuda Mançurya’ya, batıda Kâşgar’a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu’nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede başgösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu’nun oğlu Tanhu P’u-nu’ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen  A(P’u-nu’nun yeğeni)’nin orada kendini tanhu ilân etmesi hâdisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey -veya dış- Moğolistan’da) ve Güney Hunları (Güney -veya iç- Moğolistan’da).

Böylece M. 48’de ayrı siyâsî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, Güney’dekinin Çin tâbiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklâlini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç-Asya’da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir-devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısiyle siyâsî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wu-huan ve Sien- pi (Hsien-bi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti, doğu Moğolistan’da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent “krallığı” olmak üzere, Şan-şan (iou-lan, Lob-nor’un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yıllan)102. Hun devletinin buralarda, bilhassa Çin’in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien’in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hâkim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin’i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin’i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askerî harekâtla Hun devletini çökertmek hazırlığına şevketti. İmparator Ming-ti (58-75), Ç’eng-ti (75-89) ve Ho-ti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç’ao’nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kang-k’ü’ye kadar (Kâşgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50’yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehir Çin idaresine geçti10 . Bilhassa 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç- Asya’da hâkimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sien-pilerin hücumlarına (en şiddetlisi 89-91 arasında) mâruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun devleti, son tanhulann başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hâkimiyetlerini Güney Sibirya’ya ve Cungarya’ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sien-pi’lerin hükümdarı Tan-shih-huai (aş. yk. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarımn (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında  /bk. a§. Büyük Bulgarya/) toprakları düşman kabilelerin istilâsına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlar (büyük çapta göçler 91104îde ve 155’e doğru. Bk. aş. Bulgar Devletleri)dan, Kuça civarında kalan Yüepan-Yüeban/15,lar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çi-çi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır. M. 48’den beri Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin’in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı Hun kabileleri sık sık başkaldınyorlardı. 94, 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış, bunları 153,158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan’ı işgal eden Sien-pi’Ier güneye doğru baskılarım artırarak, Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177den itibaren). 188’de Çin hükümetince tâyin edilen tanhunun tamamen Çin’e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi, devleti başsız bıraktı. Kabileler diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyâlete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile Güney Hun devleti de sona erdi (M. 216)106. Bununla beraber, Sien-pi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.’ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin’de sayılan gittikçe artan Hunlar, Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında varlıklarını korumağı bildiler. Çin’de, Han sülâlesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180’den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu büyük değişiklik meydana getirmiş, siyâsî birliğin parçalanmasına yol açmıştı (“16 Devlet” devri).

Sui hanedanının birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri, başta Tabgaç (Wei) sülâlesi (bk. aş.) olmak üzere müstakil devletler kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile M.S. 220’lerde, tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak zamanla hemen bütün Kuzey Çin’i Türk hâkimiyetine almağı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet, yukarıda zikredilen âsî generallerden biri olan Ts’ao- Ts’ao’nun, savaşlarında yardımları olduğu için Şan-si bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine baş-kaldıran (msl. 271, 294, 296 yıllarında) bu Türk kütlesi millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeğe devam ediyordu.  19 kabileden biri T’o-pa (Tabgaç), biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tu-ku veya Tu-ko10 idi. Hun Tu-ku (Tu-ko) başbuğu, eski tanhular neslinden ve Hun elig’lerinden olan Liu Yüan (Lîu, bu devirde Tu-ku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra, dikkat çekici bir siyâsî kavrayışla, 500 sene önceki atalarının eski Han sülâlesi ile olan dostluklarını ve “kardeşliklerini de ileri sürerek ve hattâ kendi sülâlesine “Han” adını vererek bu Çin bölgesinde (merkez: P’ing ç’eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang’ı zapt etti (311). Kendisinden sonra, Çin’in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts’ung’un geliştirdiği bu siyâsî hâkimiyet şuuru, idare başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen, devam etti (başlıca Hun sülâleri: 2 Chao: 329-351, Hsia: 407-431, Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı, 442-460; Turfan edvarında). Aynı şuur Tsü-kü (Chu-ch’ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti “Kuzey Liang” m 439 yılında Tabgaç hükümdarı Tai-wu’nun baskısı ile -başkent Gutsang işgal edilerek- yıkılması üzerine buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Aşına ailesinin temsil ettiği büyük Gök-Türk hakanlığına ulaştı1 (aş. bk.). Çin sahasında Hun adı altındaki siyâsî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber, M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde, etrafa dağılmış olarak Sogdiana /Seyhun-ötesi/’nın doğusunda, Kafkaslar’ın kuzeyinde, hattâ Dinyeper nehri civarında109 ve bilhassa Aral gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri, oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asnn 2. yansına kadar doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların, büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden (bk. yk. Türklerin yayılmaları) veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre110, 350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun imparatorluğunu kurdukları anlaşılmaktadır111. Bu kütlelerin, Batı Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı haklarında 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunmadığı gerekçesine dayanılarak Hiung-nularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara112 rağmen, Attilâ zamanında bütün Avrupa’da Türk hâkimiyetini gerçekleştirenlerin bu Asya Hunlan neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü (Asya Hunları)

You must be logged in to post a comment Login

Yorum yazın...

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz

Sayac